İDEALİZMİN KURBANLARI ÜZERİNE -6-Vitrin ve Depo Arasındaki Uçurum: Masumiyetin "Yakıt" Olarak Kullanılması
.
Vitrin ve Depo Arasındaki Uçurum: Masumiyetin "Yakıt" Olarak Kullanılması
İdealist yapıların çöküşünden sonra yaşanan en büyük travma, suçluluk duygusundan ziyade, derin bir "aldatılmışlık" hissidir. Hannah Arendt, "Kötülüğün Sıradanlığı"ndan bahsederken, emirleri uygulayan, düğmelere basan ve çarkları bizzat döndüren gri bürokratları anlatıyordu. Ancak bu yapıların "kurbanı" olarak nitelendireceğimiz asıl kitle, o bürokratlar değil; yapının en geniş tabanını oluşturan, kararlardan, kumpaslardan ve stratejik hamlelerden tamamen habersiz, saf ve temiz niyetli insanlardır. Onlar, sistemin operatörleri değil; sistemin çalışması için gereken enerjiyi (parayı, duayı, insan kaynağını) sağlayan "piller"di. Ve trajedinin en büyüğü, pilin bitip atıldığında değil; o enerjinin aslında bir okulu aydınlatmak için değil, bir silahı ateşlemek için kullanıldığını öğrendiğinde yaşandı.
Bu ayrımı net koymak zorundayız: Kötülüğü bilerek yapan veya sürece şahit olup susanlar "kurban" değildir; onlar suç ortağıdır. Gerçek kurbanlar; vitrindeki "Eğitim", "Yardım", "Ahlak" ve "Nesil" etiketlerine bakıp, arka depoda (tavanda) dönen güç savaşlarını, siyasi pazarlıkları ve vicdansız operasyonları asla görmeyenlerdir. Taban, ibadet ettiğini sanırken; tavan, o ibadeti siyasete tahvil etmiştir. Taban, bir öğrenciye burs verdiğini sanıp huzurla uyurken; o para yukarıda bir trol ordusunun maaşına veya bir lobicilik faaliyetinin bütçesine dönüşmüştür. İşte buradaki "kötülüğün sıradanlığı", kötülüğü yapanın değil, iyiliğinin kötülüğe alet edildiğinden habersiz olanın trajedisidir.
Bu kitle için hayat, iki paralel evrende yaşanmıştır. Birinci evren, onların içinde yaşadığı, samimiyet, fedakarlık ve kardeşlik üzerine kurulu olan "mikro evren"dir. Orada gerçekten de iyilik vardır, çay vardır, sohbet vardır. Ancak ikinci evren, yani yönetici kadronun (Tavanın) ve onların aşağıdaki bağlantılarının yaşadığı "makro evren"; pragmatizm, makyavelizm ve güç hırsıyla doludur. Tabanın trajedisi, mikro evrendeki samimiyetin, makro evrendeki kirli çarkları gizleyen bir perde olarak kullanılmasıdır. "Bizim abilerimiz/ablalarımız karıncayı bile incitmez" cümlesi, tabandaki o saf insan için doğrudur; çünkü o, yanındaki saf arkadaşına bakarak hüküm verir. Ancak bu hüküm, yapının tepesindeki o "kutsal bürokrasi"nin, o karıncaları ezip geçen tanklarını görünmez kılmıştır.
Sonradan öğrenilen gerçekler, işte bu yüzden bir "bilgi güncellemesi" değil, bir "dünya yıkımı" etkisi yaratır. Yapıdan koptuğunda veya yapı çöktüğünde önüne dökülen dosyalar, ifşaatlar ve şahitliklerle karşılaşan idealist kurban, ilk başta inkar eder. "Olamaz," der, "Ben oradaydım, biz böyle şeyler yapmadık." Doğrudur, sen yapmadın. Ama senin varlığın, senin kalabalığın, senin meşruiyetin sayesinde onlar yaptı. Senin temiz yüzün, onların karanlık yüzüne maske oldu. Arendt’in tezi burada şekil değiştirir: Kötülük, sadece sıradan insanların "emir uygulamasıyla" değil; aynı zamanda sıradan ve iyi insanların "sorgusuz güveninin" kötü niyetli bir zeka tarafından suiistimal edilmesiyle büyür. En büyük kötülükler, en saf niyetlerin arkasına saklanarak yapılır.
Bu noktada kurbanın hissettiği şey, "pişmanlık"tan çok daha acı verici olan "kullanılmışlık" hissidir. İnsanın parası çalınabilir, yerine konur; yılları çalınabilir, telafi edilmeye çalışılır. Ama insanın "merhameti", "Allah korkusu" ve "insanlık onuru" çalınıp, bunlar birer suç aletine dönüştürüldüğünde, ruhun tamiri çok zordur. İdealist kurban, "Ben cinayet işlemedim" diyerek teselli bulamaz; çünkü "Benim satın aldığım ekmek bıçağıyla cinayet işlenmiş" gerçeğiyle yüzleşir. İyi niyetinin, başkalarının hayatını karartan bir mekanizmaya "yakıt" olduğunu fark etmek, vicdanı felç eden bir şoktur.
Buradaki "Sıradanlık", kötülüğün işleniş biçiminde değil, kötülüğe zemin hazırlayan güvenin sıradanlığındadır. Bizler, karmaşık komplo teorilerine inanmadık; bizler sadece "İyi insanlar iyi işler yapar" gibi basit, sıradan ve çocuksu bir denkleme inandık. Liderlerin, "hikmetinden sual olunmaz" zırhına bürünerek, tabandaki bu çocuksu güveni bir sömürü aracına dönüştürmesi, tarihin en ahlaksız "simya"sıdır. Altını (iyiliği) alıp, kurşuna (güce) çevirdiler; ama bize hep altının parıltısını gösterdiler.
Bu yüzleşme, kurbanı ağır bir "Ontolojik Güvensizliğe" sürükler. "Eğer o kadar samimi gözyaşlarının arkasında böyle bir hesap varsa, ben artık kime, neye güvenebilirim?" sorusu, insanı yalnızlaştırır. Ancak iyileşme, bu "habersizlik" halini dürüstçe analiz etmekle başlar. Evet, biz kötü değildik ama "gaflet" içindeydik. Kötülüğü bizzat yapmadık ama "Aklımızı kiraya vererek" denetim mekanizmasını yok ettik. Vitrine bakıp dükkanın tamamına kefil olduk. Depoyu merak etmedik, bodrum katına inmedik, "Bu değirmenin suyu nereden geliyor?" diye sormadık. Çünkü o suyun tadı hoşumuza gidiyordu.
Sonuç olarak; "İdealizmin Kurbanları"nın bu aşamada kendilerine söylemesi gereken hakikat şudur: "Ben zalim değildim, ben hain değildim; ben sadece fazla iyi niyetli bir kördüm." Ve tarih bize şunu öğretmiştir ki; organize kötülüklerin en çok sevdiği şey, kötü insanlar değil, sorgulamayan iyi insanlardır. Artık görevimiz, o "iyi niyet" safdilliğinden sıyrılıp, "basiretli" bir iyiliğe evrilmektir. Bir daha asla, vitrinine bakıp arkasını görmediğimiz hiçbir yapının, hiçbir liderin ve hiçbir davanın "yakıtı" olmamak... İyiliğimizi, sadece kendi ellerimizle ve kendi kontrolümüzde, doğrudan insanlara ulaştırmak. Çünkü aracıların olduğu yerde, "İdealizm" masumiyetini kaybedip, "İdeoloji"nin soğuk çarkları arasında öğütülmeye mahkumdur.
Yorumlar
Yorum Gönder