Sezai Karakoç için Ramazan, alelade bir dini ritüel veya takvimsel bir durak değildir; o, İslam medeniyetinin "metafizik bir istilası"dır. Modernizmin ruhu kurutan bozkırında, insanın kendi hakikatine uyanması için gönderilmiş semavi bir davetiyedir. Karakoç’un "Samanyolu’nda Ziyafet" kitabında ete kemiğe bürünen bu düşünceler, sadece midenin açlığını değil, modern insanın anlam arayışındaki o büyük kıtlığı hedefler. Onun kaleminde oruç, bir savunma mekanizmasından ziyade bir hücumdur; nefsin kalelerine karşı ruhun başlattığı büyük bir harekâttır.
Karakoç’un düşünce sisteminde oruç, insanın biyolojik varlığından sıyrılıp melekût alemine komşu olduğu en kritik eşiktir. Modern insan, eşyanın ve tüketimin esiri olarak "gövdeleşmiş" bir varlıktır. Oruç ise bu gövdeleşmeye karşı ruhun ilan ettiği bir bağımsızlıktır. Karakoç, orucu bir "fetih" olarak nitelerken, insanın önce kendi iç dünyasını fethetmesi gerektiğini vurgular. Bu fetih gerçekleşmeden, dış dünyada bir medeniyet inşası mümkün değildir. Oruç tutan kişi, maddeye "hayır" diyerek manaya "evet" der ve böylece hiyerarşiyi yeniden kurar: Ruh, bedene hükmetmeye başlar.
Bu süreçte oruç, sadece bireysel bir irade terbiyesi değil, aynı zamanda toplumsal bir "arınma banyosu"dur. Karakoç’a göre Müslüman toplum, yıl boyunca biriken kirlerinden, hırslarından ve dünyevileşme tortularından bu bir aylık yoğunlaştırılmış manevi iklim sayesinde temizlenir. Oruç, toplumu dikey bir boyuta taşır; yani yatay düzlemdeki günlük koşturmacalar ve ekonomik kaygılar, yerini dikey bir yükselişe, Allah ile kurulan o doğrudan ve aracısız bağa bırakır. Bu yönüyle oruç, Müslüman coğrafyayı aynı anda ve aynı ritimle vuran bir kalp atışıdır; coğrafyayı aşan, ruh birliğini sağlayan bir "ümmet bilinci" inşasıdır.
Pratik düzlemde ise Karakoç, orucun insandaki "kristalleşme" etkisinden bahseder. Açlık, mideyi boşaltırken gönlü doldurur; duyuları keskinleştirir, zekayı saflaştırır ve vicdanın sesini yükseltir. Karakoç’un deyimiyle oruçlu insan, bir "kristal" gibidir; gökten gelen ışığı hem emer hem de çevreye yansıtır. Bu, insanın meleklerin ve yıldızların dünyasına yaklaşmasıdır. Oruç sayesinde insan, sadece yeme-içmeyi değil, kötü sözü, çirkin düşünceyi ve bencil duyguları da "kusar." Böylece insan, eşref-i mahlukat olma vasfını yeniden hatırlar ve bu hatırlayış, Diriliş düşüncesinin temel taşını oluşturur.
Şiirle Gelen İftar: "Gökten İnen Sofra"
Sezai Karakoç’un şiirinde oruç, mistik bir senfoniye dönüşür. Onun için iftar vakti, sadece susuzluğun giderildiği bir an değil, gökyüzü ile yeryüzünün, fizik ile metafiziğin birbirine değdiği muazzam bir saniyedir. Şiirlerinde orucu bir "sofra" olarak betimlerken, bu sofranın rızıklarının sadece dünyevi gıdalar olmadığını, asıl rızkın "gökten inen bir nur" olduğunu hissettirir. "Göklerin kapısı açılır her an / Oruçtur bu, ruhu göğe ulaştıran" dizeleri, orucun dikey yolculuğunun en yalın ifadesidir. Bu sofrada melekler başucumuzda durur; çünkü oruçlu ağızdan çıkan her nefes, meleklerin tesbihatına karışan bir kokudur.
Karakoç’un oruç şiirlerindeki "sofra" imgesi, Kur’an’daki "Maide" (sofra) mucizesine bir atıf gibidir. İftar sofrası, bir teslimiyet ve sabır testinin ardından gelen ilahi bir şölendir. Bu şölenin baş konuğu ise ruhun bizzat kendisidir. Şair, modern insanın yalnızlığını ve yabancılaşmasını bu kolektif iftar sahneleriyle tedavi eder. Ezanın sesiyle başlayan o büyük sükût ve ardından gelen ilk lokma, aslında bir varoluş mucizesidir. Karakoç, bu anın şiirsel dokusunu işlerken okuyucuya şunu hatırlatır: Bizler topraktan geldik ama gökyüzüne aidiz; iftar ise bu iki aidiyet arasındaki o muazzam köprüdür.
Ayrıca onun şiirsel dilinde oruç, bir "sessizlik estetiği" oluşturur. Konuşmanın azaldığı, tefekkürün çoğaldığı bu dönemde dil, şiirin en saf haline bürünür. Karakoç, orucun getirdiği bu sessizliği "kelimelerin orucu" olarak da görür. Şiirlerinde kullandığı imgeler, orucun verdiği o durulukla şekillenir. Oruçlu bir şairin kaleminden dökülen dizeler, dünyevi süslerden arınmış, hakikatin çıplaklığına yaklaşmış dizelerdir. Bu yüzden Karakoç’un oruç şiirleri, sadece edebiyat değil, aynı zamanda birer zikir ve tefekkür durağıdır.
Dirilişin Ritmi: Sahur ve Bayram
Karakoç’un dünyasında sahur, karanlığın en koyu anında yakılan bir meşaledir. Sahur vakti, "geceyi gündüze bağlayan o ince çizgi," Diriliş erinin uyanıklık vaktidir. Modern dünya uykudayken, Müslüman’ın sahur için ayağa kalkması, bir direniş sembolüdür. Karakoç’a göre sahur, insanın yalnız olmadığını, bir bütünün parçası olduğunu ve güneş doğmadan önce ruhun güneşini hazırladığını gösterir. Bu vakitlerde yenen yemek, sadece fiziksel bir hazırlık değil, aynı zamanda gelecek olan zorlu sınava karşı manevi bir zırh kuşanmaktır.
Bayram ise Karakoç’un perspektifinde, bir ay boyunca tutulan nöbetin, verilen o büyük ruhsal savaşın zafer takıdır. Ancak onun bayramı, popüler kültürün sunduğu "tatil" veya "eğlence" kavramından fersah fersah uzaktır. Bayram, bir hasattır; oruçla ekilen tohumların manevi meyvelerini verme anıdır. Karakoç, bayramı "insanın kendine dönmesi, aslına rücu etmesi" olarak görür. Eğer oruç gerçek anlamıyla tutulmuşsa, bayram sadece bedene değil, kalbe de bayramdır. Gerçek diriliş, bayramın ertesi günü orucun terbiyesiyle hayata devam edebilme iradesidir.
Karakoç, bizleri orucun ve bayramın ruhunu tüm yıla yaymaya çağırır. Ramazan bir "meşk" yeridir; burada öğrenilen sabır, tevekkül ve arınma disiplini, hayatın geri kalanındaki tüm zorluklara karşı bir duruş kazandırmalıdır. Onun meşhur ifadesiyle oruç; canın sağlığı, ruhun cilası ve kalbin ışığıdır. Bu ışığı söndürmemek, bayramdan sonra da o "gök sofrası"ndan beslenmeye devam etmek asıl meseledir. Sezai Karakoç’un yazılarını okumak, bu yüzden sadece bir metinle buluşmak değil, bir medeniyet tasavvuruyla yeniden tanışmaktır.
.
.
Yorumlar
Yorum Gönder