1. BÖLÜM: Minberden Klavyeye Otoritenin Kayması ve "Epistemik Kriz"
Geleneksel toplumlarda dini bilgi, yüzyıllar boyunca dikey bir hiyerarşi içinde akmıştır. Cami kürsüsündeki hoca, medresedeki müderris veya tekke şeyhi, bilginin hem üreticisi hem de dağıtıcısı konumundaydı. Cemaat ise "dinleyen" ve "kabul eden" pasif bir alıcıydı. Max Weber’in "karizmatik otorite" dediği bu yapı, bilginin kaynağını sorgulanmaz bir hale getiriyordu. Ancak Web 2.0 devrimi ve sosyal medyanın yükselişiyle birlikte, bu dikey hiyerarşi yerle bir oldu ve yerini "yatay" bir bilgi ağına bıraktı. Artık dini otorite, sarık veya cübbe ile değil, retweet sayıları, beğeni oranları ve algoritma dostu içerik üretimiyle ölçülür hale geldi. Bu durum, Türkiye’de dini bilginin üretiminde ve tüketiminde geri döndürülemez bir "epistemik kriz" (bilgi krizi) yarattı.
Minberden klavyeye gerçekleşen bu göç, "alim" kavramının içini boşaltırken "fenomen" kavramını merkeze oturttu. Eskiden bir fetva veya teolojik görüş belirtmek için yıllarca İslami ilimler tahsili gerekirken, bugün 280 karakterlik bir tweet veya 15 saniyelik bir TikTok videosu, yüzyıllık fıkıh kitaplarından daha fazla kitleye ulaşabiliyor. Bu durum, bilginin demokratikleşmesi gibi görünse de aslında bilginin "vülgarize edilmesine" (ayağa düşmesine) yol açtı. Dijital platformlar, derinlikli tefekkürü değil, anlık reaksiyonu ödüllendirdiği için, İslam ve Ateizm arasındaki tartışmalar da felsefi derinlikten yoksun, sloganvari düellolara dönüştü.
Bu yeni düzlemde, ateist veya deist bir genç, anonim bir hesaptan bir Ayet-i Kerime'yi veya Hadis-i Şerif'i bağlamından kopararak paylaşabilmekte ve buna karşılık geleneksel ulemanın "sessizliği" veya "geç kalmışlığı", dijital yerliler (Z kuşağı) tarafından "cevapsızlık" olarak kodlanmaktadır. Geleneksel otoritenin "susma hakkı" veya "tefekkür süresi" dijital agorada "yenilgi" olarak algılanır. Çünkü internetin zaman algısı, medresenin zaman algısından binlerce kat hızlıdır. Bir iddianın ortaya atılmasıyla çürütülmesi arasında geçen sürede, o iddia milyonlarca zihinde "gerçek" olarak yerleşmiş olur.
Ayrıca, dijitalleşme "mahremiyet" kavramını da ortadan kaldırdığı için, eskiden "havas" (seçkinler) arasında konuşulan şüpheli (müteşabih) konular, artık "avam"ın (halkın) günlük mezesi haline geldi. Peygamberin evlilik hayatı, kaderin ince sırları veya mezhepler arası ihtilaflar; kahvehanede konuşulur gibi Twitter "Space" odalarında tartışılmaya başlandı. Bu durum, hazırlıksız zihinlerde (özellikle gençlerde) ciddi bir travmaya ve inanç aşınmasına yol açtı. Zira şüphe, bağışıklık sistemi güçlü olmayan bir zihne girdiğinde, onu içeriden çürüten bir virüs gibi çalışır.
Sosyolojik açıdan bakıldığında bu süreç, otoritenin sadece el değiştirmesi değil, aynı zamanda "parçalanmasıdır". Artık tek bir "İslam" algısı değil, her kullanıcının kendi yankı odasında inşa ettiği, parçalı ve eklektik din algıları mevcuttur. Kimisi için din sadece ahlaki bir öğüt, kimisi için siyasi bir kimlik, kimisi içinse bilimle çatışan arkaik bir yapıdır. Bu parçalanma, İslam savunucularını (apolojistleri) tek bir cephede savaşmaktan alıkoyup, çok boyutlu ve asimetrik bir savunma hattı kurmaya zorlamaktadır.
Dijital agora, ne tam anlamıyla özgür bir tartışma ortamı ne de tam bir kaos alanıdır; burası, bilginin hıza, hakikatin algıya kurban edildiği yeni bir savaş meydanıdır. Bu meydanda "haklı olan" değil, "sesi gür çıkan" ve algoritmayı iyi kullanan kazanmaktadır. Müslüman entelijansiyası ile Ateist kanaat önderleri arasındaki bu bilek güreşi, teolojik olmaktan ziyade, tamamen sosyolojik ve iletişimsel bir fenomene dönüşmüştür.
Otoritenin bu denli parçalanması, kaçınılmaz olarak 'referans kaynaklarının' da sorgulanmasını beraberinde getirmiştir. Artık dijital yerliler için hakikat, kürsüdeki vaizin sözünde değil, arkeolojik bir tablette veya tarihsel bir belgede aranmaktadır. Geleneksel koruma kalkanlarının (zırhların) kalkmasıyla birlikte, İslam inancı tarihsel eleştirinin (historical criticism) soğuk rüzgarlarına doğrudan maruz kalmış ve bu durum, çatışmanın teolojiden ziyade 'tarih ve arkeoloji' sahasına kaymasına zemin hazırlamıştır."
2. BÖLÜM: Tarihin Silahlaştırılması: Sümerlerden Göbeklitepe’ye "Kopuş" ve "Süreklilik"
Dijital ateizmin Türkiye’deki en güçlü cephanesi, 1990’larda Turan Dursun ve İlhan Arsel gibi isimlerin popülerleştirdiği, günümüzde ise internet forumları ve YouTube kanalları aracılığıyla yayılan "Tarihsel İndirgemecilik"tir. Bu yaklaşıma göre din, göksel (ilahi) bir vahiy değil, tarihsel ve kültürel bir "birikim"dir. Özellikle Sümer tabletlerinin çözülmesi ve Muazzez İlmiye Çığ gibi figürlerin popülaritesiyle birlikte, Nuh Tufanı’nın Gılgamış Destanı’ndan, yaratılış mitlerinin Enuma Eliş’ten kopyalandığı iddiası, dijital ateizmin "Amentüsü" haline gelmiştir. Burada tarih, bir anlama aracı değil, dini "ifşa etme" (debunking) silahı olarak kullanılır.
Materyalist İndirgemeciliğin Meydan Okuması: "Kopuş ve Senkretizm" Yanılgısı
Dijital agorada İslam’a yöneltilen eleştirilerin merkez üssünde, dinin ilahi ve özgün bir vahiy değil, tarihsel süreç içinde farklı kültürlerden devşirilmiş eklektik bir yapı olduğu iddiası, yani "Kopuş Teorisi" yer almaktadır. Bu yaklaşıma göre İslam; Mezopotamya’nın mitolojisinden, İran’ın düalist inançlarından ve Arap yarımadasının pagan ritüellerinden beslenen bir "kokteyl" hüviyetindedir. Özellikle Zerdüştlükteki (Mecusilik) günde beş vakit ibadet, abdest ritüelleri (Padyab) ve Sırat köprüsü (Çinvat) gibi motiflerin İslam ile gösterdiği şaşırtıcı benzerlikler; yine Sümer tabletlerinde (Gılgamış Destanı) yer alan Tufan anlatısının Kur’an ve Tevrat’taki anlatılarla neredeyse birebir örtüşmesi, materyalist tarihçiler tarafından "intihal" (çalıntı) suçlamasının ana delilleri olarak sunulmaktadır. Haccın İslam öncesi dönemde de var olan bir pagan ritüeli olduğu, Kabe’nin kutsallığının İslam’dan önceye dayandığı gibi veriler, dijital platformlarda yan yana getirilmiş (juxtaposition) metinler ve görseller aracılığıyla servis edilerek, ortalama bir kullanıcının zihninde; "Eğer bunlar Hz. Muhammed'den önce de varsa, demek ki vahiy değil, insan uydurmasıdır" şimşeğini çaktırmayı hedefler. Bu sığ okuma biçimi, benzerliği doğrudan "kopyalamaya" eşitleyerek, tarihin karmaşık yapısını ateist teoloji lehine araçsallaştırır.
İslami Savunmanın Ontolojik Temeli: "İntihal Değil, Hakikatin Sürekliliği"
Bu indirgemeci saldırıya karşı İslami entelijansiya ve yeni nesil kelamcılar, savunma stratejilerini "Süreklilik Teorisi" (Perennial Philosophy / Din-i Hanif) üzerine kurarak çok daha derinlikli bir karşı taarruz geliştirmişlerdir. Bu paradigmaya göre; tarih boyunca farklı coğrafyalarda (Sümer, Mısır, İran, Hint) ortaya çıkan inanç ve ritüellerdeki benzerlikler, İslam’ın bu kültürlerden "çaldığının" değil, bilakis İslam’ın dayandığı kaynağın (Allah) tarih boyunca "tek ve değişmez" olduğunun en güçlü ispatıdır. Kur’an-ı Kerim’in "Hiçbir ümmet yoktur ki, içlerinden bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın" (Fâtır, 24) beyanı, Nübüvvet (Peygamberlik) kurumunun evrenselliğini ilan eder. Bu teolojik perspektife göre; şayet Sümerlere, Antik İran’a veya Mısır’a peygamberler gönderildiyse, bu medeniyetlerin bakiyelerinde "Tevhid", "Tufan", "Namaz/Dua" veya "Ahiret" inancına dair kırıntıların (fosillerin) bulunması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Asıl şüphe uyandırıcı olan, bu benzerliklerin varlığı değil, yokluğu olurdu. Dolayısıyla Zerdüştlükteki namaz benzeri ritüeller veya Sümer tabletlerindeki tufan hikayeleri; sonradan uydurulmuş mitler değil, o toplumlara gönderilen kadim peygamberlerin getirdiği hakikatlerin zamanla form değiştirmiş, mitolojik unsurlarla örtülmüş ama özünü tamamen yitirmemiş "tarihsel tortuları"dır.
Kur'an’ın Fonksiyonu: Mitolojiden Arındırma ve "Tashih" (Düzeltme) Operasyonu
Müslüman alimlerin argümanını güçlendiren en kritik nokta, "Benzerlik" ile "Aynılık" arasındaki ince çizgide gizlidir. İslam düşüncesine göre Kur’an, kendinden önceki kültürleri körü körüne kopyalayan değil, onları "Müheymin" (Gözetici, Doğrulayıcı ve Düzeltici) sıfatıyla süzgeçten geçiren bir kitaptır. Gılgamış Destanı ile Nuh Tufanı kıssası karşılaştırıldığında bu "Tashih" (Düzeltme) operasyonu net bir şekilde görülür. Sümer tabletlerinde tanrılar (Enlil, İştar vb.) insansı zaaflara sahiptir; gürültüden rahatsız oldukları için insanları yok etmek isterler, tufan başlayınca korkudan titrerler ve kurban etinin kokusuna sinekler gibi üşüşürler. Kur’an ise aynı olayı (Tufan’ı) anlatır ancak teolojik çatıyı tamamen değiştirir: Tufan, tanrıların kaprisi değil, ahlaki yozlaşmanın bir sonucudur; Allah mutlak güç sahibidir, korkmaz, acıkmaz ve pişman olmaz. Kur’an, Sümer anlatısındaki "politeistik" (çok tanrılı) ve "mitolojik" cürufu temizleyerek, olayın "Tevhid" merkezli özünü restore etmiştir. Bu işlem bir intihal (plagiarism) değil, hakikatin mitolojiden arındırılarak "fabrika ayarlarına" döndürülmesidir.
Ritüel Formlarının Dönüşümü: Sembolik Dil ve Tedricilik İlkesi
Hacc, Kurban ve Kabe’nin kutsallığı gibi İslam öncesi (Cahiliye) dönemde de var olan pratiklerin İslam’da devam etmesi ise, sosyolojik ve pedegojik bir "İlahi Hikmet" ile açıklanır. Din sosyolojisi açısından ritüeller, insanın kutsalla kurduğu iletişimin sembolik dilidir; secde etmek "saygıyı", tavaf etmek "bağlılığı", kurban kesmek "fedakarlığı" simgeler. İslam, insanlığın binlerce yıldır aşina olduğu bu evrensel sembolik dilleri (formları) reddetmek yerine, onların içeriğini (muhtevasını) dönüştürmeyi tercih etmiştir. Müşrikler de Kabe’yi tavaf ediyorlardı ancak bunu putlar adına, çıplak ve şirk koşarak yapıyorlardı. İslam, "tavaf" eylemini korumuş ancak yönünü ve niyetini radikal bir şekilde değiştirerek "Sadece Allah için ve O’nun koyduğu edep sınırları içinde" yapılmasını emretmiştir. Bu durum, kirli bir bardağın (Hacc ritüeli) içindeki pis suyun (Şirk) dökülüp, bardağın temizlendikten sonra içine saf su (Tevhid) doldurulmasına benzer. Bardak aynıdır ama içindeki mahiyet taban tabana zıttır. Bu strateji, İslam’ın "Yıkıcı" değil, "İhya Edici" karakterini ve toplumları dönüştürürken izlediği "Tedricilik" (aşamalılık) ilkesini kanıtlar.
Arkeolojik Devrim ve Materyalist Tarih Tezinin İflası: "Tapınak Şehirden Önce Gelir"
Eğer Sümer ve Zerdüştlük tartışmaları, İslam’ın 'ritüel ve inanç içeriğine' yönelik bir 'benzerlik/intihal' saldırısıysa; Göbeklitepe tartışması çok daha yapısal bir alana, İslam’ın 'zaman algısına ve kozmolojisine' yönelik bir saldırıdır."Sümer ve Zerdüştlük tartışmaları tarihsel bir "devamlılık" üzerine kuruluyken; Şanlıurfa’da keşfedilen Göbeklitepe, dinler tarihi ve sosyolojisi açısından kelimenin tam anlamıyla bir "Ontolojik Şok" etkisi yaratmıştır. 19. ve 20. yüzyılın hakim paradigması olan Marksist ve Materyalist tarih anlayışı (V. Gordon Childe’ın Neolitik Devrim tezi); dinin, yerleşik hayata geçen tarım toplumlarının ekonomik artı-ürünü korumak, sınıflı toplumu yönetmek ve doğa korkularını bastırmak için ürettiği bir "üstyapı kurumu" olduğunu savunuyordu. .."
Ancak Göbeklitepe’nin M.Ö. 10.000’lere (günümüzden 12.000 yıl öncesine) tarihlenmesi, bu determinist formülü yerle bir etmiştir. Henüz çanak çömlek yapmayı bilmeyen, metali işlememiş, buğdayı evcilleştirmemiş ve avcı-toplayıcı olarak yaşayan insanların; 16 tonluk T biçimli sütunları yontması, taşıması ve karmaşık bir ritüel merkezi inşa etmesi, sosyolojik bir mucizedir. Kazı başkanı Klaus Schmidt’in "Önce tapınak geldi, sonra şehir" tespiti, insanın Homo Economicus (Ekonomik İnsan) olmadan çok önce Homo Religiosus (Dindar İnsan) olduğunu kanıtlamıştır. Bu bulgu, İslami düşüncenin "Din fıtridir, insan yaratılışından itibaren Yaratıcı ile irtibat halindedir" tezini arkeolojik olarak doğrulamış; dinin "korku kaynaklı bir icat" değil, "varoluşsal bir ihtiyaç" olduğunu ortaya koymuştur.
Ateizmin Yeni Cephesi: Kronolojik Anakronizm ve "Adem Çelişkisi"
Ancak Göbeklitepe’nin sunduğu bu teolojik zafer, beraberinde ciddi bir "Kronolojik Meydan Okuma"yı da getirmiştir. Dijital ateizm, materyalist tarih tezinin çöküşünü görmezden gelerek stratejisini "Zaman Çelişkisi" (Tenakuz) üzerine kurmuştur. Geleneksel Yahudi-Hristiyan kronolojisi (Bishop Ussher Tarihlemesi) ve buna paralel giden bazı İsrailiyat kaynaklı İslam rivayetleri, Hz. Adem’in yaratılışını günümüzden yaklaşık 6.000 ila 7.000 yıl öncesine, yani Tarım Devrimi’nin tam ortasına yerleştirir. Ateist argümantasyon, bu zayıf karnı hedef alarak şu soruyu sorar: "Eğer Adem ilk insansa ve 7.000 yıl önce yaşadıysa; ondan 5.000 yıl önce (M.Ö. 10.000) Göbeklitepe’deki o tapınakları kim yaptı?" Bu soru, dijital platformlarda "Dinin tarihi yalanlandı" başlıklarıyla sunulur. Buradaki amaç, dini metinleri tarihsel birer "bilim kitabı" gibi okuyarak, arkeolojik veri ile teolojik anlatı arasında kapatılamaz bir uçurum (anakronizm) olduğunu iddia etmek ve inanan zihni "bilim ile iman" arasında bir tercihe zorlamaktır.
İslami Entelektüel Savunma: "Beşer" ve "İnsan" Ayrımı ile Açık Uçlu Tarih
Bu kronolojik saldırıya karşı Müslüman düşünürler ve kelamcılar, savunmalarını "Rivayet Kültürü"nün dar kalıplarından çıkarıp, Kur’an’ın evrensel ve ucu açık tarih vizyonuna dayandırarak çok katmanlı bir cevap üretmişlerdir.
Birinci argüman, "Tarihsel Belirsizlik" ilkesidir: Kur’an-ı Kerim, Hz. Adem veya insanlığın başlangıcı için hiçbir tarih (miladi/hicri) vermez. Tevrat’taki soy ağaçlarına dayalı hesaplamalar (İsrailiyat), İslam inancını bağlamaz. Dolayısıyla Hz. Adem, Göbeklitepe’den 10.000 yıl önce de, 100.000 yıl önce de yaratılmış olabilir; bu durum Kur’an’ın hiçbir ayetiyle çelişmez.
İkinci ve daha güçlü felsefi argüman ise **"Beşer ve İnsan Ayrımı"**dır. Kur’an’da biyolojik organizma için "Beşer", ruh üflenmiş ve halifelik verilmiş varlık için "İnsan" kavramı kullanılır. İslami entelektüellere göre; Göbeklitepe’yi inşa edenler veya Neandertaller biyolojik olarak "Beşer" olabilirler, ancak "İlahi Emanet"i yüklenen Hz. Adem süreci farklı bir ontolojik düzlemdir. Belki de Göbeklitepe, Hz. Adem öncesi yeryüzünde yaşamış, kan dökmüş ve fesat çıkarmış (Meleklerin itirazına konu olan) o gelişmiş "Beşer" topluluklarının bir bakiyesidir. Yahut tam tersi; Hz. Adem sandığımızdan çok daha eskidir ve Göbeklitepe, Tevhid inancının o dönemdeki bir tezahürüdür. Bu esnek ve derinlikli bakış açısı, ateizmin "kronolojik tuzaklarını" etkisiz hale getirir.
3. BÖLÜM: Metodolojik Çatışma: "Gish Gallop" Saldırısı ve Yeni Kelam’ın Savunması
İnternet tartışmalarının doğası, "savunanı" değil, "saldıranı" avantajlı kılan bir asimetri üzerine kuruludur. Bu asimetrinin en meşhur taktiği, adını yaratılışçı Duane Gish’ten alan "Gish Gallop" tekniğidir. Ateist forumlarda ve sosyal medyada dolaşıma sokulan "Müslümanlara Sorulan 99 Soru" gibi listeler, bu tekniğin ders kitabı niteliğindeki örnekleridir. Bu teknikte amaç, karşı tarafı ikna etmek değil, onu soru yağmuru altında boğarak (overwhelm) cevap veremez, aciz bir durumda göstermektir.
"Dijital agoradaki bu çatışma, aslında bir 'bilgi eksikliği' sorunu değil, bir 'hız felaketi'dir. Paul Virilio'nun ifadesiyle, 'Hızın olduğu yerde, hakikat kazaya uğrar.' Geleneksel İslami ilim geleneği, hakikati 'tefekkür' (yavaş düşünme) ve 'demlenme' sürecinde ararken; dijital ateizm, gücünü 'anlık reaksiyon' ve 'hız'dan alır. Bir konuyu enine boyuna derinlemesine araştırmak aylar süren bir akademik çaba gerektirirken, onu bir 'caps' (meme) haline getirip alaya almak saniyeler sürer. Bu asimetrik zaman algısı (Dromolojik Fark), dijital yerlilerin gözünde İslam'ı 'hantal ve cevapsız', ateizmi ise 'çevik ve zeki' göstermektedir. Dolayısıyla kaybedilen şey teolojik bir tartışma değil, zamana karşı verilen bir algı savaşıdır."
Bir ateistin; "Nisa 34'te kadın dövülüyor, evrim yok diyorsunuz ama fosiller var, kölelik neden yasaklanmadı, Aişe'nin yaşı, miras hukuku..." diye 10 farklı konuyu 1 dakikada sayması mümkündür. Ancak bir Müslümanın bu soruların sadece birine (örneğin kölelik konusuna) cevap verebilmesi için; dönemin sosyo-ekonomik şartlarını, "tedricilik" ilkesini, "hürriyete teşvik" ayetlerini ve fıkıh literatürünü anlatması en az 20 dakika sürer. Brandolini Yasası (Zırva Asimetrisi İlkesi) gereği; "Bir yalanı uydurmak için harcanan enerji, onu çürütmek için gereken enerjiden katbekat azdır." Dijital mecra, kısa ve vurucu olanı (iddiayı) ödüllendirirken, uzun ve detaylı olanı (cevabı) cezalandırır.
Bu metodolojik kuşatmaya karşı Türkiye’deki İslami entelijansiya üç farklı savunma hattı (refleks) geliştirmiştir. Birincisi Geleneksel Reflekstir. Bu grup, soruların "kasıtlı" olduğunu söyleyerek cevap vermekten ziyade, soru sahibinin niyetini sorgular veya "akıl yetmez, teslimiyet gerekir" diyerek içe kapanır. Bu tavır, cemaat içindeki bağlıları tatmin etse de, seküler eğitimden geçen genç zihinlerde "Demek ki cevabımız yok" algısını pekiştirir.
İkincisi Modernist/Kur'an Müslümanlığı Refleksidir. Caner Taslaman, Emre Dorman gibi isimlerin başını çektiği bu grup, ateistlerin eleştirdiği "sorunlu bagajları" (Hadis külliyatındaki recm, yaş, deve idrarı gibi rivayetleri) gemiden atarak balonu yükseltmeye çalışır. "Onlar dinde yok, uydurma" diyerek ateistin elindeki kozların yarısını geçersiz kılar. Bilimsel konularda ise "Büyük Patlama Kur'an'da var" gibi uyumcu (konkordist) bir tavırla gençlere "Din ve Bilim çatışmaz" mesajı verir. Bu yöntem, özellikle üniversite gençliği üzerinde etkilidir ancak geleneği hırpaladığı için muhafazakar tabanla çatışır.
Üçüncüsü ve en yenisi ise Dijital Kelamcılar / YouTuber Alimlerdir. Altay Cem Meriç gibi isimlerin temsil ettiği bu ekol, ateistlerin kaynaklarını (Turan Dursun, İlhan Arsel vb.) akademik bir titizlikle, satır satır inceleyerek teknik reddiyeler yapar. "Burada Arapça çeviri hatası var, burada metin kırpılmış, burada tarihsel bağlam koparılmış" diyerek ateist metodolojinin "bilimsel dürüstlüğünü" vururlar. Bu, savunmadan ziyade bir "karşı taarruz"dur ve dijital dünyada (özellikle YouTube'da) giderek yükselen bir trenddir. Bu ekol, İslam’ın entelektüel kaslarını yeniden güçlendirmekte ve "Müslümanlar cevap veremiyor" algısını yıkmaktadır.
4.
Epistemolojik Kırılma: "Logos"tan "İkon"a Geçiş ve Görsel Teodise
Bir önceki bölümde ele aldığımız 'hız ve yüzeysellik' (dromolojik baskı), zihinlerin karmaşık metinleri işleme kapasitesini düşürmüştür. Okuma sabrını yitiren dijital zihin, hakikati artık 'kelimelerde' değil, tüketimi çok daha hızlı ve etkisi anlık olan 'görsellerde' aramaya başlamıştır. İşte bu noktada, teolojik tartışma metinsel zeminden görsel zemine kayar."
Tarihsel ve bilimsel tartışmalar zihinsel birer jimnastik olsa da, dijital dünyada inancı kökünden sarsan asıl deprem, teolojinin "yumuşak karnı" kabul edilen Kötülük Problemi (Teodise) üzerinden gerçekleşmektedir. Epikür’ün yüzyıllar önce formüle ettiği "Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor, yoksa istemiyor mu?" paradoksu, sosyal medyanın görsel gücüyle birleştiğinde, mantıksal bir soru olmaktan çıkıp yıkıcı bir "silaha" dönüşmüştür. İslam medeniyeti, ontolojik olarak Tanrı’yı tasvir etmeyi yasaklayan (anikonik), hakikati "Kelam" (Söz/Logos/İşitme) ve "Akıl" üzerinden inşa eden, soyutlama yeteneği yüksek bir zihniyet dünyasına sahiptir. Ancak dijital çağ, mutlak bir "Görsel Hegemonya" kurarak bu epistemolojik zemini kaydırmıştır. Artık Kötülük Problemi tartışmaları, İmam Gazali’nin veya İbn Sina’nın "Mümkün Varlık" üzerine kurduğu mantıksal önermelerle değil; Afrika’da açlıktan ölen bir çocuğun veya deprem enkazı altındaki bir elin yüksek çözünürlüklü fotoğrafları üzerinden yapılmaktadır. Bu durum, teolojik tartışmayı "akli/rasyonel" zeminden koparıp tamamen "duygusal/vicdani" ve "anlık" bir zemine çeker. Buna "Görsel Teodise" diyebiliriz. İslam’ın "görülmeyen" (Gayb) ve "soyut" Allah tasavvuru ile dijital medyanın "görünen" ve "somut" acı görselleri çarpıştığında; görsel olanın (ikonun) sözel olanı (logosu) bastırması kaçınılmazdır. Bu durum, modern zihinlerde Tanrı’nın yokluğuna dair değil, ama Tanrı’nın "sessizliğine" ve "duyarsızlığına" dair tehlikeli bir yanılgı (Sessiz Tanrı Sendromu) oluşturmaktadır.
Düalist Cazibe ve İslam’ın Tevhid İmtihanı: "Şerrin Halkı Şer Değildir"
Bu görsel ve vicdani baskı altında, Maniheizm ve Gnostisizm gibi kadim inançların "Düalist" (İkici) çözümleri, modern zihne gizliden gizliye daha cazip ve "konforlu" gelmektedir. Bu öğretiler, "Bu acı dolu dünyayı İyi Tanrı (Işık) yaratmadı, Kötü bir Demiurg (Karanlık Mimar) yarattı" diyerek Tanrı’yı dünyadaki kötülüklerden tenzih etmiş (uzak tutmuş) ve aklamışlardır. Ancak İslam, radikal "Tevhid" inancı gereği, "Hayır ve şer Allah'tandır" ilkesinden asla taviz vermez ve çok daha zorlu, sarp bir felsefi parkurda yürümeyi göze alır. İslam kelamcıları bu noktada hayati bir ayrıma giderler: "Şerrin halkı (yaratılması) şer değil, şerrin kesbi (işlenmesi/tercih edilmesi) şerdir." Yani Allah, hırsızlığı değil, "el uzatma potansiyelini" yaratmıştır; onu hırsızlık yönünde kullanmak kulun tercihidir. Dahası, İslam düşüncesinde kötülük (şer), başlı başına var olan bir "şey" değil, iyiliğin yokluğu (adem) ve bir "yoksunluk" halidir. Karanlık diye bir madde yoktur, ışığın yokluğu vardır; soğuk yoktur, ısının yokluğu vardır. Benzer şekilde şer de, varoluşsal bir "hata" değil, "hayrın o noktada tecelli etmemesi" durumudur. Bu ontolojik bakış, kötülüğü Tanrı'nın acizliği veya kötü niyeti olarak değil, varlık tabakalarındaki bir "derecelenme" ve "imkan sahası" olarak açıklar.
Bütüncül Bakış (Hikmet) vs. Piksel Bakış: Hızır ve Musa Metaforu
Ateist ve deist argümantasyonun dijital dünyada en sık düştüğü yanılgı, olayları "bütününden kopararak" (dekontekstüalizasyon) yargılamasıdır. İslam teolojisi bu durumu, Kur’an’daki Hz. Musa ve Hızır kıssası üzerinden "Piksel vs. Büyük Resim" metaforuyla açıklar. Kıssada Hızır’ın gemiyi delmesi veya bir çocuğu öldürmesi, o anki "kare" (piksel) içinde bakıldığında mutlak kötülük ve vahşettir. Hz. Musa da olaya bu "dış görünüş" (zahir) ile bakarak itiraz etmiştir. Ancak Hızır, "büyük resmi" (batın/kader planını) gösterdiğinde; geminin delinmesinin fakirleri korsanlardan kurtardığı, çocuğun ölümünün ise hem çocuğu hem aileyi gelecekteki bir sapkınlıktan (küfürden) koruduğu anlaşılır. İslam düşüncesine göre, insan aklı sınırlıdır ve evrensel kozaliteyi (nedenselliği) kuşatamaz. Kangren olmuş bir parmağın kesilmesi acıdır ve o parmak için "şer"dir; ama bedenin bütünü için "hayır"dır. Dijital çağın insanı ise, "akış" (feed) içinde sadece kesilen parmağın 15 saniyelik videosunu izler; bedenin kurtulduğu bilgisini (büyük resmi) görecek sabra ve veriye sahip değildir.
Zaman Algısı ve Adalet Denklemi: Dünya Merkezli Bakışın İflası
Teodise tartışmasının kilitlendiği son nokta, "Zaman" ve "Mekan" algısıdır. İslam’ın kötülük problemine verdiği cevap, denkleme "Ahiret" (Sonsuzluk) değişkeni katılmadan asla çözülemez. Seküler/Ateist zihin, dünyayı "tek ve nihai gerçeklik" olarak kabul ettiği için, buradaki her acı "telafisi olmayan mutlak bir kayıp" ve "anlamsız bir vahşet" olarak kodlanır. Oysa İslam, dünyayı bir "bekleme salonu" ve "imtihan sahası"; Ahireti ise "asıl hayat" ve "mutlak adalet yurdu" olarak tanımlar. Bu perspektifte, masum bir çocuğun çektiği acı veya zalimin işlediği cinayet, filmin sonu değil, sadece bir sahnesidir. İslami düşünceye göre, sonsuzluk (Ahiret) ile çarpıldığında, dünyadaki sonlu acıların matematiksel değeri "sıfıra" yaklaşır. Ancak dijital platformlar "Şimdi ve Burada" (Hic et Nunc) mottosu üzerine kuruludur. Twitter’ın 280 karakterlik sığlığı veya TikTok’un haz odaklı algoritması, bu "sonsuzluk perspektifini" ve "metafizik derinliği" taşıyamaz. Sonuç olarak gençler, Tanrı’nın varlığına dair entelektüel bir şüpheden ziyade; Tanrı’nın adaletine dair duygusal bir öfke geliştirirler. Bu süreç, "entelektüel ateizmden" ziyade, bir tür "vicdani ret" veya "duygusal deizm" doğurur; kişi Tanrı'yı "yok" saymaz, O'na "kuser" ve O'nu hayatından (timeline'ından) engeller.
5. BÖLÜM ve SONUÇ: Yankı Odalarında Hakikat Arayışı ve Gelecek Projeksiyonu
Arkeolojik verilerden teolojik paradokslara, metodolojik savaşlardan görsel manipülasyonlara kadar uzanan bu kaotik sürecin sonunda varılan nokta, ne yazık ki bir "uzlaşı" (konsensüs) veya "sentez" değildir. Sorunun kökünde, dijital platformların mimarisinin, insanları farklı fikirlerle karşılaştırıp zenginleştirmek üzerine değil; onları kendi önyargılarını doğrulayan içeriklerle besleyerek platformda daha uzun süre tutmak üzerine kurulu olması yatmaktadır. Eli Pariser’in "Filtre Balonu" (Filter Bubble) veya Cass Sunstein’in "Yankı Odaları" (Echo Chambers) olarak kavramsallaştırdığı bu durum, Türkiye’deki din tartışmalarının kaderini belirleyen en güçlü yapısal faktördür.
Makalenin başında "otoritenin minberden klavyeye kayması" olarak tanımladığımız epistemik kriz, sonuç bölümünde çok daha radikal bir evreye ulaşmıştır: "Otoritenin Atomizasyonu". Artık her birey, kendi dijital yankı odasında, kendi seçtiği kaynaklarla inşa ettiği butik bir dinin veya inançsızlığın "tek kişilik otoritesi/şeyhi" konumundadır. Bu durum, hakikatin evrensel ve bağlayıcı niteliğini yitirmesine; yerine kişisel, parçalı ve konforlu "mikro-hakikatlerin" geçmesine neden olmuştur. Bu, sadece bir iletişim sorunu değil; toplumu bir arada tutan ortak anlam dünyasının (shared meaning) çöküşü ve derin bir epistemolojik kabileleşmenin kalıcı hale gelmesidir.
Algoritmalar, bu kutuplaşmayı keskinleştiren birer "radikalleştirme makinesi" gibi çalışmaktadır. Bir ateistin önüne sadece "yobaz, cahil ve saldırgan" olarak etiketlenmiş Müslüman profilleri düşerken; bir Müslümanın önüne sadece "ahlaksız, saygısız ve öfkeli" ateist profilleri düşmektedir. Her iki taraf da karşıtını, algoritmanın sunduğu bu "karikatürize edilmiş" haliyle tanımakta ve onlarla değil, zihinlerindeki bu "korkuluklarla" (straw man) savaşmaktadır. Bu durum, hakikat arayışını bir "Kabile Savaşına" (Tribalism) dönüştürür. Tartışma, gerçeği bulmak için yapılan bir diyalog (diyalektik) olmaktan çıkar; kendi mahallesini tatmin etmek, karşı tarafı "morartmak" ve beğeni (like) toplamak için yapılan bir "dijital performansa" dönüşür. Haklı olan değil, tribünleri en çok coşturan kazanır.
Gelinen noktada en büyük ontolojik tehlike, inancın veya inançsızlığın "kamusal ve nesnel bir tartışma" olmaktan çıkıp, algoritmalarla kişiye özel dikilmiş bir "Konfor Alanı"na dönüşmesidir. Spotify’ın bize sadece sevdiğimiz müzik türlerini önermesi gibi, YouTube ve TikTok algoritmaları da bize sadece "duymak istediğimiz teolojiyi" veya "görmek istediğimiz eleştiriyi" sunmaktadır. Bu durum, İslam’ın evrensel "Ümmet" (Ortak inanç topluluğu) kavramını parçalayarak yerine, dijital tüketim alışkanlıklarına göre şekillenen "Algoritmik Kabileler" inşa etmektedir. Artık kaynaklara dayalı bütüncül bir İslam algısından değil; kullanıcının dijital ayak izlerine göre şekillenen, hoşuna gitmeyen hükümlerin filtrelendiği bir "Timeline Müslümanlığı"ndan veya felsefi derinlikten yoksun, sadece reaksiyon videolarıyla beslenen bir "Reels Ateizmi"nden bahsetmek mümkündür. Bu parçalanma, hakikatin bütünlüğünü tehdit eden en büyük krizdir.
Sonuç olarak; Türkiye’de İslam ve Ateizm tartışması, teolojik bir müzakere olmaktan çıkıp sosyo-politik bir kimlik savaşına evrilmiştir. Ancak bu karanlık tablonun içinde, tünelin ucunda güçlü bir ışık da mevcuttur. Arnold Toynbee’nin "Meydan Okuma ve Cevap" (Challenge and Response) teorisindeki gibi; bu yoğun çatışma ortamı, İslam dünyasında son yüzyılın en ciddi "entelektüel silkelenmesini" tetiklemiştir.
Dijital ateizmin sert rüzgarları, geleneksel Müslüman zihni, "atalarından miras kalan taklidi bir kültürü" savunmaya değil; "araştırılmış, temellendirilmiş ve rasyonelize edilmiş tahkiki bir imanı" inşa etmeye zorlamıştır. Gelecek; sloganların, Gish Gallop taktiklerinin ve 15 saniyelik öfkeli videoların ötesine geçebilenlere aittir. Eğer "kaliteli", "derinlikli" ve "kaynaklı" içerikler; algoritmanın ördüğü o kalın duvarları aşıp karşı mahallenin ekranına düşebilir ve gerçek bir diyalog zemini oluşturabilirse, bu dijital kaostan sahici bir "Hakikat Medeniyeti" doğabilir. Aksi halde, dijital agora, sağırların birbirine bağırdığı, gürültüsü bol ama anlamı yok olmuş bir panayırdan öteye gidemeyecektir.
KAYNAKÇA
Becker, Ernest. (2017). Ölümün İnkarı. (Çev. Ayda Çayır). İstanbul: İletişim Yayınları.
Dursun, Turan. (1990). Din Bu 1: Tanrı ve Kur'an. İstanbul: Kaynak Yayınları.
Gündüz, Şinasi. (2019). "Mitoloji ile İnanç Arasında: Göbeklitepe". Milel ve Nihal, 16(1), 32-58.
Harari, Yuval Noah. (2015). Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara. (Çev. Ertuğrul Genç). İstanbul: Kolektif Kitap.
Meriç, Altay Cem. (2023). Peygamberliğin İspatı: Haber Delili. Ankara: Bengisu Yayınları.
Pariser, Eli. (2011). The Filter Bubble: What the Internet Is Hiding from You. New York: Penguin Press. (Metindeki "Filtre Balonu" kavramı için).
Schmidt, Klaus. (2006). Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
Sunstein, Cass R. (2007). Republic.com 2.0. Princeton University Press. (Metindeki "Yankı Odaları" kavramı için).
Taslaman, Caner. (2016). Neden Müslümanım?. İstanbul: İstanbul Yayınevi.
Virilio, Paul. (1998). Hız ve Politika. (Çev. M. Can Cemgil). İstanbul: Metis Yayınları. (Metindeki "Dromoloji/Hız" kavramı için).
Weber, Max. (2018). Sosyoloji Yazıları. (Çev. Taha Parla). İstanbul: İletişim Yayınları.
Yorumlar
Yorum Gönder