Zihnin İşgali ve Dilin Özgürleşmesi: Kavramları Geri Almak
Bir yapıdan, bir cemaatten veya katı bir ideolojik örgütten fiziksel olarak ayrılmak, işin aslında en kolay kısmıdır. Kapıyı çeker çıkarsınız, telefon numaralarını silersiniz, mekanları değiştirirsiniz. Ancak asıl büyük ve sessiz savaş, o kapı kapandıktan sonra başlar. Çünkü idealist yapılar, insanları sadece fiziksel mekanlara değil, kelimelerden örülmüş görünmez hapishanelere hapsederler. George Orwell, o meşhur 1984 romanında "Yenisöylem" (Newspeak) kavramından bahsederken tam olarak bu tehlikeye işaret ediyordu: "Kelimelerin anlamını daraltırsanız, düşünceyi de daraltırsınız." İdealizmin kurbanı olan birey, yıllarca zihnine zerk edilen bu "örgütsel dil" yüzünden, dışarı çıksa bile dünyayı hâlâ içeridekilerin kelimeleriyle algılamaya devam eder. Özgürlük, bedenin yer değiştirmesi değil, zihnin kendi ana diline kavuşmasıdır; ancak bu, sanıldığı kadar kolay bir kavuşma değildir.
İdealist yapıların en büyük başarısı, kelimeleri birer Truva Atı gibi kullanmalarıdır. Günlük hayatta hepimizin kullandığı masum, güzel ve evrensel kelimeler alınıp, içi boşaltılır ve yerine örgütün çıkarlarına hizmet eden zehirli anlamlar yüklenir. Örneğin "Fedakarlık" kelimesini ele alalım. Normal bir insan için fedakarlık; sevdiği biri veya yüce bir değer için kendi isteğiyle bir şeylerden vazgeçmektir. Ancak kapalı bir yapı içinde fedakarlık; bireyin kendi hayatını, kariyerini, ailesini ve hatta vicdanını, liderin veya yapının bekası için hiç düşünmeden ateşe atması demektir. Kelime aynıdır ama anlam, erdemden sömürüye doğru korkunç bir kayma yaşamıştır. Birey, "Ben fedakarlık yapıyorum" dediğini sanırken, aslında "Ben kendimi sömürtüyorum" demektedir; fakat elindeki sözlük değiştirildiği için bu çeviriyi yapamaz.
Wittgenstein’ın felsefe tarihine kazınan o muazzam sözü, idealist kurbanın durumunu özetleyen en net teşhistir: "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır." Eğer bir insanın elindeki kelime dağarcığı, sadece içinde bulunduğu yapının jargonundan ibaretse, o insan o yapının sınırlarının ötesini hayal bile edemez. Yapı içinde maruz kalınan haksızlıkları, zulümleri veya saçmalıkları tanımlayacak kelimeler bireyin elinden alınmıştır. Örneğin, bir yönetici size psikolojik şiddet uyguladığında, bunu "mobbing" veya "zorbalık" olarak adlandırmanız yasaklanmıştır. Bunun adı o sözlükte "Şefkat Tokadı"dır, "İmtihan"dır veya "Nefis Terbiyesi"dir. Şiddetin adı "şefkat" olduğunda, mağdurun itiraz etme hakkı da elinden alınmış olur. Çünkü kim şefkate itiraz eder ki? Dil, burada gerçeği gizleyen bir perde değil, gerçeği büken bir büyücü gibi çalışır.
Bu semantik (anlamsal) işgal, bireyin eleştirel düşünme yetisini felç eder. Aklınıza gelen en ufak bir mantıklı soru, yapının dilinde "Vesvese" olarak etiketlenir. Vesvese, şeytandan gelen boş kuruntu demektir. Dolayısıyla birey, liderin lüks yaşamını veya kararlarındaki tutarsızlığı sorgulamaya başladığı an, aslında rasyonel bir süreç işlettiğini değil, günaha girdiğini düşünür. "Sorgulama" kelimesi "Fitne", "Eleştiri" kelimesi "İhanet", "Bireysellik" kelimesi "Enaniyet" (Bencillik) olarak kodlanmıştır. Bu kelimelerle donatılmış bir zihin, kendi içinde bir polis devleti kurar. Dışarıdan bir baskıya gerek kalmadan, birey kendi düşüncelerini daha oluşma aşamasında sansürler, çünkü onları ifade edecek "meşru" kelimeleri yoktur.
Yıllar süren bu zihinsel formatlama, yapıdan ayrılan bireyde derin bir "kavramsal boşluk" ve suçluluk duygusu yaratır. Dış dünyada "özgür" bir birey olarak yaşamaya çalışırken, eski kodlar bir virüs gibi arka planda çalışmaya devam eder. Bir pazar sabahı geç kalktığında hissettiği suçluluk, sadece bir tembellik hissi değildir; o, yıllarca "hizmetten kaçış" olarak kodlanan, metafizik bir ağırlıktır. Kendisi için harcadığı para, eski sözlüğünde "israf" veya "davaya ihanet" olarak tanımlandığı için, kendine aldığı bir kahve bile boğazına dizilebilir. Bu, Pavlov’un köpeğindeki şartlanma gibidir; kelimeler birer zil sesi gibi çalar ve birey, artık o ortamda olmasa bile aynı duygusal tepkileri verir. Bu yüzden, fiziksel ayrılık yetmez; zihinsel bir "filolojik temizlik" şarttır.
Bu temizlik, Orwell’ın distopyasından çıkıp gerçekliğe dönmenin tek yoludur: Kavramları geri almak. Bu, bir tür zihinsel restorasyon projesidir. İdealizmin kurbanı, yıllarca kirletilen kelimelerini tek tek masaya yatırıp, onları yapının yüklediği anlamlardan arındırmak zorundadır. "Hizmet" kelimesini alıp, onu "bir grubun iktidarını artırmak" anlamından soyup; "insanlığa, doğaya veya bir değere karşılıksız katkı sunmak" şeklindeki evrensel anlamına kavuşturmalıdır. "İtaat" kelimesinin yerine "Sorumluluk", "Teslimiyet" kelimesinin yerine "İrade" konulmalıdır. Bu, sadece bir sözlük çalışması değil, bireyin kendi onurunu tamir etme sürecidir. Çünkü şeyleri doğru adlandıramayanlar, yanlışların kurbanı olmaya mahkumdurlar.
Kavramları geri almak, aynı zamanda geçmişle yüzleşmenin en sağlıklı yoludur. Birey, yaşadıklarına "Kutsal bir dava uğruna çekilen çile" demeyi bıraktığında iyileşmeye başlar. Bunun yerine, olan biteni gerçek adıyla çağırmalıdır: "Bu bir çile değil, bir sömürüydü. Bu bir fedakarlık değil, iyi niyetimin suiistimal edilmesiydi." Acı da olsa, gerçeğin adı konulduğunda büyü bozulur. İdealist yapıların o gizemli, ulaşılmaz ve kutsal havası, tanımların netleşmesiyle dağılır. Sisli bir havada dev gibi görünen gölgelerin, güneş açtığında (yani akıl ve doğru dil devreye girdiğinde) sadece küçük çalılar olduğunun anlaşılması gibidir bu. Dil netleşirse, geçmişin hayaletleri korkutucu gücünü kaybeder.
Bu süreçte en büyük mücadele, "Biz" ve "Onlar" ayrımını yaratan dille hesaplaşmaktır. Carl Schmitt, siyasetin özünün "dost-düşman" ayrımı olduğunu söyler. İdealist yapılar da üyelerini bir arada tutmak için dış dünyayı "Onlar", "Ötekiler", "Gafiller" veya "Karanlıkta kalanlar" olarak etiketler. Yapıdan çıkan birey, bu dili terk etmezse, insanlığın geri kalanıyla asla sağlıklı bir bağ kuramaz. Sokaktaki insanı "potansiyel kazanılacak eleman" veya "hidayete muhtaç zavallı" olarak görmeyi bıraktığı an, iyileşme başlar. İnsanları sıfatlarla değil, isimleriyle çağırmak; onları birer proje olarak değil, eşit birer özne olarak görmek, dilin özgürleşmesinin zirvesidir. Artık "Dava Arkadaşı" yoktur, "Dost" vardır; "Abi/Abla" yoktur, "İnsan" vardır.
Ayrıca, "Mücadele" ve "Zafer" kavramlarının da yeniden tanımlanması gerekir. İdealist yapılarda zafer, hep nicelikseldir; daha çok üye, daha çok bina, daha çok güç... Oysa gerçek hayatta zafer, insanın akşam yastığa başını koyduğunda vicdanının rahat olmasıdır. Mücadele, dünyayı fethetmek değil, kendi zaaflarıyla yüzleşip daha iyi bir insan olmaya çalışmaktır. Dilin bu sekülerleşmesi (dünyevileşmesi ama aynı zamanda hakikileşmesi), bireyi o büyük ve yorucu ütopyaların yükünden kurtarır. Dünyayı kurtarmak zorunda olmadığını, sadece kendi hayatını onurlu bir şekilde yaşamanın da yeterince büyük bir amaç olduğunu fark etmek, dilin sadeleşmesiyle gelen bir huzurdur.
Elbette bu dil devrimi, sancılı bir "baba katli"ni de gerektirir. Freudyen manada, o otoriter baba figürünün (Liderin) diliyle konuşmayı reddetmek, yetişkinliğe atılan ilk adımdır. Çocuklar, ebeveynlerinin kelimelerini taklit ederler; yetişkinler ise kendi cümlelerini kurarlar. İdealizmin kurbanı, artık başkasının ezberlettiği metinleri okuyan bir papağan değil, kendi hayat hikayesini kendi kelimeleriyle yazan bir yazar olmalıdır. "Büyüklerimiz böyle uygun gördü" cümlesini lügatından silip, yerine "Ben böyle düşünüyorum", "Ben bunu reddediyorum" veya "Benim tercihim bu" cümlelerini koyabilmek, devrimci bir eylemdir. Bu, iradenin dile yansımasıdır.
Bu restorasyon süreci tamamlandığında, birey sadece özgürleşmiş olmaz; aynı zamanda "inancı"nı da o yapının tekelinden kurtarmış olur. Çünkü Tanrı, Peygamber, Kutsal Kitap gibi kavramlar da o yapılar tarafından rehin alınmıştır. Yapıdan çıkan kişi, çoğu zaman bu kavramlara da küser çünkü onları yapının mülkü sanar. Oysa dil özgürleştiğinde, kişi şunu fark eder: Onların anlattığı Tanrı, sadece onların örgüt şemasına uygun bir genel müdürdü. Gerçek Yaratıcı, onların daracık tanımlarına sığmayacak kadar büyüktür. Kavramları geri almak, inancı da o kurumsal kirlilikten arındırıp, saf ve bireysel bir tecrübeye dönüştürmenin yolunu açar.
Sonuç olarak, idealizmin kurbanları için 4. aşama, bir "Tercüme" dönemidir. Yıllarca maruz kaldıkları o kapalı, imalı, üstten bakan ve manipülatif "örgütçe"den; samimi, şeffaf, eşitlikçi ve insani olan "ana dil"e dönüş. Bu, insanın fabrika ayarlarına, yani vicdanın ve aklın ortak diline dönmesidir. Kapıdan çıkıp gitmek bedeni kurtarır, ama kendi cümlelerini kurmaya başlamak ruhu kurtarır. Ve unutulmamalıdır ki; bir insan, ancak ve ancak kendi kelimeleriyle düşünebildiği, korkmadan, sansürlemeden ve ezberlemeden konuşabildiği kadar özgürdür. Kendi diline sahip çıkmak, kendi varlığına sahip çıkmaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder