Ana içeriğe atla

Bilginin Yükü ve Bilgeliğin Hafifliği-2-

Gazzâlî’nin Çalınan Defterleri: Bilgi Senin İçinde mi, Çantanda mı?

Bir kervan düşünelim. Tozlu yolların üzerinde ağır ağır ilerleyen develer, yüklerin arasında kumaşlar, yiyecekler, ticaret malları ve birkaç âlimin yıllarca biriktirdiği kitaplar var. Yol uzun, gece serin, gündüz kavurucu. İnsanlar hem varacakları yeri hem de yolda başlarına gelebilecek tehlikeleri düşünerek ilerliyor. Çünkü o çağda yol, yalnızca iki şehir arasındaki mesafe değildir; yol aynı zamanda kaderin insanı imtihan ettiği açık bir sahnedir. Kervanlar bazen ilme, bazen ticarete, bazen hac yolculuğuna, bazen de insanın kendi içindeki bilinmezliğe doğru gider. İşte böyle bir yolculukta, ileride İslam düşüncesinin en büyük isimlerinden biri olarak anılacak olan genç Gazzâlî de yanında defterlerini, notlarını, yılların emeğini ve belki de kendi zihinsel dünyasının bütün haritasını taşımaktadır.

O defterler Gazzâlî için sıradan kâğıt parçaları değildir. Onlar, genç bir ilim yolcusunun hafızasıdır. Hocalardan duyduğu incelikler, tartışmalarda yakaladığı nükteler, fıkıh meselelerinin ayrıntıları, kelamî deliller, mantık yürütmeleri, felsefi kavramlar, okuduklarından çıkardığı sonuçlar, zihnine düşen sorular, ileride yeniden dönüp bakmak istediği notlar hep o defterlerdedir. Bugünün insanı için bir bilgisayar dosyası, bir harici disk, bir bulut arşivi, bir telefon hafızası neyse; o günün ilim yolcusu için defter de odur. Hatta daha fazlasıdır. Çünkü o çağda bir notu kaybetmek, yalnızca bir metni kaybetmek değil, bazen yıllar süren bir yolculuğun izini, bir hocanın sesini, bir meclisin havasını, bir zihinsel emeğin bütün tanıklığını kaybetmek demektir.

Gazzâlî’nin defterlerine duyduğu bağlılığı bu yüzden küçümsememek gerekir. Çünkü öğrenme, özellikle yazılı kültürün sınırlı olduğu dönemlerde büyük bir emek isterdi. Bir kitaba ulaşmak kolay değildi. Bir hocanın dizinin dibinde oturmak, şehirden şehre gitmek, yıllarca medrese halkalarında bulunmak, meseleleri tekrar etmek, ezberlemek, yazmak, tashih etmek gerekiyordu. Bugün birkaç saniyede ulaştığımız metinler, o dönemlerde insan ömründen parçalar alarak kazanılırdı. Dolayısıyla Gazzâlî’nin taşıdığı defterler, yalnızca bilgi değil, aynı zamanda zaman, sabır, fedakârlık ve kimlikti. Onların kaybı, bugünün insanının bilgisayarındaki bütün dosyaların silinmesinden çok daha derin bir sarsıntıydı.

Sonra kervanın yolu kesilir. Eşkıyalar ortaya çıkar. Tarih, çoğu zaman büyük dönüşümleri saraylarda, medreselerde, savaş meydanlarında veya kitapların sayfalarında arar; fakat bazen insanın kaderini değiştiren şey, bir yol kesme hadisesidir. Birkaç silahlı adam, bir kervanı durdurur; mallar aranır, yükler alınır, korku havaya yayılır. İnsan o anda neye bağlıysa, asıl kaygısı oraya yönelir. Tüccar malını düşünür, yolcu canını düşünür, âlim defterlerini düşünür. Çünkü herkesin hazinesi farklıdır. Kiminin hazinesi altın kesesindedir, kimininki evine götürdüğü kumaşta, kimininki de yıllarca yazdığı satırlarda.

Gazzâlî, defterlerinin alındığını görünce sarsılır. Yılların emeği bir anda yabancı ellerdedir. Belki de o anda bütün zihni boşalmış gibi hisseder. Çünkü insan bazen bilgisini kendi içinde değil, dışarıdaki nesnelerde sakladığını ancak o nesneleri kaybettiğinde fark eder. Defterler gidince, sanki hafıza da gitmiştir. Notlar gidince, sanki ilim de gitmiştir. Gazzâlî eşkıyalara yalvarır. Malları almalarını, fakat defterleri geri vermelerini ister. Çünkü onun için asıl servet oradadır. Eşkıyaların gözünde ise bu kâğıtların maddi değeri belki de yok denecek kadar azdır. Ama Gazzâlî için onlar bir hayatın birikimidir.

İşte tam bu noktada, beklenmedik bir yerden beklenmedik bir hikmet sözü gelir. Rivayete göre eşkıya reisi Gazzâlî’ye şöyle der: “Senin ilmin bu defterlerdeyse ve biz onları aldığımızda sen ilimsiz kalıyorsan, sen ne öğrenmişsin?” Bu cümle, bir haydut ağzından çıkmasına rağmen, bir mürşidin sözü kadar derindir. Hatta belki de etkisini biraz da buradan alır. Çünkü insan bazen hakikati beklediği yerden duyduğunda savunmaya geçer; fakat hiç beklemediği yerden duyduğunda sarsılır. Bir medrese hocası bunu söyleseydi, belki nasihat olarak kalacaktı. Fakat yol kesen bir eşkıya bunu söylediğinde, sözün çıplaklığı Gazzâlî’nin ruhuna saplanır.

Bu cümlenin ağırlığı şuradadır: Bilgi, eğer yalnızca dışarıda duran bir şeye bağlıysa, henüz insanın kendisine ait değildir. Defterdedir, ama zihinde değildir. Kitaptadır, ama kalpte değildir. Dosyadadır, ama karakterde değildir. Arşivdedir, ama davranışta değildir. İnsan ona ulaşabildiği sürece kendini bilgili sanır; fakat o kaynak elinden alındığında geriye ne kaldığı ortaya çıkar. Bir defter kaybolduğunda bütün düşüncesi dağılan insan, belki çok şey yazmıştır ama henüz yazdıklarını kendisine mal edememiştir. Bu, bilgiyi küçümsemek değildir; tam tersine, bilginin insanla sahici bir ilişki kurması gerektiğini söylemektir. Defter değerli olabilir; fakat defter, insanın yerine düşünmemelidir.

Gazzâlî’nin yaşadığı bu sarsıntı, bugün bize çok tanıdık gelmelidir. Çünkü biz de çağımızın defterlerini yanımızda taşıyoruz. Telefonlarımızda not uygulamaları, bilgisayarlarımızda klasörler, bulut hesaplarımızda binlerce dosya, tarayıcılarımızda kaydedilmiş bağlantılar, e-kitap okuyucularımızda yüzlerce kitap, ekran görüntülerimizde alıntılar, sosyal medya hesaplarımızda saklanmış videolar var. Bir konuyu gerçekten bildiğimizi sanıyoruz; çünkü o konuya dair bir PDF indirmişiz, bir videoyu kaydetmişiz, bir kitabı sepete eklemişiz, bir makaleyi arşivlemişiz. Oysa arşivlemek öğrenmek değildir. Kaydetmek içselleştirmek değildir. İndirmek anlamak değildir. Dosyaya sahip olmak, fikre sahip olmak anlamına gelmez.

Modern insanın en büyük yanılsamalarından biri budur: Ulaşabildiği şeyi bildiğini sanmak. İnternet bağlantısı açık olduğu sürece kendimizi güçlü hissederiz. Her sorunun cevabı birkaç tuş uzağımızdadır. Bir kavramı bilmiyorsak ararız, bir ayeti hatırlamıyorsak buluruz, bir filozofun görüşünü unutmuşsak özetine bakarız, bir makalenin ayrıntısını gerekiyorsa yapay zekâya sordururuz. Bu imkânlar elbette kıymetlidir; fakat aynı zamanda tehlikeli bir tembelliği de besleyebilir. Çünkü insan artık bilgiyi zihnine, kalbine, muhakemesine yerleştirmek yerine, onu dışarıdaki araçlara emanet etmeye başlar. Hafıza zayıflar, derinleşme azalır, kavrama yerine erişim geçer.

Oysa bilmek, sadece gerektiğinde bulabilmek değildir. Bilmek, bulunan şeyi kendi zihinsel yapımızın parçası hâline getirebilmektir. Bir kavramı bilmek, onu Google’da arayınca tanımını görmek değildir; o kavramla düşünebilmek, onu hayatın içindeki örneklerde fark edebilmek, onunla kendimizi ve dünyayı okuyabilmektir. Bir ayeti bilmek, onun mealini ezbere söylemekten ibaret değildir; o ayetin çağırdığı ahlaki sorumluluğu duyabilmek, davranışımızı onun önünde sorgulayabilmektir. Bir hikmeti bilmek, onu güzel bir cümle olarak paylaşmak değildir; tam ihtiyaç anında o cümlenin gerektirdiği hâli gösterebilmektir. İşte Gazzâlî’nin defterleri bize bu farkı öğretir: Bilgin nerede? Çantanda mı, zihninde mi? Arşivinde mi, ahlakında mı? Dosyalarında mı, davranışında mı?

Bugünün öğrencisini düşünelim. Sınavdan önce notlarını toplar, fotokopileri düzenler, PDF’leri indirir, slaytları klasörlere ayırır. Çalışma masasında renkli kalemler, yapışkan notlar, özetler, tablolar, kodlamalar vardır. Fakat sınav bittiğinde çoğu bilgi buharlaşır. Çünkü baştan beri öğrenilen şey hayat için değil, sınav içindir. Bilgi zihne misafir gibi alınır; işi bitince gönderilir. Öğrenci sınavdan çıkar çıkmaz “Bitti, artık unutabilirim” dediğinde aslında modern eğitimin büyük itirafını da yapmış olur. Unutulmak üzere öğrenilen bilgi, ne kadar yüksek not getirirse getirsin, insanı dönüştüren bir ilim hâline gelemez.

Bu durum yalnızca öğrenciler için geçerli değildir. Yetişkinler de benzer biçimde öğreniyormuş gibi yapmanın sayısız yolunu bulmuştur. Bir seminere katılırız, birkaç not alırız, sonra o notları bir daha açmayız. Bir kitabın altını çizeriz, fakat altını çizdiğimiz cümleyi hayatımızda nerede uygulayacağımızı hiç düşünmeyiz. Bir konuşmadan etkileniriz, fakat etkilenme duygusu birkaç saat sonra kaybolur. Bir kişisel gelişim tavsiyesi dinleriz, ama alışkanlığımızı değiştirmeyiz. Bir dinî sohbet bizi duygulandırır, ama ertesi gün aynı kırıcı dile geri döneriz. Böylece bilgi hayatımızda bir iz bırakmadan geçip gider. Sanki ruhumuzun üzerinden yağmur yağar, fakat toprak sert olduğu için su içeri işlemez.

Gazzâlî’nin defterlerini çalan eşkıya, bu yüzden sadece bir tarihî figür değildir; o, her çağda insanın karşısına çıkan sarsıcı sorunun sembolüdür. Bugün o eşkıya bazen elektrik kesintisidir, bazen internetin gitmesidir, bazen telefonun bozulmasıdır, bazen bilgisayarın çökmesidir, bazen de insanın hayatında yaşadığı büyük bir krizdir. Bir anda bütün dış destekler çekilir ve insan çıplak kalır. O zaman şu soru belirir: Geriye ne kaldı? İnternet yokken ne biliyorsun? Notların yanında değilken ne düşünebiliyorsun? Kitapların kapalıyken hangi cümlelerin seni ayakta tutuyor? Ezberlerin dağıldığında hangi hakikat seninle yürümeye devam ediyor?

Aslında her büyük kriz, insanın defterlerini elinden alan bir eşkıya gibidir. Hastalık geldiğinde, insan sağlık hakkında okuduğu bütün yazılarla değil, sabırla karşılaşır. Ölüm geldiğinde, ölüm üzerine bildiği teorilerle değil, teslimiyetle sınanır. İflas geldiğinde, ekonomi bilgisiyle birlikte tevekkül, cesaret ve yeniden başlama gücü gerekir. İhanet geldiğinde, insan psikoloji kavramlarını değil, bağışlama ile sınır koyma arasındaki ince dengeyi yaşamak zorunda kalır. Hayat, bir noktada bütün notları kapatır ve insana doğrudan sorar: “Şimdi ne biliyorsun?” İşte o an, bilginin arşivde mi yoksa ruhta mı olduğu anlaşılır.

Burada yanlış anlaşılmaması gereken önemli bir nokta var. Bu yazı, defter tutmaya, kitap biriktirmeye, not almaya, arşiv yapmaya karşı değildir. Tam tersine, bütün bunlar ilim yolculuğunun vazgeçilmez araçlarıdır. Gazzâlî de defter tuttuğu için değil, defterle bilgi arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek zorunda kaldığı için büyüktür. Sorun araçlarda değil, araçların amaç hâline gelmesindedir. Not almak değerlidir; fakat notun amacı zihni tembelleştirmek değil, düşünmeyi derinleştirmek olmalıdır. Kitap biriktirmek güzeldir; fakat kitaplığın amacı entelektüel vitrin kurmak değil, insanın iç dünyasını inşa etmektir. Arşiv yapmak faydalıdır; fakat arşiv, yaşanmayan hakikatlerin mezarlığına dönüşmemelidir.

Gerçek öğrenme, bilginin insanın içinde ikinci bir hafıza kurmasıdır. Bu hafıza yalnızca zihinsel değildir; ahlaki, duygusal ve davranışsaldır. Mesela bir insan adalet üzerine çok şey okuyabilir. Fakat gerçek öğrenme, çıkarıyla adalet karşı karşıya geldiğinde başlar. Bir insan sabır üzerine onlarca metin okuyabilir. Fakat gerçek öğrenme, sabretmesi gereken biriyle aynı evde yaşarken başlar. Bir insan tevazu hakkında uzun konuşmalar yapabilir. Fakat gerçek öğrenme, haksız olduğu ortaya çıktığında özür dileyebildiği anda başlar. Bir insan merhamet kavramını açıklayabilir. Fakat gerçek öğrenme, kendisine yük olan birinin yükünü hafifletmeye razı olduğunda başlar. Bilgi, davranışa dönüşmediği sürece henüz insanın iç hafızasına yazılmamıştır.

Gazzâlî’nin yaşadığı bu olayın asıl büyüklüğü, onun defterlerini kaybetmesinde değil, bu kayıptan kendisini yeniden kuracak bir ders çıkarabilmesindedir. Çünkü bazı insanlar kayıplardan sadece şikâyet üretir; bazıları ise kaybı bir iç uyanışa dönüştürür. Gazzâlî, defterlerinin başına gelenlerden sonra bilgiyi daha derinden sahiplenme ihtiyacını hisseder. Bu olay, onun ileride yaşayacağı büyük ruhsal krizin ve hakikat arayışının küçük ama anlamlı bir habercisi gibi okunabilir. Bağdat’ın en parlak kürsülerinden Şam’ın yalnızlığına, dış ilimden iç tecrübeye, tartışmadan sükûnete, kelamdan kalbe doğru uzanan yolculuğun ilk işaretlerinden biri belki de o tozlu yolda duyduğu bu acı cümlede saklıdır.

Bizim de kendi hayatımızda böyle cümlelere ihtiyacımız var. Bizi sarsacak, ezberimizi bozacak, bilgiyle kurduğumuz rahat ilişkiyi sorgulatacak cümlelere. Çünkü insan çoğu zaman bildiğini zannettiği şeylerin ardına saklanır. Çok okuduğunu söyleyerek değişmemeyi gizler. Çok düşündüğünü söyleyerek karar almaktan kaçar. Çok araştırdığını söyleyerek sorumluluğu erteler. Çok dinî bilgiye sahip olduğunu söyleyerek ahlaki eksiklerini örtmeye çalışır. Çok felsefe bildiğini söyleyerek kendi hayatının basit sorularından uzak durur. Hâlbuki hakiki bilgi, insanı saklanabileceği bir duvarın arkasına değil, kendisiyle yüzleşeceği açık bir meydana çıkarır.

Belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur: Elimizdeki defterler alınsa geriye ne kalır? Telefonumuz kaybolsa, bilgisayarımız çökse, internet bağlantımız kesilse, kitaplığımız elimizden gitse, bütün alıntılarımız silinse, sosyal medya hesabımız kapansa, diplomalarımız görünmez olsa, unvanlarımız unutulsa bizde gerçekten hangi bilgi yaşamaya devam eder? Hangi cümle davranışımıza sinmiştir? Hangi ayet öfkemizi tutmuştur? Hangi hadis dilimizi inceltmiştir? Hangi filozof bizi daha dürüst yapmıştır? Hangi kitap bizi daha merhametli, daha sabırlı, daha adil, daha ölçülü kılmıştır? Eğer bu sorulara cevap vermekte zorlanıyorsak, belki de bilgimiz hâlâ çantamızdadır; içimizde değil.

Gazzâlî’nin çalınan defterleri bize şunu hatırlatır: Bilgi, korunması gereken bir emanet olduğu kadar, içselleştirilmesi gereken bir sorumluluktur. Onu yazmak yetmez, taşımak yetmez, saklamak yetmez, başkalarına göstermek yetmez. Bilgi, insanın bakışına, ses tonuna, sabrına, kararına, merhametine, adalet duygusuna ve yalnız kaldığında verdiği hükümlere karışmalıdır. Çünkü hayat bir gün mutlaka kervanın yolunu keser. Bir gün mutlaka defterler elimizden alınır. Bir gün mutlaka hazır cevaplarımız, notlarımız, unvanlarımız, alıntılarımız, ezberlerimiz yetersiz kalır. İşte o gün insanın gerçekten ne bildiği ortaya çıkar.

Sonunda mesele çok basit ama çok ağır bir soruya dayanır: Bilgin nerede? Çantanda mı, kalbinde mi? Bilgisayarında mı, karakterinde mi? Notlarında mı, davranışlarında mı? Eğer bilgi yalnızca dışarıda duruyorsa, onu kaybetme korkusu hiç bitmez. Ama bilgi içeriye alınmışsa, insanın yürüyüşüne, susuşuna, bakışına, ahlakına karışmışsa, artık onu kimse çalamaz. Çünkü gerçek bilgi, hırsızın elinin uzanamayacağı yere yazılmış bilgidir. Gazzâlî’nin defterleri belki o gün elinden alındı; fakat o sarsıntı sayesinde öğrenmenin en derin defterinin insanın kendi ruhu olduğunu fark etti. Ve belki de her gerçek ilim yolculuğu, insanın dışındaki defterlerden içindeki deftere doğru yaptığı bu uzun ve acılı yürüyüşle başlar.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...