Her yıl, hilalin görünmesiyle birlikte sadece oruç değil, tuhaf bir toplumsal melankoli de başlar. Televizyon ekranlarında, iftar çadırlarında veya lüks otellerin yaldızlı salonlarında yankılanan o değişmez nakaratı duyarız: "Nerede o eski Ramazanlar?" Bu cümle, öylesine söylenmiş bir sitemden ziyade, modern insanın içsel bir yarasının, yitirilmiş bir aidiyetin dışa vurumudur. Aslında aranan, geçmişin takvim yapraklarında kalan belirli bir ay değil, o ayın içini dolduran toplumsal ruh halidir.
Bugünün Ramazanları, devasa şenliklere, ışıl ışıl mahyalara ve tıklım tıklım dolu iftar sofralarına rağmen birçoklarına 'eksik' gelir. Çünkü kalabalıklar içinde yaşanan bu pratik, bireyin ruhundaki yalnızlığı örtmeye yetmez. Çoğu insan, çocukluğunun o mütevazı ama sıcak sofralarını, bir tepsi pidenin kokusunda birleşen mahalleliyi özler. Bu özlem, basit bir romantizmden ibaret değildir; bilakis, sosyolojik bir gerçekliğin, parçalanan bir toplumsal yapının ağıtıdır.
Tam bu noktada, meselenin salt bir 'duygu' meselesi olmadığını, derin bir sosyolojik kriz olduğunu görmek gerekir. Nostalji kelimesi, kökeni itibarıyla Yunanca 'nostos' (eve dönüş) ve 'algia' (acı) kelimelerinin birleşiminden oluşur. Yani nostalji, eve dönememenin, yuvadan uzak kalmanın yarattığı ontolojik bir acıdır. Modern insan, sürekli değişen, akışkan ve güvencesiz bir dünyada, kendi 'evini' yani toplumsal güven bağlarını kaybetmiştir ve bu kaybın acısını Ramazan gibi simgesel zamanlarda daha şiddetli hisseder.
Svetlana Boym, o muazzam eseri "Nostaljinin Geleceği"nde bu durumu incelerken iki farklı nostalji türünden bahseder: Restoratif (onarıcı) ve refleksif (düşünümsel) nostalji. Bizim her Ramazan ayında televizyonlarda ve meydanlarda maruz kaldığımız şey, genellikle restoratif nostaljinin en pespaye halidir. Bu yaklaşım, geçmişi kusursuz bir altın çağ olarak kurgular ve o geçmişi birebir yeniden inşa etmeye çalışır. Alışveriş merkezlerinin ortasına kurulan sahte fesli macuncular, plastikten Hacivat-Karagöz figürleri, bu nevrotik 'geçmişi diriltme' çabasının trajikomik yansımalarıdır.
Oysa bu restoratif çaba, geçmişin hakikatini değil, bugünün endüstrisinin kurguladığı bir 'simülasyonu' satar bize. İnsanlar, o sahte fesli macuncunun önünden geçerken eski günlerin sahiciliğine kavuştuklarını sanırlar ama aslında sadece bir tüketim nesnesi satın almaktadırlar. Boym’un bahsettiği diğer tür olan refleksif nostalji ise, geçmişin geri gelmeyeceğini bilerek o kayıp üzerine düşünmeyi, kalıntıların şiirselliğinde gezinmeyi seçer. Gerçek bir din sosyolojisi okuması, bizi işte bu refleksif alana çekmeli ve "Biz aslında neyi kaybettik?" sorusunu sormaya zorlamalıdır.
Osmanlı'dan günümüze Ramazan algısının nasıl değiştiğine baktığımızda, her dönemin bir önceki dönemi özlediğini görürüz. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Ahmet Rasim'in yazılarına baksanız, o da kendi çocukluğunun Ramazanlarını özler, Direklerarası'nın yozlaştığından şikayet eder. Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki yazarlar, Osmanlı'nın son dönemindeki o şaşaalı iftarları arar. Bugün bizler ise seksenlerin, doksanların mahalle kültüründeki Ramazanları arıyoruz. Demek ki bu kayıp hissi, zamandan bağımsız, modernleşmenin doğasına içkin ve sürekli kanayan bir histir.
Peki, asıl kaybedilen nedir? Bu sorunun cevabı, dinin kendisi değildir. İnsanlar hala oruç tutuyor, hala camiler doluyor, mukabeleler okunuyor, fitre ve zekatlar veriliyor. Dini pratikler, şekil değiştirse de varlığını ve canlılığını sürdürüyor. Ancak kaybedilen şey, o pratikleri saran toplumsal doku, yani sosyologların deyimiyle "sosyal sermaye"dir. Bizi melankoliye sürükleyen şey, dinin zayıflaması değil, toplumsallığın buharlaşmasıdır.
Eskiden Ramazan, "biz" duygusunun en yoğun yaşandığı, zenginin yoksulu gözetmesinin kurumsallaştığı (zimem defterleri gibi), komşunun komşudan haberdar olduğu bir 'mekan' ve 'ilişki' bütünüydü. Mahalle, organik bir dayanışma ağıydı. İftar topu patladığında, sadece mideler değil, toplumsal sınıflar arasındaki mesafeler de geçici bir süreliğine ortadan kalkardı. Aynı sofranın etrafında, aynı ezan sesiyle bir lokma ekmeği paylaşmak, insanları görünmez bağlarla birbirine düğümlerdi.
Bugün ise kentleşmenin devasa çarkları arasında o mahalle kültürü paramparça oldu. Apartman dairelerinde, birbirinin adını bile bilmeyen insanların yaşadığı yalıtılmış kutucuklara hapsolduk. İftar sofraları, komşuların ve ihtiyaç sahiplerinin buluştuğu mütevazı zeminler olmaktan çıkıp, kurumların gövde gösterisi yaptığı, lüks otellerin açık büfelerinde israfın doruklara ulaştığı statü gösterilerine dönüştü. Oruç tutan birey, iftarını kalabalıklar içinde ama yapayalnız açıyor.
Bu yalnızlaşma ve yabancılaşma süreci, modern insanın en büyük trajedisidir. "Nerede o eski Ramazanlar" derken aslında, "Nerede beni tanıyan, beni kollayan, düştüğümde kaldıran o insanlar?" diyoruz. Komşumuzun aç yatıp yatmadığını bilmediğimiz, bilmek de istemediğimiz bu steril ve bireyci hayattan gizliden gizliye rahatsız oluyor, içten içe kendimizi sorguluyoruz. Eski Ramazanlara duyulan özlem, aslında kendi bireyciliğimize karşı duyduğumuz kolektif bir vicdan sızısının dışa vurumudur.
Sistem, insanın bu ontolojik boşluğunu ve aidiyet arayışını çok iyi okur. Bizi yalnızlaştıran modern hayatın ta kendisiyken, yine aynı hayat bize "Nostaljik Ramazan Etkinlikleri" adı altında ambalajlanmış, içi boşaltılmış bir geçmiş satar. Gelenek, bir ahlak ve dayanışma pratiği olmaktan çıkarılıp, bir gösteri sanatına, bir dekora dönüştürülür. Işıltılı vitrinlerin gölgesinde fasıl dinleyip şerbet içen insan, ruhundaki o devasa yalnızlık deliğini bir süreliğine yamadığını hisseder.
Oysa din sosyolojisi bize şunu fısıldar: Kutsal olan, sadece göklerde değil, insanlar arasındaki ilişkinin tam merkezindedir. İbadet, bireyi yaratıcısına bağladığı kadar, topluma da bağlamalıdır. Ramazan, merhametin ve dayanışmanın zirve yaptığı aydır. Açlığın deneyimlenmesi, empatiyi zorunlu kılar. Ancak empati, sadece uzaktaki bir yoksula para göndermekle değil, onunla aynı sofrada, aynı seviyede göz göze gelmekle kurulur. Modern Ramazanlar, bu göz temasını ve sahiciliği ortadan kaldırmıştır.
Göz temasının yerini ise artık ekranlar almıştır. Sosyal medyada paylaşılan ihtişamlı iftar masaları, gösterişli ibadet pozları, dijital bir "takva gösterisine" dönüşmüştür. Bu dijital performans, ruhu doyurmaz, aksine yabancılaşmayı daha da derinleştirir. Herkesin birbirine en kusursuz halini sunduğu bu sanal alemde, insanın zaaflarına, acılarına, eksikliklerine yer yoktur. Oysa eski Ramazanların ruhu, tam da insanların birbirlerinin eksiklerini örtmesinde, yaralarını sarmasında gizliydi.
Melankolimizin asıl kaynağı tam da buradadır. Biz geçmişi değil, geçmişteki 'kendimizi' ve geçmişteki 'ötekini' özlüyoruz. Karşılıksız vermeyi, hesapsız paylaşmayı, bir cemaatin, bir mahallenin, bir 'biz'in parçası olmayı arzuluyoruz. Boym'un kavramlarıyla söylersek, kaybettiğimiz o evi plastik dekorlarla yeniden inşa etmek yerine, bu kayıp üzerine derinlemesine düşünmeli ve bugünün dünyasında o dayanışmayı nasıl yeni baştan, yeni formlarda kurabileceğimizi tartışmalıyız.
Sonuç olarak, "Nerede o eski Ramazanlar" sorusu, bir gerileme veya salt geçmişe takılıp kalma hali değildir; parçalanmış moderniteye yöneltilmiş haklı ve derin bir feryattır. Kaybettiğimiz şey dinin kendisi değil, dini anlamlı kılan insan sıcaklığıdır, toplumsallıktır. Eğer o melankoliden kurtulmak istiyorsak, yalan dünyanın sahte şerbetçilerinde geçmişi aramaktan vazgeçip, yan dairemizde oturan komşumuzun kapısını çalacak o devrimci adımı atmalıyız. Ancak o zaman, aradığımız o eski Ramazan, yepyeni bir sahicilikle bugünün içinde yeniden doğacaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder