Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Sezai Karakoç’un Ramazan Yazıları Üzerine Gök Sofrasında Bir Diriliş Şöleni

  Sezai Karakoç için Ramazan, alelade bir dini ritüel veya takvimsel bir durak değildir; o, İslam medeniyetinin "metafizik bir istilası"dır. Modernizmin ruhu kurutan bozkırında, insanın kendi hakikatine uyanması için gönderilmiş semavi bir davetiyedir. Karakoç’un "Samanyolu’nda Ziyafet" kitabında ete kemiğe bürünen bu düşünceler, sadece midenin açlığını değil, modern insanın anlam arayışındaki o büyük kıtlığı hedefler. Onun kaleminde oruç, bir savunma mekanizmasından ziyade bir hücumdur; nefsin kalelerine karşı ruhun başlattığı büyük bir harekâttır. Karakoç’un düşünce sisteminde oruç, insanın biyolojik varlığından sıyrılıp melekût alemine komşu olduğu en kritik eşiktir. Modern insan, eşyanın ve tüketimin esiri olarak "gövdeleşmiş" bir varlıktır. Oruç ise bu gövdeleşmeye karşı ruhun ilan ettiği bir bağımsızlıktır. Karakoç, orucu bir "fetih" olarak nitelerken, insanın önce kendi iç dünyasını fethetmesi gerektiğini vurgular. Bu fetih gerçekleşmede...

İDEALİZMİN KURBANLARI ÜZERİNE -7-Seçilmişlik İllüzyonu: Neden "Biz"?

  Bir bireyin bu tür yapılara girmesini sağlayan en büyük psikolojik çengel, ona sunulan "özel olma" vaadidir. Modern dünyanın kalabalıkları içinde kendini değersiz, sıradan veya rotasız hisseden bir genç için "Sen seçilmiş bir neslin parçasısın" cümlesi, adeta ruhsal bir kurtuluş ilanıdır. Bu söylem, bireyin içindeki aşağılık kompleksini veya anlamsızlık boşluğunu bir anda "kozmik bir değer" ile doldurur. Artık o sadece bir üniversite öğrencisi veya bir memur değildir; o, kâinatın gidişatını değiştirecek, tarihin sonunu belirleyecek "kutsal bir ordunun" neferidir. Bu illüzyon, bireyin narsisistik ihtiyaçlarını muazzam bir şekilde besler. Seçilmişlik hissi, kişiye sadece bir kimlik değil, aynı zamanda ahlaki bir üstünlük alanı da sağlar. "Dışarıdakiler" nasipsiz, kör veya dünyevi zevklerin peşinde koşan kalabalıklar olarak kodlanırken, içeridekiler "hakikatin yegâne temsilcileri" olarak yüceltilir. Bu durum, bireyin kendi yete...

DİJİTAL AGORA’DA HAKİKAT SAVAŞLARI: Türkiye’de İslam-Ateizm Karşıtlığının Sosyo-Dijital Yansımaları

  1. BÖLÜM: Minberden Klavyeye Otoritenin Kayması ve "Epistemik Kriz" Geleneksel toplumlarda dini bilgi, yüzyıllar boyunca dikey bir hiyerarşi içinde akmıştır. Cami kürsüsündeki hoca, medresedeki müderris veya tekke şeyhi, bilginin hem üreticisi hem de dağıtıcısı konumundaydı. Cemaat ise "dinleyen" ve "kabul eden" pasif bir alıcıydı. Max Weber’in "karizmatik otorite" dediği bu yapı, bilginin kaynağını sorgulanmaz bir hale getiriyordu. Ancak Web 2.0 devrimi ve sosyal medyanın yükselişiyle birlikte, bu dikey hiyerarşi yerle bir oldu ve yerini "yatay" bir bilgi ağına bıraktı. Artık dini otorite, sarık veya cübbe ile değil, retweet sayıları, beğeni oranları ve algoritma dostu içerik üretimiyle ölçülür hale geldi. Bu durum, Türkiye’de dini bilginin üretiminde ve tüketiminde geri döndürülemez bir "epistemik kriz" (bilgi krizi) yarattı. Minberden klavyeye gerçekleşen bu göç, "alim" kavramının içini boşaltırken "fenomen...