Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Gölgeleri Hakikat Sananların Hikâyesi-2-

En son yayınlar

Gölgeleri Hakikat Sananların Hikâyesi

"Bir mağara düşün dostum... Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar." — Cemil Meriç, Mağaradakiler Bazı cümleler vardır; okuduğun anda kitabın sayfasından fırlar, gelip yakana yapışır. Seni oturduğun koltukta huzursuz eder, elindeki çayı soğutur, odanın duvarlarına bambaşka bir gözle bakmana sebep olur. Cemil Meriç'in 1978 yılında yayımlanan başyapıtı Mağaradakiler 'in ilk sayfasını çevirdiğinde karşına çıkan o hitap, işte tam olarak böyle bir cümledir: "Bir mağara düşün dostum..." Neden "okuyucu" demez de "dostum" der? Çünkü birazdan anlatacağı şey, uzaktaki bir ülkenin tarihi ya da sadece felsefe bölümlerinin tozlu amfilerinde tartışılacak soyut bir kuram değildir. Birazdan anlatacağı şey senin hikâyendir. Benim hikâyemdir. Sabah uyanıp elini yüzünü yıkamadan t...

Ekrandan Sızan Kutsal: Algoritmalar Çağında "Akışta İnanç" ve Mabedin Çözülüşü

  Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte modern insanın gözünü açtığında yaptığı ilk hareket, artık ne gökyüzüne bakıp bir şükür fısıldamak ne de sessiz bir tefekküre dalmaktır. Başucumuzda duran telefonun soğuk camına dokunmak, parmak ucumuzla ekran kilidini açmak ve sonsuz bir görsel nehrin içine dalmak, çağımızın en yaygın ve en kesintisiz sabah ayini haline geldi. Ekranı yukarı doğru her kaydırışımızda haberler, reklamlar, dostlarımızın fotoğrafları ve birdenbire karşımıza çıkan dinî aforizmalar birbirine karışıyor. Kutsal, artık yüksek kubbelerin altından ya da asırlık mabetlerin sessizliğinden değil, akıllı telefonlarımızın kişiselleştirilmiş bildirim panelinden hayatımıza sızıyor. İnsanlık tarihi boyunca inanç, daima mekânla, bedenle ve ortak bir toplulukla kaim olmuştur. Binlerce yıl boyunca ibadet etmek; belirli bir coğrafyada toplanmayı, yan yana durup omuz omuza vermeyi, taş duvarların yankısını duymayı, tütsünün veya halının kokusunu içine çekmeyi gerektiriyordu. İster bir kö...

Ölümün Sanallaşması: Dijital Miras, Yas Botları ve Ebediyet Yanılsaması

  İnsanoğlunun varoluşundan bu yana inşa ettiği tüm kültür ve inanç sistemleri, özünde tek bir kaçınılmaz hakikatle başa çıkma çabasıdır: ölüm. Cenaze törenleri, taziyeler, mezar taşları ve yas ritüelleri; geride kalanların kaybın nihailiğini kabul etmesi ve psikolojik bir kapanış yaşayabilmesi için binlerce yılda şekillenmiştir. Bu ritüellerin ortak özelliği, hepsinin gidişi görünür kılmasıdır: toprağın atılması, kapının kapanması, mezar taşına kazınan tarih. Yas, kaybın sahneye konulmasıyla başlar. Yapay zekâ destekli anma sistemleri, dijital avatarlar ve vefat edenlerin yazışmalarından beslenen "yas botları" ise bu kadim dengeyi tam da bu noktadan sarsıyor: gidişi görünmez kılarak. Birinci sonuç, yasın dondurulmasıdır. Vefat eden yakınının sesiyle konuşan, onun üslubuyla mesajlar atan bir sohbet botu ilk anda teselli verici görünür. Fakat bu teselli, kaybın gerçekliğiyle yüzleşmeyi erteler. Yas sürecinin doğal aşamaları kesintiye uğrar; inkâr, aşılması gereken bir eşik olm...

Kutsalın Mekânsızlaşması: Kurumsal Dinin Çözülüşü ve Ağ Toplumu Dindarlığı

  Yirminci yüzyılın ortalarında pozitivist sosyolojinin öne sürdüğü "modernleştikçe din tamamen yok olacaktır" kehaneti tutmadı. Fakat bu, klasik din sosyolojisinin haklı çıktığı anlamına da gelmiyor; çünkü kutsalı açıklama biçimleri de artık geçerliliğini yitirmiş durumda. Bugün şahit olduğumuz olgu sekülerleşmeden ziyade, kutsalın biçim değiştirmesi ve kurumsal tekelden kurtularak mekânsızlaşmasıdır. Din ortadan kalkmadı; adresini değiştirdi. Geleneksel dinî hiyerarşiler, mezhepsel aidiyetler ve kurumsal otoriteler hızla zemin kaybediyor. Ancak bu çözülüş ateizme değil; parçalı, esnek ve bireyselleşmiş yeni maneviyat formlarına kapı aralıyor. Bunun en görünür sonucu bir tür tüketici dindarlığıdır. Birey artık doğumla devraldığı katı dinî paketi bütünüyle benimsemek yerine, farklı geleneklerden, felsefi akımlardan ve dijital platformlardan seçtiği unsurlarla kişiselleştirilmiş bir inanç kolajı oluşturuyor. Sabah tesbihatını sürdüren bir kimsenin akşam burç yorumu okuması, te...

Panoptikondan Algoritmik Hegemonyaya: Gözetim Toplumunda Teoloji ve Kamusal Vicdan

  Jeremy Bentham'ın bir hapishane tasarımı olarak kurguladığı panoptikon, mimari bir fikirden ibaretti: mahkûm, gözetlenip gözetlenmediğini bilemediği için kendini sürekli gözetlenmiş gibi davranmaya zorlardı. Dijital çağda bu tasarım duvarlarından kurtuldu; görünmez veri ağları ve öngörü algoritmalarıyla tüm yeryüzüne yayıldı. Ancak bugünkü gözetim, Foucault'nun tarif ettiği beden üzerindeki klasik iktidar pratiklerinin çok ötesine geçmiş durumda. Büyük veri ve yapay zekâ mekanizmaları artık yalnızca ne yaptığımızı değil; ne hissettiğimizi, neden korktuğumuzu ve neye inanmaya meyilli olduğumuzu haritalandırıyor. Gözetlenen artık davranış değil, eğilimdir. Bu dönüşüm, din sosyolojisi ve ahlak felsefesi açısından kritik bir eşiği temsil ediyor. İlk boyutu, algoritmik bir kader inşasıdır. Dijital ayak izlerinden çıkarılan psikografik profiller, bireye sunulan dinî, felsefi ve siyasi içerikleri sessizce filtreleyerek çevresinde bir yankı odası kuruyor. Kişi kendi özgür iradesiyle ...

Suretin İkamesi: Yapay Zekâ Çağında İnsan Onuru ve Teolojik Antropoloji

  Modern çağın teknolojik serüveni, hiçbir dönemde bugün olduğu kadar insanın ontolojik tahtını doğrudan hedef almamıştı. Buharlı makine kasları, hesap makinesi belleği, matbaa hafızayı taklit etti; ama hiçbiri insanın kendisine dair kurduğu tarifin merkezine dokunmadı. Üretken yapay zekâ modellerinin yalnızca mekanik yahut lojistik işlevleri değil; şiiri, duayı, tefekkürü ve ahlaki muhakemeyi de taklit edebilir hale gelmesi, kadim bir soruyu yeniden masanın tam ortasına bıraktı: İnsanı insan kılan hakiki öz nedir? Geleneksel teolojik antropolojide insan, yalnızca biyolojik bir organizma veya enformasyon işleyen rasyonel bir işlemci değildir. İster İbrahimî geleneklerin "suret" (imago Dei) ve "eşref-i mahlûkat" kavramıyla, ister Doğu mistisizminin evrensel bilinç tasavvurlarıyla ifade edilsin; insan, aşkın olanla irtibat kurabilen, ahlaki sorumluluk taşıyan ve ıstırap çekme kapasitesine sahip bir failliktir. Bu tanımın ayırt edici unsuru zekâ değil, sorumluluktur. Z...