Ana içeriğe atla

Bilginin Yükü ve Bilgeliğin Hafifliği-1-

Sırtında Kütüphane Taşıyan İnsan

Bir insan düşünelim: Evinin en geniş duvarını boydan boya kaplayan büyük bir kütüphanesi var. Raflarda Gazâlî duruyor, Mevlânâ duruyor, İbn Haldun duruyor, Nietzsche, Jung, Aliya, Foucault, Dostoyevski, Tolstoy, Frankl, Heidegger, Kur’an mealleri, hadis kitapları, kişisel gelişim klasikleri, sosyoloji metinleri, felsefe sözlükleri ve tarih külliyatları yan yana dizilmiş. Odaya giren herkes önce bu kitaplığa bakıyor. Çünkü kitaplık, sahibinden önce konuşuyor. “Bu evde okuyan biri yaşıyor” diyor. “Bu evde düşünen biri var” diyor. “Bu evde sıradan hayatın üstüne çıkmaya çalışan biri oturuyor” diyor. Fakat aynı insanın gündelik hayatına biraz yaklaştığımızda, rafların söylediğiyle ruhun yaşadığı arasında derin bir uçurum beliriyor. Kitaplık ağır, cümleler büyük, isimler görkemli; ama insanın en yakınındakilere karşı dili kırıcı, bakışı sert, sabrı zayıf, merhameti eksik olabiliyor.

İşte asıl mesele de tam burada başlıyor. Çünkü insanın kitap sahibi olması başka, kitabın insana sahip olması başka bir şeydir. Bir kitabı satın almak kolaydır; onu rafına koymak daha kolaydır; altını çizmek, fotoğrafını çekmek, sosyal medyada paylaşmak, yanına kahve fincanı koyup “okuma zamanı” notuyla sergilemek artık neredeyse bir kimlik gösterisine dönüşmüştür. Fakat kitabın insanın öfkesine dokunması, kibrini kırması, aceleciliğini yavaşlatması, merhametini derinleştirmesi, haksızlık karşısındaki tavrını değiştirmesi çok daha zor bir iştir. Çünkü kitap insanın eline alındığında değil, insanın içine alındığında çalışmaya başlar. Raflarda duran kitaplar evi güzelleştirebilir; fakat insanın karakterini ancak içeriye alınmış, sindirilmiş, yaşanmış bilgi dönüştürebilir.

Kur’an-ı Kerim’in Cuma Suresi’nde verdiği o sarsıcı benzetme, tam da bu yüzden çağlar üstü bir uyarı niteliği taşır. Kendilerine kitap verildiği hâlde onun gereğini yerine getirmeyenler, sırtında kitap taşıyan eşeğe benzetilir. Bu benzetme ilk bakışta sert görünür; fakat biraz durup düşündüğümüzde insanın bilgiyle ilişkisine dair en çıplak hakikatlerden birini ortaya koyduğunu görürüz. Eşek yük taşır; ama yükün anlamını bilmez. Sırtında kitap da taşısa, taş da taşısa, altın da taşısa, onun için mesele yalnızca ağırlıktır. Kitabın içinde ne yazdığı, o yazının insanı nereye çağırdığı, hangi ahlaki sorumluluğu yüklediği onun idrak alanına girmez. İşte insan da öğrendiği hakikatleri hayatına geçirmediğinde, bildiğini davranışa dönüştürmediğinde, sırtındaki yükün anlamını kavrayamayan bir varlığa dönüşür.

Bu benzetmenin yalnızca belirli bir tarihsel topluluğa yönelik dini bir eleştiri olduğunu sanmak, ayetin derinliğini daraltmak olur. Çünkü burada asıl hedef, bilginin içselleştirilmemesi problemidir. İnsan, kutsal metni de yük hâline getirebilir; felsefe kitabını da, akademik unvanı da, bilimsel teoriyi de, kişisel gelişim bilgisini de, tasavvuf cümlesini de. Bir insan Kur’an’dan merhamet okumayı öğrenip evinde merhametsiz kalıyorsa, Mevlânâ’dan hoşgörü cümleleri paylaşıp en küçük farklılığa tahammül edemiyorsa, Stoacılık üzerine kitaplar bitirip öfkesine yeniliyorsa, psikoloji makaleleri okuyup kimseyi gerçekten dinlemiyorsa, orada bilgi artık aydınlatan bir kandil değil, taşınan bir yük hâline gelmiştir. Üstelik bu yük, insanın omuzlarında değil, ruhunda ağırlaşır.

Modern çağın trajedisi, insanın bilgiye ulaşamaması değildir; tam tersine, bilgiye fazlasıyla ulaşmasıdır. Bugün bir insan birkaç saniye içinde felsefe derslerine, tefsir sohbetlerine, üniversite seminerlerine, bilimsel makalelere, psikoloji videolarına, online kurslara, podcast’lere, belgesellere ve binlerce alıntıya ulaşabiliyor. Geçmişte bir âlimin yıllarca yolculuk yaparak eriştiği metinlere, bugün telefon ekranından ulaşmak mümkün. Fakat garip olan şu ki, bilgi bu kadar çoğaldıkça insanın hikmeti aynı oranda artmıyor. Hatta bazen bilgi çoğaldıkça insan daha da dağınık, daha da kibirli, daha da aceleci, daha da yüzeysel hâle geliyor. Çünkü bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça, bilginin hakkını vermek zorlaşıyor.

Sosyal medya bu meselenin en görünür sahnesi hâline geldi. İnsanlar okudukları kitapların fotoğraflarını paylaşıyor, katıldıkları seminerlerin sertifikalarını sergiliyor, dinledikleri entelektüel konuşmaları kimliklerinin bir parçası hâline getiriyor. Bir kitabın yanında kahve fincanı, gözlük, kurumuş bir yaprak ve loş ışık eşliğinde çekilmiş fotoğraf, bazen kitabın içeriğinden daha fazla önem kazanıyor. Kitap artık okunacak bir metin olmaktan çok, gösterilecek bir nesneye dönüşüyor. Oysa bilgi gösterildikçe değil, sindirildikçe değer kazanır. İnsanın okuduğu kitap, başkalarının gözünde ona bir seviye kazandırabilir; fakat kendi içinde bir dönüşüm başlatmıyorsa, o kitap aslında hâlâ dışarıdadır. Raflarda durur, ekranda parlar, başkalarının beğenisini toplar; ama insanın kalbine inmez.

Bugünün insanı çoğu zaman bilgiyle değil, bilgi imajıyla ilişki kuruyor. “Ben okuyorum”, “ben takip ediyorum”, “ben düşünüyorum”, “ben gelişiyorum” duygusu, gerçekten okumaktan, düşünmekten ve gelişmekten daha cazip hâle geliyor. Çünkü imaj hızlıdır; dönüşüm yavaştır. İmaj alkış ister; dönüşüm yalnızlık ister. İmaj başkalarının bakışına dönüktür; dönüşüm insanın kendi iç karanlığıyla karşılaşmasını gerektirir. Bir cümleyi paylaşmak kolaydır; o cümlenin gerektirdiği ahlaki bedeli ödemek zordur. “Sabır” üzerine yazı paylaşmak kolaydır; hasta yatağındaki bir yakının başında günlerce sabırla beklemek zordur. “Tevazu” hakkında konuşmak kolaydır; eleştirildiğinde susup kendine bakmak zordur. “Merhamet” kelimesini sevmek kolaydır; insanın canını sıkan birine merhametli davranması zordur.

Bu yüzden bilgi bazen insanı küçültmek yerine büyütür; ama yanlış anlamda büyütür. İnsanın hakikat karşısındaki tevazusunu artırması gereken bilgi, onun benliğini şişirebilir. Kişi öğrendikçe daha incelikli, daha dikkatli, daha ölçülü, daha anlayışlı olacağına; daha hükümran, daha yargılayıcı, daha tahammülsüz biri hâline gelebilir. Çünkü bilgi, kalbe inmeden zihinde biriktirildiğinde kibir üretmeye çok elverişlidir. İnsan bir şeyleri bildiği için kendisini başkalarının üstünde görmeye başlar. Artık konuşmalarında öğrenme isteği değil, üstün gelme arzusu hissedilir. Dinlerken anlamaya değil, cevap vermeye hazırlanır. Tartışırken hakikatin peşinde değil, galibiyetin peşindedir. Böyle bir durumda bilgi, insanı aydınlatan bir ışık olmaktan çıkar; başkalarının gözünü alan bir projektöre dönüşür.

Oysa gerçek bilgi insanı ağırlaştırmaz, hafifletir. Çünkü hakiki bilgi, insana kendi sınırlarını gösterir. Gerçekten bilen insan, bilmediği şeylerin büyüklüğünü de fark eder. Gerçekten okuyan insan, okudukça kendisini daha az merkezde görmeye başlar. Gerçekten düşünen insan, hükümlerinde aceleci olmaz. Gerçekten dindarlaşan insan, Allah’ın kullarına karşı daha dikkatli davranır. Gerçekten felsefe okuyan insan, kendi kesinliklerini sorgulamayı öğrenir. Gerçekten psikolojiyle ilgilenen insan, başkalarının yaralarını küçümsememeyi öğrenir. Gerçekten tarih bilen insan, bugünün kibirli yargılarının yarın nasıl gülünç görünebileceğini fark eder. Bilgi, insanı hayata karşı daha nazik, daha sabırlı ve daha sorumlu kılmıyorsa, henüz bilgi olmamış; yalnızca malumat olarak kalmıştır.

Malumat ile bilgi, bilgi ile hikmet arasında görünmez ama çok önemli basamaklar vardır. Malumat, insanın zihnine giren ham veridir. Bilgi, bu verinin anlamlı bir düzene kavuşmasıdır. Hikmet ise bilginin doğru zamanda, doğru yerde, doğru ölçüde, doğru davranışa dönüşmesidir. Bir insan öfkenin zararlarını bilebilir; bu malumattır. Öfkenin psikolojik, dini ve ahlaki boyutlarını açıklayabilir; bu bilgidir. Fakat öfkelendiği anda dilini tutabiliyor, karşısındakini kırmadan konuşabiliyor, susması gereken yerde susabiliyorsa; işte bu hikmettir. Bu yüzden hikmet, bilginin hayata geçmiş hâlidir. Hikmet, insanın içinde yanan ama başkasını yakmayan bir ateştir. Bilgi bazen ses çıkarır; hikmet çoğu zaman sessizce davranır.

Bir insanın gerçekten ne bildiğini anlamak için ona hangi kitapları okuduğunu sormak yetmez. Onun garsona nasıl davrandığına bakmak gerekir. Evinde çocuklarıyla nasıl konuştuğuna, eşinin yorgunluğunu fark edip etmediğine, yaşlı anne-babasını dinlerken sabredip sabretmediğine, trafikte öfkesini nasıl yönettiğine, kendisine muhtaç birine nasıl baktığına, haksızlığa uğradığında hangi dili kullandığına, gücü yettiğinde zulmedip etmediğine bakmak gerekir. Çünkü bilgi, insanın en çok gündelik hayatında sınanır. Büyük kürsülerde, kalabalık seminerlerde, sosyal medya paylaşımlarında, akademik metinlerde bilgi sahibi görünmek mümkündür. Fakat insanın gerçek bilgeliği, kimsenin alkışlamadığı küçük anlarda belli olur.

Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Okuduklarımız bizi nasıl bir insana dönüştürdü? Daha çok kitap okuduk diye daha sabırlı olduk mu? Daha çok ayet, hadis, felsefi metin, roman, psikoloji kitabı, sosyoloji makalesi gördük diye daha adil olduk mu? Daha çok konferans dinledik diye daha iyi dinleyen insanlar hâline geldik mi? Daha çok alıntı paylaştık diye daha az kırıcı olduk mu? Daha çok bilgiye eriştik diye daha az kibirli, daha az hoyrat, daha az bencil olduk mu? Eğer cevaplarımız içimizi rahatlatmıyorsa, belki de mesele yeterince okumamak değil, okuduklarımızı yeterince kendimize yaklaştırmamaktır. Çünkü insan bazen bilgiyi kendisini değiştirmek için değil, değişmek zorunda kalmamak için de kullanabilir. Bilgi, insanın yüzleşmeden kaçtığı bir sığınak hâline gelebilir.

Bazen bir kitap insanın hayatına girer ama insan o kitabın hayatına girmesine izin vermez. Kitabı okur, altını çizer, notlar alır, hatta ondan etkileyici cümleler aktarır; fakat kitap onun alışkanlıklarına dokunamaz. Çünkü alışkanlıklar, fikirlerden daha inatçıdır. İnsan zihinsel olarak doğru bulduğu birçok şeyi, davranışsal olarak yaşamak istemez. Cömertliği över ama cimriliğini bırakmaz. Sabrı yüceltir ama aceleciliğini kutsar. Tevazudan söz eder ama takdir beklemekten vazgeçmez. Affetmenin erdemini anlatır ama içinde yıllarca öfke taşır. İşte bu yüzden bilginin asıl sınavı zihinde değil, alışkanlıklarda verilir. İnsan bir fikri kabul ettiğinde değil, o fikir uğruna eski davranışından vazgeçtiğinde öğrenmiş olur.

Bu yazı dizisinin temel meselesi de burada düğümleniyor: Bilgi nasıl yük olmaktan çıkar, hâle dönüşür? Bir insan okuduklarını nasıl sırtında taşıdığı ağırlık olmaktan kurtarıp yürüyüşüne, bakışına, ses tonuna, kararlarına, ilişkilerine ve ahlakına katabilir? Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Çünkü bilginin hikmete dönüşmesi zaman ister, sarsıntı ister, tekrar ister, tefekkür ister, bazen acı ister. İnsan çoğu zaman en çok okurken değil, hayat onu okuduklarıyla sınadığında öğrenir. Sabır kitabı hastane koridorunda açılır. Tevazu dersi eleştirildiğimiz anda başlar. Merhamet bilgisi, hoşlanmadığımız bir insanın yarasını gördüğümüzde sınanır. Ölüm üzerine okuduklarımız, bir cenaze evinde sessizce yanımıza oturur. Adalet hakkındaki fikirlerimiz, çıkarımızla hakikat karşı karşıya geldiğinde gerçek değerini bulur.

Belki de bu yüzden bilgelik hafiftir. Çünkü bilgelik, insanın sırtındaki gösteriş yükünü indirir. Bilge insan her şeyi bildiğini ispatlama telaşında değildir. Her tartışmayı kazanmak zorunda hissetmez. Her ortamda konuşmak, her konuda hüküm vermek, her cümlede kendini göstermek ihtiyacı duymaz. Bilgelik, insana susmanın da bir dil olduğunu öğretir. Bazen geri çekilmeyi, bazen beklemeyi, bazen affetmeyi, bazen “bilmiyorum” demeyi, bazen de haklıyken bile incitmemeyi öğretir. Bilginin yük olduğu yerde insan ağırlaşır; kendini taşımakta zorlanır, başkalarına da ağırlık verir. Bilgeliğin olduğu yerde ise insan hafifler; yanında bulunanlar da biraz nefes alır.

Sırtında kütüphane taşıyan insan, çağımızın en çarpıcı figürlerinden biridir. Çünkü onun trajedisi cahil olması değildir; bildiklerinin altında ezilmesidir. Okumuştur ama yumuşamamıştır. Dinlemiştir ama duymamıştır. Ezberlemiştir ama yaşamamıştır. Paylaşmıştır ama dönüşmemiştir. Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Sahip olduğumuz kitaplar, takip ettiğimiz hocalar, okuduğumuz filozoflar, dinlediğimiz sohbetler, aldığımız eğitimler, kazandığımız diplomalar, paylaştığımız alıntılar bizi gerçekten daha insan yaptı mı? Eğer yapmadıysa, sırtımızdaki yükün ağırlığını yeniden düşünmek zorundayız. Çünkü insanın değeri ne kadar çok bilgi taşıdığıyla değil, taşıdığı bilginin onu ne kadar incelttiğiyle anlaşılır.

Sonunda mesele gelip çok sade bir yere dayanır: Bilmek mi istiyoruz, yoksa dönüşmek mi? Eğer yalnızca bilmek istiyorsak, rafları doldurmak, dosyaları biriktirmek, notlar almak, konuşmalarda büyük isimler anmak bize yetebilir. Ama dönüşmek istiyorsak, her bilgi bizden bir bedel ister. Bazen bir huyumuzdan vazgeçmemizi, bazen bir özür dilememizi, bazen susmamızı, bazen dinlememizi, bazen affetmemizi, bazen de en çok savunduğumuz cümlenin karşısında kendi eksikliğimizi kabul etmemizi ister. İşte o zaman bilgi yük olmaktan çıkar, insanın içinde yürüyen bir hikmete dönüşür. Ve belki de asıl okuryazarlık, harfleri tanımak değil, bildiğimiz hakikatlerin hayatımızda açtığı izleri okuyabilmektir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...