Hilal, gökyüzünde usulca belirdiğinde, aslında bizi derin bir sükûnete ve içsel bir yolculuğa davet eder. Göklerin bu sessiz işareti, yeryüzündeki telaşımızı bir an olsun durdurmak, nefesimizi dinlemek ve kalbimizin ritmini kainatın ritmiyle uyumlu hale getirmek içindir. Ancak modern zamanlarda bu narin davet, şehrin neon ışıkları ve devasa alışveriş merkezlerinin gürültüsü arasında ne yazık ki kaybolup gidiyor.
Ramazan, özü itibarıyla bir eksilme, sadeleşme ve yavaşlama ayıdır. Oruç; insanın sahip olduklarından gönüllü olarak vazgeçerek, varlığın değil, yokluğun öğreticiliğine sığınmasıdır. Fakat günümüzde, bu uhrevi sadeliğin yerini yavaş yavaş, hatta hissettirmeden devasa bir şenlik, telaşlı bir hazırlık ve bitmek bilmeyen bir tüketim coşkusu aldı. Bu dönüşüme öfkelenmek yerine, onu anlamaya çalışmak, sosyolojinin bize sunduğu o şefkatli mercekle olaylara bakmak belki de en doğrusudur.
Rus edebiyat kuramcısı ve düşünür Mikhail Bakhtin, insanlığın kültürel tarihini incelerken "Karnaval" kavramından bahseder. Bakhtin’e göre karnaval, kuralların esnediği, hiyerarşilerin kaybolduğu, bedensel hazların, yeme-içmenin ve coşkunun ön plana çıktığı geçici bir özgürlük alanıdır. İnsanoğlunun, hayatın o katı disiplininden sıyrılmak için bu tür panayırlara her çağda ihtiyacı olmuştur.
Ancak düşündürücü olan şudur: Ruhun karnavallardan ve panayırlardan uzaklaşıp kendi kabuğuna çekilmesi gereken bir ay, nasıl oldu da modern bir karnavalın tam merkezine yerleşti? Orucun o sessiz, mahcup ve içe dönük doğası, nasıl oldu da iftar çadırlarının gürültülü şenliklerine, lüks otellerin şatafatlı sofralarına dönüştü?
Bu durum, inancın sekülerleşmesinden ziyade, kutsal olanın tüketim kültürüyle kurduğu o karmaşık ve biraz da hüzünlü ilişkinin bir sonucudur. Modern insan, gün boyu bedenini aç bırakarak tuttuğu orucu, akşam olduğunda adeta bir tüketim şöleniyle ödüllendirme eğilimine giriyor. Yokluğun o derin felsefesi, iftar saatinin gelmesiyle birlikte "aşırı varlık" gösterisine yenik düşüyor.
Bir an için iftar sofralarının o ilk anlarını düşünelim. Eskiden bir zeytin tanesi, bir yudum su ve sıcak bir pidenin etrafında kurulan o mütevazı halka, yerini bugün envaiçeşit yemeklerin birbirine karıştığı, israfın eşiğinde gezinen devasa menülere bıraktı. Orucun amacı yoksulun halini anlamak, onun eksikliğine kalben ortak olmakken; bu devasa sofralar bizi yoksulluğun o soğuk gerçekliğinden daha da uzaklaştırmıyor mu?
İşte tam bu noktada, o sarsıcı çelişkiyle yüzleşiyoruz. Modern birey, aslında bir ay boyunca nefis terbiyesi mi yapıyor, yoksa sonu her akşam büyük bir ziyafetle biten ritüelistik bir performansın parçası mı oluyor? Sistemin bize sunduğu "Ramazan etkinlikleri", "Ramazan paketleri" ve "Özel İftar Menüleri", inancın etrafına örülmüş ticari bir ağ gibi bizi çepeçevre sarıyor.
Guy Debord, Gösteri Toplumu adlı başyapıtında modern çağın ruhunu tanımlarken o meşhur, sarsıcı cümlesini kurar: "Bir zamanlar doğrudan yaşanan her şey, yerini bir temsile bırakmıştır." Bu cümle, bugünün Ramazan pratiklerini anlamak için adeta bir fener gibidir.
Eskiden mahremiyet içinde, komşularla omuz omuza "doğrudan yaşanan" oruç ve iftar deneyimi; bugün sosyal medyada paylaşılan özenli masa fotoğraflarına, ekranlardaki şatafatlı programlara, yani birer "temsile" dönüşmüştür. Debord’un haklılığı, kutsalın bile bir gösteri nesnesi haline gelmesindeki o sessiz trajedide saklıdır.
Gösteri, bizi gerçeklikten koparır ve bizi birer izleyiciye dönüştürür. Şehir meydanlarına kurulan devasa sahneler, sahte fesli şerbetçiler, neon ışıklı mahyalar; hepsi bu büyük gösterinin dekorlarıdır. Birey, bu ışıltılı panayırın içinde gezinirken, aslında kendi içindeki o derin manevi boşluğu dışarıdaki kalabalık ve seslerle doldurmaya çalışmaktadır.
Sahur vakitleri de bu temsil krizinden payını alıyor. Gecenin o en sessiz, en kimsesiz ve en yaratıcıya yakın olması gereken anı; bugün estetik tabakların, uykusuzluğun romantize edildiği paylaşımların bir sahnesi haline geldi. Oysa gece, insanın kendi içine çekileceği, dünyadan yalıtılmış "asosyal bir mekan" olmalıydı; dijital dünyanın gürültüsüne açılan bir pencere değil.
Bu panayırlaşma hali, insana geçici bir aidiyet ve coşku hissi verse de, uzun vadede derin bir yabancılaşma yaratır. Çünkü vitrinlerin ardındaki inanç, insanı değiştirmez; onu sadece o anki gösterinin bir parçası kılar. Eğlence ve tüketim odaklı bu yeni Ramazan kültürü, bireyin varoluşsal sancılarına merhem olamaz; aksine o sancıların üstünü kalın, ışıltılı bir örtüyle örter.
Karnaval, doğası gereği geçicidir. Bakhtin'in tasvir ettiği o eğlence panayırı bittiğinde, herkes eski hayatına, eski eşitsizliklerine geri döner. Bugünün tüketim odaklı Ramazan'ı da aynı işlevi görüyor. Otuz günlük bu büyük gösteri sona erdiğinde, yoksullar yine yoksulluklarıyla, zenginler kendi izole hayatlarıyla baş başa kalıyor. Oruç, toplumsal yapıyı dönüştüren devrimci bir eylem olmaktan çıkıp, sisteme entegre edilmiş kültürel bir molaya dönüşüyor.
Ancak bu tabloya bakıp umutsuzluğa kapılmamak gerekir. Çünkü orucun hakikati, tüm bu panayır gürültüsünün altında, bir yerlerde hala bozulmamış olarak duruyor. Onu bulmak için sadece bakış açımızı değiştirmemiz, o kalabalıklardan bir adım geriye çekilmemiz gerekiyor.
Belki de yapmamız gereken, gösteri toplumunun bize dayattığı bu "aşırı varlık" halinden sıyrılıp, yeniden yokluğun o zarif estetiğine dönmektir. Gösterişli masalardan kalkıp, kimsenin görmediği, fotoğraflanmayan, alkışlanmayan o mütevazı köşelerde kendi kalbimizle baş başa kalmayı başarmaktır.
Gerçek oruç; bedenin açlığıyla ruhun doyması, dünyanın gürültüsünün kısılıp vicdanın sesinin açılmasıdır. Ali Şeriati'nin o diriltici çağrısına kulak vererek, dini bir afyon gibi tüketmekten vazgeçip, onu kendi nefsimize ve dünyanın adaletsizliklerine karşı bir uyanış vesilesi kılmalıyız.
Debord'un uyardığı o "temsiller dünyasından" çıkıp, sahici, dokunulabilir ve doğrudan yaşanan bir inanca yelken açmalıyız. Komşumuzun kapısını gösteriş için değil, gerçekten halleşmek için çalmalı; bir hurmayı bölerken kainatın tüm acılarını yüreğimizde hissedebilmeliyiz.
"Nerede o eski Ramazanlar" diyerek geçmişin geri gelmeyecek dekorlarına ağıt yakmak yerine, bugünün dünyasında o kadim sükûneti yeniden nasıl inşa edebileceğimizi düşünmeliyiz. Bu inşa süreci, dışarıdaki modern panayırın çığırtkanlığına inat, içsel bir barınak kurmakla başlar. Belki de bugünün dünyasındaki en büyük ibadet, bu tüketim karnavalının ortasında kendi sessizliğimizi, yani radikal bir "bilinçli yoksunluğu" koruyabilmektir.
Bu sessizlik; iftar sofralarını birer statü sergisine dönüştürmeyi reddetmek, dijital ağların o sahte ve onaylayıcı gürültüsünden bir adım geri çekilerek kendi asosyal mekânımıza, içsel inzivamıza sığınabilmektir. Sınırsız hazzın, bitmek bilmeyen yeme arzusunun ve "daha fazlasına sahip olma" hissinin dayatıldığı bir çağda; iradi olarak aza kanaat etmeyi, israfın karşısına bilinçli bir eksilmeyi koyabilmektir. İnsan ancak fazlalıklardan, vitrinlerden, lüksün ağırlığından ve kalabalıkların gösterisinden isteyerek soyunduğunda, o hakiki açlığın sarsıcı ve diriltici uyanışıyla baş başa kalabilir. Çünkü kutsalın o narin fısıltısı ve vicdanın sesi, ancak gösteri toplumunun megafonları susturulduğunda duyulabilir.
Yorumlar
Yorum Gönder