Ana içeriğe atla

Kayıtlar

En son yayınlar

Ölümün Sanallaşması: Dijital Miras, Yas Botları ve Ebediyet Yanılsaması

  İnsanoğlunun varoluşundan bu yana inşa ettiği tüm kültür ve inanç sistemleri, özünde tek bir kaçınılmaz hakikatle başa çıkma çabasıdır: ölüm. Cenaze törenleri, taziyeler, mezar taşları ve yas ritüelleri; geride kalanların kaybın nihailiğini kabul etmesi ve psikolojik bir kapanış yaşayabilmesi için binlerce yılda şekillenmiştir. Bu ritüellerin ortak özelliği, hepsinin gidişi görünür kılmasıdır: toprağın atılması, kapının kapanması, mezar taşına kazınan tarih. Yas, kaybın sahneye konulmasıyla başlar. Yapay zekâ destekli anma sistemleri, dijital avatarlar ve vefat edenlerin yazışmalarından beslenen "yas botları" ise bu kadim dengeyi tam da bu noktadan sarsıyor: gidişi görünmez kılarak. Birinci sonuç, yasın dondurulmasıdır. Vefat eden yakınının sesiyle konuşan, onun üslubuyla mesajlar atan bir sohbet botu ilk anda teselli verici görünür. Fakat bu teselli, kaybın gerçekliğiyle yüzleşmeyi erteler. Yas sürecinin doğal aşamaları kesintiye uğrar; inkâr, aşılması gereken bir eşik olm...

Kutsalın Mekânsızlaşması: Kurumsal Dinin Çözülüşü ve Ağ Toplumu Dindarlığı

  Yirminci yüzyılın ortalarında pozitivist sosyolojinin öne sürdüğü "modernleştikçe din tamamen yok olacaktır" kehaneti tutmadı. Fakat bu, klasik din sosyolojisinin haklı çıktığı anlamına da gelmiyor; çünkü kutsalı açıklama biçimleri de artık geçerliliğini yitirmiş durumda. Bugün şahit olduğumuz olgu sekülerleşmeden ziyade, kutsalın biçim değiştirmesi ve kurumsal tekelden kurtularak mekânsızlaşmasıdır. Din ortadan kalkmadı; adresini değiştirdi. Geleneksel dinî hiyerarşiler, mezhepsel aidiyetler ve kurumsal otoriteler hızla zemin kaybediyor. Ancak bu çözülüş ateizme değil; parçalı, esnek ve bireyselleşmiş yeni maneviyat formlarına kapı aralıyor. Bunun en görünür sonucu bir tür tüketici dindarlığıdır. Birey artık doğumla devraldığı katı dinî paketi bütünüyle benimsemek yerine, farklı geleneklerden, felsefi akımlardan ve dijital platformlardan seçtiği unsurlarla kişiselleştirilmiş bir inanç kolajı oluşturuyor. Sabah tesbihatını sürdüren bir kimsenin akşam burç yorumu okuması, te...

Panoptikondan Algoritmik Hegemonyaya: Gözetim Toplumunda Teoloji ve Kamusal Vicdan

  Jeremy Bentham'ın bir hapishane tasarımı olarak kurguladığı panoptikon, mimari bir fikirden ibaretti: mahkûm, gözetlenip gözetlenmediğini bilemediği için kendini sürekli gözetlenmiş gibi davranmaya zorlardı. Dijital çağda bu tasarım duvarlarından kurtuldu; görünmez veri ağları ve öngörü algoritmalarıyla tüm yeryüzüne yayıldı. Ancak bugünkü gözetim, Foucault'nun tarif ettiği beden üzerindeki klasik iktidar pratiklerinin çok ötesine geçmiş durumda. Büyük veri ve yapay zekâ mekanizmaları artık yalnızca ne yaptığımızı değil; ne hissettiğimizi, neden korktuğumuzu ve neye inanmaya meyilli olduğumuzu haritalandırıyor. Gözetlenen artık davranış değil, eğilimdir. Bu dönüşüm, din sosyolojisi ve ahlak felsefesi açısından kritik bir eşiği temsil ediyor. İlk boyutu, algoritmik bir kader inşasıdır. Dijital ayak izlerinden çıkarılan psikografik profiller, bireye sunulan dinî, felsefi ve siyasi içerikleri sessizce filtreleyerek çevresinde bir yankı odası kuruyor. Kişi kendi özgür iradesiyle ...

Suretin İkamesi: Yapay Zekâ Çağında İnsan Onuru ve Teolojik Antropoloji

  Modern çağın teknolojik serüveni, hiçbir dönemde bugün olduğu kadar insanın ontolojik tahtını doğrudan hedef almamıştı. Buharlı makine kasları, hesap makinesi belleği, matbaa hafızayı taklit etti; ama hiçbiri insanın kendisine dair kurduğu tarifin merkezine dokunmadı. Üretken yapay zekâ modellerinin yalnızca mekanik yahut lojistik işlevleri değil; şiiri, duayı, tefekkürü ve ahlaki muhakemeyi de taklit edebilir hale gelmesi, kadim bir soruyu yeniden masanın tam ortasına bıraktı: İnsanı insan kılan hakiki öz nedir? Geleneksel teolojik antropolojide insan, yalnızca biyolojik bir organizma veya enformasyon işleyen rasyonel bir işlemci değildir. İster İbrahimî geleneklerin "suret" (imago Dei) ve "eşref-i mahlûkat" kavramıyla, ister Doğu mistisizminin evrensel bilinç tasavvurlarıyla ifade edilsin; insan, aşkın olanla irtibat kurabilen, ahlaki sorumluluk taşıyan ve ıstırap çekme kapasitesine sahip bir failliktir. Bu tanımın ayırt edici unsuru zekâ değil, sorumluluktur. Z...

İNSANIN EN BÜYÜK SERVETİ BAŞINA GELMEYENLERDİR -5-

  Modern Dünyada Âfiyetin Sosyolojisi Modern insanın en güçlü kelimelerinden biri “daha”dır. Daha fazla para, daha büyük ev, daha iyi araba, daha yüksek makam, daha fazla görünürlük, daha çok takipçi, daha uzun tatil, daha parlak başarı, daha uzun ömür… İçinde yaşadığımız kültür, insanı neredeyse sürekli olarak mevcut hayatının yetersiz olduğuna ikna eder. Bir şeylere sahip olsak bile kısa süre sonra daha fazlasını istemeye başlarız. Aldığımız telefon eskir, ev küçülür, maaş yetersiz görünür, başarı sıradanlaşır, elde ettiğimiz mevki birkaç ay sonra yeni bir hedefin basamağı hâline gelir. Bu nedenle modern insanın hayatında “sahip olmak” hiç bitmeyen bir harekete dönüşür. Fakat yüzyıllardır dilimizde yaşayan eski bir kelime, bu hızın karşısına çok daha sakin ve çok daha derin bir soru çıkarır: Sahip olduğun şeyler seni gerçekten selamette tutuyor mu? İşte bu sorunun adı bir bakıma âfiyettir. Âfiyet bize “Ne kadar çok şeye sahipsin?” diye sormaz. Daha çok, “Sahip olduklarınla ne hâl...

ÂFİYET SESSİZ BİR NİMETTİR-4-

İnsan Neden Sahip Olduğunu Kaybedince Fark Eder? İnsanın hayatında öyle nimetler vardır ki varlıkları neredeyse hiç ses çıkarmaz, fakat yoklukları bütün dünyayı susturur. Nefes almak bunlardan biridir. Sabah gözümüzü açtığımızda ilk işimiz “Bugün yine rahat nefes alabiliyorum” diye sevinmek değildir. Kalbimizin gece boyunca çalışmış olmasını kutlamayız. Böbreklerimizin görevini yerine getirdiği, midemizin yediğimiz yemeği sindirdiği, bacaklarımızın bizi yataktan kaldırıp mutfağa taşıdığı, gözümüzün gördüğü veya kulağımızın duyduğu için her sabah özel bir tören düzenlemeyiz. Bütün bunları hayatın doğal düzeni sayarız. Fakat nefes birkaç saniye daraldığında hava, dünyadaki en kıymetli şeye dönüşür; diş ağrısı başladığında insan bütün servetini unutup yalnız ağrının dinmesini ister; birkaç gece uyuyamadığında güzel bir uykunun ne büyük nimet olduğunu keşfeder. İşte âfiyetin en belirgin özelliklerinden biri budur: Âfiyet çoğu zaman sessizdir. Bela ise gürültülüdür. Belanın gelişini hemen f...