Ana içeriğe atla

İDEALİZMİN KURBANLARI ÜZERİNE -7-Seçilmişlik İllüzyonu: Neden "Biz"?

 


Bir bireyin bu tür yapılara girmesini sağlayan en büyük psikolojik çengel, ona sunulan "özel olma" vaadidir. Modern dünyanın kalabalıkları içinde kendini değersiz, sıradan veya rotasız hisseden bir genç için "Sen seçilmiş bir neslin parçasısın" cümlesi, adeta ruhsal bir kurtuluş ilanıdır. Bu söylem, bireyin içindeki aşağılık kompleksini veya anlamsızlık boşluğunu bir anda "kozmik bir değer" ile doldurur. Artık o sadece bir üniversite öğrencisi veya bir memur değildir; o, kâinatın gidişatını değiştirecek, tarihin sonunu belirleyecek "kutsal bir ordunun" neferidir.

Bu illüzyon, bireyin narsisistik ihtiyaçlarını muazzam bir şekilde besler. Seçilmişlik hissi, kişiye sadece bir kimlik değil, aynı zamanda ahlaki bir üstünlük alanı da sağlar. "Dışarıdakiler" nasipsiz, kör veya dünyevi zevklerin peşinde koşan kalabalıklar olarak kodlanırken, içeridekiler "hakikatin yegâne temsilcileri" olarak yüceltilir. Bu durum, bireyin kendi yetersizlikleriyle yüzleşmek yerine, grubun görkemli aynasında kendisini devasa bir kahraman olarak görmesine yol açar. Kişi, kendi küçük hayatının dertlerinden kaçıp, "büyük davanın" devasa gölgesine sığınır.

Seçilmişlik iddiası, aynı zamanda bireyin sorumluluk bilincini de sakatlar. Eğer her şey "ilahi bir senaryo" ile önceden belirlenmişse ve kişi bu senaryonun "başrolündeyse", artık kendi eylemlerinin etik sonuçlarını sorgulamasına gerek kalmaz. "Bizim yaptığımız her şey doğrudur, çünkü biz seçilmişizdir" mantığı, bireyin vicdanını grubun kolektif iradesine teslim etmesine neden olur. Bu safhada birey, aslında bir "kurban" olduğunun farkında değildir; o, kendisini tarihin en ayrıcalıklı döneminde yaşayan, en şanslı azınlığın parçası olarak görür.

Ancak bu sahte yücelik, beraberinde ağır bir bağımsızlık kaybı getirir. Birey, bu "özel" konumunu kaybetmemek için yapının her türlü kuralına, liderin her türlü kaprisine boyun eğmeye başlar. Çünkü bu konumdan düşmek, sadece bir gruptan ayrılmak değil, tekrar o nefret ettiği "sıradanlığın" ve "hiçliğin" içine dönmek demektir. Seçilmişlik, bir lütuf gibi sunulan ama aslında bireyin boynuna takılan parıltılı bir zincirdir. Kurban, bu zinciri bir mücevher zannederek taşır ve onu korumak için kendi hakikatinden vazgeçer.


Kolektif Narsisizm: Aynadaki Dev

Kolektif narsisizm, bireyin kendi egosunu tatmin edemediği noktada, bu ihtiyacını bir gruba aşırı yatırım yaparak gidermesi halidir. Yapı içindeki "biz" duygusu, sağlıklı bir aidiyetten ziyade, grubun hatasızlığına ve üstünlüğüne duyulan patolojik bir inanç üzerine kurulur. Bu yapıda grup, dış dünyaya karşı sürekli bir onaylanma ve hayranlık beklentisi içindedir. Her türlü eleştiri, sadece bir itiraz olarak değil, grubun kutsallığına ve varlığına yapılmış "ontolojik bir saldırı" olarak algılanır.

Bu narsisistik yapı, bireyi sürekli bir "yüksek enerji" ve "zafer sarhoşluğu" içinde tutar. Grubun başarıları bireyin hanesine yazılırken, başarısızlıklar her zaman "dış güçlere" veya "içimizdeki zayıf halkalara" fatura edilir. Kolektif narsisizmde grup, kendi içindeki çelişkileri göremeyen devasa bir kör noktadır. Christopher Bollas’ın ifade ettiği gibi, grup kendi "kötülüğünü" dışarıya projekte eder; içerisi sadece nur, ışık ve iyiliktir, dışarısı ise karanlık ve kaos. Bu keskin bölünme, bireyin gerçeklikle olan bağını tamamen koparır.

Birey, bu yapı içinde "biz kâinatın merkezindeyiz" inancını her gün binlerce ritüelle besler. Okunan metinler, yapılan toplantılar ve liderin vizyoner hitabeleri, grubun tarihteki benzersiz rolünü sürekli vurgular. Bu durum, üyeler arasında "biz olmazsak dünya batar" gibi bir kurtarıcı fantezisi yaratır. Bireyin narsisizmi artık şahsi olmaktan çıkmış, grubun devasa narsisizmiyle birleşerek yenilmez bir zırha dönüşmüştür. Bu zırh, kişiyi sadece eleştirilerden değil, aynı zamanda kendi vicdan azabından da korur.

Kolektif narsisizmin en tehlikeli yanı, empati yeteneğini yok etmesidir. Sadece "seçilmiş olanlar" ilgiye ve şefkate layık görülürken, grubun dışında kalanların acıları veya hakları önemsizleşir. Grup, kendi çıkarları için başkalarının hayatını karartmayı, "stratejik bir zorunluluk" olarak meşrulaştırabilir. Bu, ahlaki bir körleşmedir; devasa bir aynanın önünde kendine hayran olan dev, ayaklarının altında neleri ezdiğini fark etmez. Ancak ayna kırıldığında, o devin aslında ne kadar cılız ve yardıma muhtaç olduğu gerçeğiyle yüzleşmek kaçınılmaz hale gelir.


Ontolojik Sarsıntı: Merkezin Dağılışı

O büyük "anlatının" çöküşü başladığında, yani yapının aslında o kadar da "kutsal" veya "yanılmaz" olmadığı gerçeği çıplaklığıyla ortaya çıktığında, birey için kıyamet kopmuş demektir. Bu, sadece bir organizasyonun dağılması değil, bireyin dünya üzerinde durduğu zeminin, yani ontolojik güvenliğinin tamamen yok olmasıdır. "Kâinatın merkezi" olduğunu sanan birey, bir anda kendini boşlukta, kimsesiz ve en önemlisi "anlamsız" bir halde bulur. Bu, bir binanın yıkılması değil, yerçekiminin aniden yok olması gibi bir histir.

Ontolojik sarsıntı, en çok "güven" duygusunun imhasıyla kendini gösterir. Yıllarca Tanrı adına konuştuğuna inanılan liderlerin hataları, davanın içindeki yolsuzluklar ve "ihlas" adı altındaki güç savaşları ortaya saçıldığında, birey sadece yapıya olan inancını değil, hakikate olan inancını da kaybeder. "Eğer burası yalan ise, dünyada doğru olan ne var?" sorusu, insanı derin bir nihilizme sürükler. Bu aşamada yaşanan travma, bir yakınını kaybetmekten daha ağırdır; çünkü burada kaybedilen şey, kurbanın "kendi geçmişi" ve "gelecek umudu"dur.

Bu sarsıntı sırasında birey, ağır bir bilişsel çelişki (cognitive dissonance) yaşar. Bir yandan gördüğü somut gerçekler, diğer yandan yıllarca zihnine işlenen o kutsal anlatı arasında sıkışıp kalır. Gerçekliği inkar etmek, delirmemek için başvurulan son çare olabilir. Ancak gerçekler kaçınılmaz hale geldiğinde, "özel görevimiz yokmuş" gerçeği bir balyoz gibi iner. Bu yüzleşme sancısı, kişinin kendi hayatını bir "israf" olarak görmesine neden olur. "Ben ne için savaştım? Kimin için her şeyimi feda ettim?" soruları, geceleri uykuları kaçıran birer kabusa dönüşür.

Merkezin dağılışı, bireyin sosyal kimliğini de yerle bir eder. O güne kadar "falanca yapının kıymetli bir üyesi" olarak itibar gören kişi, bir anda toplumun gözünde "hain", "kurban" veya "suç ortağı" konumuna düşer. Bu statü kaybı, seçilmişlik hissiyle şişirilmiş olan egoyu darmadağın eder. Birey artık aynaya baktığında o devasa kahramanı değil, aldatılmış, kullanılmış ve bir kenara atılmış sıradan bir insanı görür. Bu, narsisistik bir yaralanmadır ve iyileşmesi yıllar sürecek bir yas sürecini başlatır.


Sıradanlığın Ağır Yükü: Fatura Ödemek ve "Hiç" Olmak

Seçilmişlik sarhoşluğundan ayılan birey için en zor sınav, "sıradan bir insan" olma gerçeğiyle barışmaktır. Yıllarca dünyayı kurtaracağını düşünen, büyük stratejilerin parçası olduğuna inanan bir zihin için; market sırasına girmek, elektrik faturasını ödemek için bankada beklemek veya bir otobüs durağında kimsenin tanımadığı bir yabancı olarak durmak, tarif edilemez bir "aşağılanma" ve "depresyon" hissi yaratır. Bu, yüksek bir irtifadan paraşütsüz bir şekilde gri ve beton bir zemine çakılmaktır.

Sıradanlık, kurban için bir "hiçlik" gibi algılanır. Çünkü o, değerini sadece "seçilmişlik" üzerinden tanımlamayı öğrenmiştir. Kendi başına, bir birey olarak, hiçbir sıfatı olmadan "değerli" olabileceğine dair bir fikri yoktur. "Özel bir görevimiz yokmuş" gerçeğiyle yüzleşmek, hayatın o güne kadar taşınan tüm anlam yüklerinden boşalması demektir. Sabah uyandığında yapılacak "kutsal bir işin" olmaması, bireyi ağır bir eylemsizlik felcine ve amaçsızlık duygusuna sürükler. Dünya artık büyülenmiş bir yer değil, faturaların ödendiği, çöplerin çıkarıldığı ve kimsenin sizi umursamadığı soğuk bir mekandır.

Bu ağır depresyonla baş etmenin yolu, "sıradanlığın kutsallığını" keşfetmekten geçer. İdealizm, insanı "insan" yapan küçük ama gerçek anları küçümsemeyi öğretmiştir. Oysa gerçek hayat; bir bardak çayın kokusunda, bir çocuğun gülüşünde, sabahın erken saatlerindeki o sessiz yürüyüşte veya kendi emeğiyle kazandığı paranın helal dürüstlüğündedir. Birey, "hiç" olmanın aslında "özgürleşmek" olduğunu fark etmelidir. Hiç kimseye, hiçbir yapıya hesap vermeden, sadece kendi vicdanıyla baş başa kalarak otobüse binmek, aslında en büyük devrimdir.

Fatura ödemek veya işe gitmek gibi rutin işler, bireyi yeniden yerçekimine bağlayan çapalar gibidir. Bu rutinler, zihni o tehlikeli ve uçucu "büyük anlatılardan" çekip alıp "şimdiye ve buraya" sabitler. Sıradanlık, egonun ölümü ama ruhun yeniden doğuşudur. Kurban, "özel olmadığını" kabul ettiği an, gerçek anlamda iyileşmeye başlar. Çünkü ancak "herkes" gibi olduğumuzda, "gerçekten kendimiz" olabiliriz. Bu sancılı geçiş, bireyi "idealizmin kurbanı" olmaktan çıkarıp, "gerçekliğin öznesi" haline getirir.


Sonuç: Sağlıklı Bir Realizme Merhaba

Kolektif narsisizmin o parıltılı ama zehirli dünyasından çıkış, insanın kendi sıradanlığına sarılmasıyla mümkündür. Seçilmişlik travması, ancak "ben kimseden üstün değilim, ama ben biriciğim" diyebildiğimizde aşılır. Hayatın anlamı, büyük ve soyut "davalar" içinde kaybolmakta değil; somut, insani ve ahlaki eylemlerde saklıdır.

Artık otobüse bindiğinizde yanınızda oturan kişiyi "nasipsiz bir yabancı" olarak değil, sizinle aynı kaderi, aynı trafiği ve aynı hayat mücadelesini paylaşan bir "insan kardeşi" olarak gördüğünüzde, o karanlık tünelden çıkmışsınız demektir. Kâinatın merkezi siz değilsiniz, ama kendi hayatınızın mimarı sizsiniz. Ve bu, dünyayı kurtarmaktan çok daha asil bir görevdir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...