Ana içeriğe atla

İDEALİZMİN KURBANLARI ÜZERİNE -3-Kendi Köleliğimiz İçin Neden Savaşıyoruz? Spinoza, Tevhid ve Harcanan Yıllar

 

Kendi Köleliğimiz İçin Neden Savaşıyoruz? Spinoza, Tevhid ve Harcanan Yıllar

İdealizmin o büyülü, insanı ayaklarından kesen sarhoşluğu geçip de gerçekliğin soğuk ve gri sabahına uyandığımızda, geride sadece yıkılmış hayaller değil, devasa bir "neden" sorusu kalır. Yıllarını, gençliğini, maddi ve manevi tüm birikimini bir yapıya, bir lidere veya bir "kutsal dava"ya adamış olan birey, o yapının çatısı çöktüğünde enkazın altında kendi benliğini arar. İnsan nasıl olur da kendi aklını, iradesini ve bir daha asla geri gelmeyecek olan o biricik ömrünü, bir başkasının ellerine bu kadar gönüllü teslim eder? Nasıl olur da yıllarca süren bu sömürüyü bir erdem, bir fedakarlık zanneder? İşte tam bu noktada, 17. yüzyılın Amsterdam’ında, küçük bir odada mercek yontarak hayatını kazanan filozof Baruch Spinoza’nın sesi, bugünün modern "adanmış" bireyinin kalbine bir ok gibi saplanır. Spinoza, yüzyıllar öncesinden o can alıcı soruyu sorar: "İnsanlar neden kendi kölelikleri için, sanki özgürlükleriymiş gibi canla başla savaşırlar?"

Bu sorunun cevabı, insanın en temel zaaflarında, yani korku ve umut sarkacında gizlidir. İdealist yapılar, cemaatler veya katı ideolojiler, varlıklarını sürdürebilmek için müritlerini sürekli bu iki duygu arasında savurur durur. Bir yanda davanın selameti, cennet vaadi ve büyük kurtuluş gibi devasa bir umut; diğer yanda ise dışlanma, hain ilan edilme veya ebedi azap korkusu. Spinoza’ya göre bu iki duygu, aklın en büyük düşmanıdır çünkü korku ve umut içinde yaşayan bir zihin, şimdiki zamanda, yani gerçeklikte yaşayamaz. Gençliğini bir "hizmet" uğruna feda eden birey, aslında bugünü yaşamaktan ve hayatın sorumluluğunu almaktan korktuğu için, liderlerin sunduğu o görkemli gelecek hayaline sığınmıştır. Bu sığınak, dışarıdan bakıldığında güvenli bir liman gibi görünse de, içerideki insanı yavaş yavaş çürüten bir hapishanedir.

Bu hapishanenin gardiyanları ise, Spinoza’nın "peygamberane" otorite dediği, rasyonel gerçekten ziyade hayal gücüne hitap eden liderler ve liderin yakınındaki aktörlerdir. Bir filozof hakikati matematiksel bir kesinlikle ararken, kitleleri peşinden sürükleyen liderler güçlerini, takipçilerinin zihninde yarattıkları "olağanüstü" imajdan alırlar. Lider, kitlelere karmaşık ve sıkıcı doğruları anlatmaz; onlara duyularına hitap eden, egolarını okşayan canlı resimler çizer. Cemaat yapılarında liderin sorgulanamazlığı, onun gerçekten hatasız olmasından değil, takipçilerin ona yüklediği ve yansıttığı "kutsallık halesi"nden kaynaklanır. İnsanlar, kendi zayıflıklarından ve belirsizlik korkularından kaçmak için insanüstü bir kurtarıcıya ihtiyaç duyarlar ve lider, işte bu kolektif ihtiyacın ete kemiğe bürünmüş halidir.

Bir İllüzyon Uğruna Tükenen "Conatus" ve Harcanan Emekler

Bu sistemin en trajik yanı, lider ve yakınlarının kendilerini her türlü yasa ve kuraldan muaf tutarken, takipçilerine en ağır disiplinleri dayatmasıdır. Spinoza’nın merceğinden bakıldığında lider, takipçileri için bir "yasa koyucu"dur ama kendisi o yasalara tabi değildir. İdealist birey, liderini bir insan olarak değil, hakikatin yeryüzündeki temsilcisi olarak gördüğü için, onun hatalarını, zulümlerini veya lüks içindeki yaşamını birer "imtihan" veya "sır" olarak kodlar. Spinoza buna "Teolojik Önyargı" der; yani insan, anlam veremediği şeye hayranlık duyar. Liderin anlaşılmaz kararları ve tutarsızlıkları, takipçi için onun ne kadar derin ve bizden farklı olduğunun kanıtına dönüşür. Sorgulamak, sadece bir disiplin suçu değil, aynı zamanda manevi bir düşüş, bir imansızlık belirtisi sayılır ve akıl, bizzat sahibi tarafından susturulur.

Oysa Spinoza felsefesinin kalbinde "Conatus" kavramı yatar; bu, her varlığın kendi varlığını sürdürme, güçlendirme ve hayatta kalma arzusudur. İdealist yapılar ise bireye sürekli olarak fedakarlık, çile ve vazgeçiş aşılayarak, aslında ondan kendi var olma gücünü azaltmasını isterler. Bir insanın zihinsel ve bedensel enerjisi, onun potansiyelidir; ancak bu yapılar, binlerce insanın bu enerjisini toplar ve tek bir merkezin, yani liderin veya kurumun gücüne dönüştürür. Genç bir üniversite öğrencisinin zekasını bilimsel üretim yerine kapı kulluğuna harcaması, bir esnafın rızkını nereye gittiği belirsiz havuzlara dökmesi, Spinoza’ya göre "Conatus’un intiharıdır." Kişi, kendi varlığını güçlendirmek yerine, kendisini sömüren organizmayı beslemiş ve güçlendirmiştir.

Yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında hissedilen o derin boşluk ve "bozuk para gibi harcanan emekler" hissi, işte bu güç kaybının en somut delilidir. İdealizmin kurbanı olan birey, hayatını neredeyse tamamen kulaktan dolma bilgiler, önyargılar ve sloganlarla, yani Spinoza’nın "Birinci Tür Bilgi" dediği bulanık bir seviyede geçirmiştir. "Bize böyle söylendi", "Büyükler öyle uygun gördü" diyerek yaşanan bir ömür, körleşmenin kaynağıdır. Birey dünyayı olduğu gibi görmez, ona takılan ideolojik gözlüklerle görür. Ancak bir gün o gözlük kırıldığında ve liderin zaafları, para hırsı veya yalanları ortaya döküldüğünde, o devasa sevgi korkunç bir nefrete dönüşür. Çünkü sevginin nedeni olan "kutsallık" ortadan kalkmıştır.

Bu uyanış anı, sadece lideri değil, bireyin kendisini de kaybettiğini fark ettiği andır. Yıllarca "dava adamı" rolünü oynamaktan, kendi karakterini, kendi zevklerini, kendi "ben"ini unutan insan, ayna karşısında kendisine yabancılaşır. Yüzündeki maske o kadar uzun süre orada kalmıştır ki, altındaki deriyle bütünleşmiş gibidir. Spinoza’nın dediği gibi, duyguların esaretinden kurtulup aklın rehberliğine geçmek zorlu bir süreçtir. Ancak bu süreç, aynı zamanda insanın yeniden doğuşudur. Çünkü anlamak, özgürleşmektir. Birey, kendisini yöneten korku ve umut çarklarını fark ettiğinde, o duygular üzerindeki hakimiyetini geri kazanır ve kendi hikayesini yazmaya başlayabilir.

Ne Spinoza’nın Aklı Ne de İslam’ın Tevhidi: Araf’taki Kurban

Meselenin en can alıcı ve belki de en az konuşulan boyutu, bu trajedinin teolojik arka planıdır. Spinoza’nın rasyonel Tanrı anlayışı, aslında İslam’ın özündeki "Tevhid" ilkesiyle şaşırtıcı bir ittifak kurar. Spinoza için Tanrı; Doğa’dır, Evren’in sonsuz ve değişmez yasalarıdır, saf Akıl’dır. Dolayısıyla Tanrı’ya yaklaşmak, kör itaatle değil, ancak aklı kullanarak ve gerçeği olduğu gibi anlayarak mümkündür. İdealist birey ise lidere itaat ettikçe Tanrı’ya yaklaştığını sanır; oysa akıldan ve mantıktan uzaklaşan her adım, aslında Tanrı’dan, yani Hakikat’ten uzaklaşmaktır. Burada idealist kurban, İslam’ın en büyük günah saydığı "Şirk" bataklığına saplanmış olur ama bunun farkında bile değildir.

Geleneksel dinde şirk, taştan yontulmuş putlara tapmak olarak anlatılır ve modern insan "Ben puta tapmıyorum" diyerek kendini güvende hisseder. Oysa asıl ve en sinsi şirk; aklın ışığını söndürüp, aciz, ölümlü ve hata yapmaya mahkum bir insanın, yani liderin otoritesini Mutlak Hakikat’in yerine koymaktır. Bir cemaat mensubu, liderinin sözünü vahiy gibi tartışılmaz, rızasını Allah’ın rızası gibi mutlak kabul ettiğinde, bir kulun iradesini Allah’ın iradesine eş tutmuş olur. Liderin keyfi kararlarını "İlahi İrade" zannetmek, hem Spinoza’nın aklına hem de İslam’ın tevhid anlayışına yapılmış en büyük hakarettir. Putları kırmak iddiasıyla yola çıkanlar, yolun sonunda canlı putların, "insan-tanrıların" en sadık bekçileri haline gelmişlerdir.

Ancak burada entelektüel bir dürüstlükle şunu da teslim etmek gerekir: İdealizmin kurbanı, teolojik olarak tam bir "Araf"tadır. Spinoza’nın Tanrısı, evrene içkin ve zorunlu yasalardan ibarettir; İslam’ın Tanrısı ise irade sahibi, seçen ve yaratan aşkın bir Rab’dir. İmam Gazali gibi İslam alimleri, Spinoza benzeri "zorunlu Tanrı" anlayışını, Tanrı’nın iradesini ve özgürlüğünü kısıtladığı için reddederler. İdealist kurban ise ne Spinoza’nın rasyonel tutarlılığına sahiptir ne de İslam’ın saf Tevhid inancına. O, bu iki dünyanın en kötü kombinasyonunu yaşar: Spinoza’nın reddettiği korku ve umut sarkacına hapsolmuştur ama farkında olmadan  Spinoza’nın asla kabul etmeyeceği bir "İnsan-Tanrı" figürüne tapınmaktadır. Aynı zamanda İslam’ın reddettiği "aracıları" kutsallaştırmış, Allah’a ait olan mutlak itaat hakkını bir kula vermiştir.

Bu durum, kurbanın yaşadığı boşluğu daha da derinleştirir. Lider, cemaat üyeleri için Spinoza’nın Tanrısı gibi hayatın her alanını kuşatan bir sistem, ama aynı zamanda mitolojik bir tanrı gibi kaprisli ve öngörülemez bir figürdür. Birey, liderin iki dudağı arasından çıkan sözü fizik kanunu gibi algılar. Bu teolojik ucube, bireyin hem dünyasını (aklını) hem de ahiretini (inancını) elinden alır. Kurban, bu sahte tanrının sunağında her şeyini feda etmiştir. Liderler yetkileri bakımından sınırsız sorumlulukları bakımından muaf bir konumda saltanat sürerken, tabandaki samimi insanlar bu çelişkinin bedelini hayatlarıyla öderler.

Sonuç olarak, yıkılan tapınağın ardından yas tutmak yersizdir; çünkü o tapınak zaten korkulardan ve hayallerden inşa edilmişti. Harcanan emekler, heba edilen yıllar geri gelmeyecek; bu, Spinoza’nın determinizmi içinde acı ama zorunlu bir gerçektir. Ancak şimdi, elde kalan o "bakiye" ömürle ne yapılacağı, bireyin kendi özgürlüğüdür. İdealizmin körleştirici sisinden çıkıp aklın berrak ışığına yürümek, eski dostların ve o sıcak cemaat ortamının sahte güvenliğini terk etmek zor olabilir. Fakat Spinoza’nın dediği gibi, "Her yüce şey, nadir olduğu kadar güçtür de." Artık kurban değil, kendi hikayesinin yazarı olma vaktidir. İdealizmin kurbanı, ancak o illüzyonu aklıyla parçaladığında gerçek manada inançlı ve özgür bir insan olabilir.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...