Ana içeriğe atla

İDEALİZMİN KURBANLARI ÜZERİNE -5-Büyük Boşluk, Nihilizmle Dans ve Sıradanlığın Cesareti


Büyük Boşluk, Nihilizmle Dans ve Sıradanlığın Cesareti

Zihinsel ve dilsel prangalar çözüldüğünde, insan hemen "özgürlüğün tadını" çıkaracağını sanır. Filmlerde hapishaneden çıkan adam derin bir nefes alır ve güneş yüzüne vurur. Ancak idealist yapıların, cemaatlerin veya katı ideolojilerin "hapishanesinden" çıkanlar için senaryo böyle işlemez. Kapıdan çıkıp, kavramları temizleyip, kendi kelimelerinizle konuşmaya başladığınızda sizi karşılayan ilk şey huzur değil; uçsuz bucaksız, soğuk ve sağır edici bir sessizliktir. Bu, "Boşluk Korkusu"dur. Yıllarca hayatınızın her dakikasını, her kararını ve her hedefini belirleyen o "Büyük Anlatı" çöktüğünde, geriye devasa bir krater kalır. Nietzsche’nin meşhur "Tanrı öldü" çığlığı, modern insan için aslında "İdol öldü", "Dava öldü" veya "Lider öldü" demektir. O mutlak otorite zihninizde öldüğünde, güneşiniz de sönmüş gibi hissedersiniz ve karanlıkta yönünüzü bulmak sandığınızdan çok daha zordur.

Bu boşluk hissi, aslında bir astronotun uzaydan dünyaya döndüğünde yaşadığı yerçekimi şokuna benzer. İdealist yapılar, mensuplarına "yerçekimsiz" bir ortam sunar; orada sıradan dertler yoktur, orada sadece "dünyayı kurtarmak", "nesli ihya etmek" veya "devrimi gerçekleştirmek" gibi yüce (!) hedefler vardır. Bir cemaat mensubu, sabah uyandığında kendisini kâinatın merkezinde hisseder; o, seçilmiş bir grubun, seçilmiş bir üyesidir. Ancak yapıdan koptuğunda, bir anda o "seçilmişlik" apoleti sökülür. Artık o, sadece kirasını ödemeye çalışan, trafikte sıkışan, market alışverişi yapan "sıradan" biridir. Bu statü kaybı, korkunç bir değersizlik hissi yaratır. "Ben eskiden dünyayı değiştiriyordum, şimdi sadece fatura ödüyorum" düşüncesi, insanı derin bir depresyona, yani nihilizmin kucağına itebilir.

Nihilizm, idealizmin hayal kırıklığına uğramış gayrimeşru çocuğudur. İnsan, inandığı o büyük hakikatin koca bir yalan olduğunu fark ettiğinde, sarkaç hızla diğer uca savrulur: "Madem o inandığım şeyler yalandı, o zaman hiçbir şeyin anlamı yok." Bu, çok tehlikeli bir ruh halidir. Birey, kandırılmış olmanın öfkesiyle sadece o yapıyı değil; iyiliği, güzelliği, ahlakı ve inancı da reddetmeye başlar. "Herkesin bir çıkarı var", "Bütün değerler uydurma" gibi zehirli genellemelerle kendi kabuğuna çekilir. Bu evrede insan, anlam arayışından vazgeçip, günübirlik hazların veya derin bir umursamazlığın içinde kaybolabilir. İdealizmin o yüksek ateşi sönmüş, geriye sadece küller ve isli bir "hiçlik" kalmıştır.

İşte tam bu noktada, Erich Fromm’un "Özgürlükten Kaçış" tezi devreye girer. Fromm, insanın özgürlüğü arzuladığını ama ona sahip olduğunda da ondan korktuğunu söyler. Çünkü özgürlük, "sorumluluk" demektir. İdealist yapıdayken ne giyeceğinize, ne okuyacağınıza, kiminle evleneceğinize, hatta tatilde nereye gideceğinize bile "yukarıdakiler" karar verirdi. Bu bir esaretti ama konforlu bir esaretti; düşünme yükü yoktu. Şimdi ise hayatın dümeninde tek başınasınız. Hata yapma riskiniz var ve suçlayacak bir "dış güç" veya "imtihan" yok. Bu belirsizlik o kadar ürkütücüdür ki, pek çok insan bu boşluğa dayanamayıp koşa koşa başka bir tarikatın, başka bir partinin veya başka bir katı ideolojinin kucağına atlar. Çünkü efendisiz kalmak, kendi hayatının efendisi olmaktan daha kolay gelir.

Ancak iyileşme, tam da bu boşluğun içinde durabilme cesaretiyle başlar. O boşluktan kaçmak yerine, onunla göz göze gelmek gerekir. Nietzsche, bu süreci "kendi değerlerini yaratmak" olarak tanımlar. İdealist dönemde değerler size hazır bir paket olarak sunulmuştu; şimdi ise o paketi çöpe atıp, kendi ahlakınızı, kendi inancınızı ve kendi anlamınızı ilmek ilmek örmek zorundasınız. Bu, "anlamı bulmak" değil, "anlamı inşa etmek"tir. Hayatın doğuştan gelen, verili, kozmik bir senaryosu olmadığını; hayatın, sizin ona kattığınız anlam kadar değerli olduğunu fark etmek, yetişkinliğe atılan ilk büyük adımdır. Artık bir senaristin yazdığı rolü oynayan bir figüran değil, kendi hayatının senaristi, yönetmeni ve başrolüsünüzdür.

Bu inşa sürecinin en kritik virajı, Nietzsche’nin "Amor Fati" (Kaderini Sev) kavramıyla dönülür. İdealizmin kurbanı, geçmişine baktığında genellikle öfke ve pişmanlık duyar: "Yıllarım çalındı, enerjim sömürüldü, aptal yerine kondum." Bu haklı bir öfkedir ama insanı geçmişe hapseder. Amor Fati, başımıza gelen her şeyi; acıları, yanılgıları, sömürüleri ve kayıpları, hayatımızın zorunlu ve kaçınılmaz bir parçası olarak kabullenmektir. "Keşke olmasaydı" demek yerine, "Böyle oldu ve bu beni bugünkü ben yaptı" diyebilmektir. O cemaatlerde geçen yıllar bir kayıp değil, sizi bugünkü farkındalığınıza taşıyan acı bir okuldu. Eğer o yoldan geçmeseydiniz, belki de özgürlüğün kıymetini bu kadar derin hissedemeyecektiniz. Geçmişle kavga etmeyi bırakıp onu kucaklamak, nihilizmin karanlığından çıkış biletidir.

Bu çıkış, insanı "sıradanlığın" o muazzam güzelliğiyle tanıştırır. İdealistken, "küçük şeyler" hor görülürdü. Bir çiçeği koklamak, bir dostla amaçsızca sohbet etmek, sadece keyif için bir kitap okumak "vakit kaybı" sayılırdı. Çünkü dava büyüktü, zaman azdı. Oysa şimdi, o büyük ve şişirilmiş balonlar patladığında, hayatın asıl tadının bu detaylarda gizli olduğu anlaşılır. Dünyayı kurtarmak zorunda olmamak, omuzlardan inen tonlarca ağırlık demektir. Sabah uyanıp pencereyi açmak, demlenen çayın kokusunu almak ve "Bugün sadece iyi bir insan olacağım, bu yeterli" diyebilmek... Bu basitlik, o şatafatlı "mücahit"lik taslamalarından çok daha sahici ve çok daha onurludur.

Sıradanlaşmak, küçülmek değildir; tam tersine, insanlaşmaktır. "Özel" olma, "seçilmiş" olma kibrinden arınmaktır. Diğer insanlara, "kurtarılacak nesneler" olarak değil, "eşit yol arkadaşları" olarak bakabilmektir. İdealist kurban, bu tevazuyu yakaladığında, o korkutucu boşluğun aslında bir "özgürlük tuvali" olduğunu fark eder. Tuval boştur, evet; ama bu, oraya istediğiniz resmi çizebileceğiniz anlamına gelir. Artık fırça sizin elinizdedir. İster bir manzara çizin, ister soyut bir çalışma; kimse size "Bu resim davaya uygun değil" diyemez.

Bu süreçte en büyük yanılgı, kaybedilen "büyük inancın" yerine hemen yeni bir "büyük inanç" koymaya çalışmaktır. Oysa ruhun nadasa ihtiyacı vardır. Bir süre inançsız, ideolojisiz, slogansız kalmak; zihni dinlendirmek, yaraları sarmak gerekir. Bu "fetret devri", imansızlık değil, arınmadır. Nietzsche’nin "Üstinsan"ı (Übermensch), aslında hiçbir putun önünde eğilmeyen, kendi değerlerini yaratan ve hayatı tüm trajedisiyle, tüm belirsizliğiyle "Evet" diyerek kucaklayan insandır. Bu, korkakların sığındığı o "kesin inançlı" limanlardan çıkıp, açık denizlerde kendi pusulasıyla yol alan cesur kaptanın duruşudur.

Nihayetinde, idealizmin yarattığı enkazdan sağ çıkanlar için hayat, "büyük harflerle" yazılan kelimelerin (DAVA, HİZMET, CİHAD) hakimiyetinden çıkıp, "küçük harflerle" yazılan ama içi dopdolu olan kelimelerin (sevgi, emek, dostluk, huzur) dünyasına geçiştir. Bu geçişte yaşanan boşluk hissi, bir hastalık değil, iyileşme belirtisidir. Ateşin düştüğünü, vücudun toksinleri attığını gösterir. O boşluktan korkmayın. O boşluk, sizin yeni, sahici ve size ait olan hayatınızın temelidir.

Eski "kutsal" görevlerinizin yerini, şimdi çok daha zor ama çok daha kıymetli bir görev almıştır: Kendiniz olmak. Bir grubun kopyası, bir liderin gölgesi veya bir ideolojinin askeri değil; hatasıyla sevabıyla, acısıyla neşesiyle biricik bir "Birey" olmak. Ve emin olun; kendi hayatının sorumluluğunu cesurca yüklenen bir insanın, dünyayı kurtarmaya çalışan binlerce üniformalı "idealist"ten çok daha büyük bir katkısı vardır bu evrene. Çünkü dünya, kurtarıcılara değil; kendiyle ve hakikatle barışık, sahici insanlara muhtaçtır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...