Ana içeriğe atla

Bilginin Yükü ve Bilgeliğin Hafifliği -14-

 Ailede Bilginin Sınavı: En Yakınına Geçmeyen Hikmet


Bir insan düşünelim. Dışarıda herkes onu saygıyla karşılıyor. Güzel konuşuyor, kitap okuyor, insanlara nasihat ediyor, sosyal meselelerde duyarlı görünüyor, dinî ve ahlaki konularda ölçülü cümleler kuruyor. Bir toplantıda söz aldığında insanlar dikkatle dinliyor. Sosyal medyada yazdıkları beğeniliyor. Dost meclislerinde “derin adam” diye anılıyor. Fakat evinin kapısından içeri girdiğinde başka biri ortaya çıkıyor. Sesi sertleşiyor, yüzü asılıyor, çocuklarının sözünü kesiyor, eşinin yorgunluğunu görmüyor, yaşlı annesinin tekrar eden cümlelerine tahammül edemiyor. Dışarıda hikmetli, evde yaralayıcı; dışarıda sabırlı, evde aceleci; dışarıda nazik, evde kaba. İşte insanın bilgisiyle ahlakı arasındaki en çıplak sınavlardan biri burada başlıyor.


Aile, insanın en yakın aynasıdır. Dışarıdaki insanlar çoğu zaman bizim seçilmiş taraflarımızı görür. Hazırlandığımız, kontrol ettiğimiz, dikkat ettiğimiz, kendimizi sunduğumuz hâllerimize şahit olurlar. Fakat aile, insanın hazırlıksız hâlini görür. Yorgunluğunu, dağınıklığını, öfkesini, sabırsızlığını, bencilliğini, kırılganlığını, tahammülsüzlüğünü, küçük hesaplarını, suskun küskünlüklerini, içinden taşan sertliği en çok ev halkı bilir. Bu yüzden insanın gerçek ahlakı, yalnızca kalabalıklar içinde değil, evin içinde anlaşılır. Çünkü ev, insanın maskesini en hızlı düşüren yerdir. Orada unvanlar, etkileyici cümleler, güzel paylaşımlar, kitaplıklar ve dışarıdaki saygınlık bir yere kadar işe yarar. Sonunda geriye insanın gerçek hâli kalır.


Bilginin en zor sınavı, en yakınlarımızla ilişkimizde verilir. Çünkü uzaktaki insana nazik olmak çoğu zaman daha kolaydır. Misafire tebessüm ederiz, yabancıya kibar davranırız, iş arkadaşımıza ölçülü konuşuruz, sosyal medyada tanımadığımız birinin acısına duyarlı cümleler kurarız. Fakat aynı nezaketi evde sürdürmek daha zordur. Çünkü aile, süreklilik ister. Her gün aynı insanların yorgunluğuna, ihtiyaçlarına, beklentilerine, tekrarlarına, zaaflarına ve kırgınlıklarına temas etmek gerekir. Uzak insana gösterilen merhamet anlık olabilir; yakın insana gösterilen merhamet ise karakter ister. İşte bilgelik de burada belli olur: İnsan, aynı evi paylaştığı kişilere karşı ne kadar dikkatli kalabiliyor?


Bir baba düşünelim. Çocuğuna ahlak, çalışkanlık, dürüstlük, sorumluluk anlatıyor. Fakat çocuk konuşurken telefonundan başını kaldırmıyor. Çocuğun sorularını geçiştiriyor. Onun korkularını küçümsüyor. “Bunda korkacak ne var?”, “Sen de çok abartıyorsun”, “Ben senin yaşındayken…” diye başlayan cümlelerle çocuğun iç dünyasını kapatıyor. Sonra da çocuğunun kendisine açılmamasından yakınıyor. Burada bilgi vardır; ama dikkat yoktur. Nasihat vardır; ama dinleme yoktur. Ahlak cümleleri vardır; ama çocuğun kalbine inen bir merhamet dili yoktur. Oysa çocuk, anne-babasının en çok sözlerinden değil, ses tonundan, bakışından ve kendisini dinleyip dinlemediğinden öğrenir.


Bir anne düşünelim. Çocuğunun iyi bir insan olmasını istiyor. Ona dua etmeyi, saygılı olmayı, büyükleri incitmemeyi, yalan söylememeyi öğütlüyor. Fakat evde sürekli kaygılı, yorgun, kırgın ve aceleci bir dille konuşuyor. Çocuğun hatasına hemen öfkeyle karşılık veriyor. Küçük bir dağınıklığı büyük bir kişilik kusuru gibi görüyor. Çocuğun yavaşlığını tembellik, unutkanlığını saygısızlık, suskunluğunu nankörlük sanabiliyor. Burada da mesele annenin kötü niyetli olması değildir. Çoğu zaman anneler büyük bir yükün altında ezilir. Fakat yine de şu hakikat değişmez: Bilgi, en çok yorgunluk anında sınanır. Sabır, dinlenmişken değil, tükenmişken belli olur. Merhamet, çocuğun sevimli olduğu anda değil, zorladığı anda anlaşılır.


Eşler arasındaki ilişki de bilginin en ağır imtihan alanlarından biridir. Bir insan dışarıda nezaket üzerine konuşabilir; ama eşine emir cümleleriyle hitap ediyorsa, burada bilgi eve geçmemiştir. Bir insan adalet üzerine yazabilir; ama ev içi emeği görmezden geliyorsa, burada adalet aile sofrasına oturmamıştır. Bir insan merhametten söz edebilir; ama eşinin suskunluğunun ardındaki yorgunluğu fark etmiyorsa, burada merhamet yalnızca kelimede kalmıştır. Evlilik, insanın teorik ahlakını gündelik ayrıntılara indiren bir okuldur. Bulaşıkta, sofrada, hastalıkta, ekonomik sıkıntıda, çocukların sorumluluğunda, yorgun akşamlarda, kırgın sabahlarda, konuşulmayan cümlelerde insanın gerçek ahlakı ortaya çıkar.


Ev içi hayatın en zor tarafı, iyiliğin çoğu zaman görünmez oluşudur. Dışarıda yapılan bir konuşma alkışlanır; evde gösterilen sabır çoğu zaman fark edilmez. Sosyal medyada yazılan bir yazı beğeni alır; evde yumuşatılan bir cümleyi kimse görmez. Bir toplantıda kurulan güzel cümleler takdir edilir; ama gece hasta bir çocuğun başında beklerken gösterilen sabrı yalnızca Allah bilir. Bu yüzden ailede ahlak, gösterişe en kapalı alanlardan biridir. Belki de bu yüzden en sahici alandır. Çünkü insan orada çoğu zaman alkış için değil, gerçekten iyi olmak için iyi olmak zorundadır. Ailedeki iyilik, gösterilmeyen iyiliktir; bu yüzden insanın içini en doğru ele veren iyilik de odur.


Yaşlı anne-baba ile ilişki, bilginin başka bir sınavıdır. İnsan yaşlılığın zorluğunu teorik olarak bilir. “Anne-babaya hürmet” der, “yaşlılara saygı” der, “öf bile dememek gerekir” der. Fakat yaşlı bir annenin aynı hikâyeyi beşinci kez anlatmasına sabır göstermek, yavaş yürüyen bir babanın temposuna uyum sağlamak, işitme güçlüğü çeken bir büyüğe aynı cümleyi tekrar etmek, hastalıkla değişen ruh hâllerini göğüslemek kolay değildir. İşte bilgi burada ölçülür. Yaşlılık hakkında bildiklerimiz, yaşlı bir insanın yanında ne kadar nazik kalabildiğimizle sınanır. Hürmet, yalnızca bayram ziyaretinde el öpmek değil, yaşlılığın ağırlaşan yüküne karşı ses tonunu koruyabilmektir.


Ailede bilginin sınavı çoğu zaman çok küçük anlarda ortaya çıkar. Kapıyı sert kapatmakta, sofrada yüz asmakta, bir soruya “sonra” deyip hiç dönmemekte, çocuğun sevincini önemsizleştirmekte, eşin emeğine teşekkür etmemekte, yaşlı birinin yavaşlığını yüzüne vurmaktaki incelik eksikliğinde görünür. Büyük ahlak cümleleri çoğu zaman küçük davranışlarda kaybedilir. İnsan dışarıda adalet, merhamet, tevazu, sabır ve sevgi üzerine konuşurken; evde bir bardak suyu kimin getireceği, sofrayı kimin toplayacağı, kimin daha çok yorulduğu, kimin sözü kesildiği, kimin emeğinin fark edilmediği gibi gündelik meselelerde gerçek yüzünü gösterir.


Bu yüzden ev, insanın en ciddi ahlak laboratuvarıdır. Orada sabır deneyleri yapılır, merhamet ölçülür, adalet tartılır, tevazu sınanır, sevgi tekrarla imtihan edilir. Her gün aynı insanlarla yaşamak, insanın içindeki gizli bencilliği açığa çıkarır. Çünkü aile hayatı, sürekli “ben” demeye izin vermez. Başkasının uykusu, yorgunluğu, hastalığı, beklentisi, kırgınlığı, sevinci, ihtiyacı ve sessizliği bizim hayatımıza karışır. İnsan ya bu karışmadan rahatsız olup sertleşir ya da bu karışmanın içinde olgunlaşmayı öğrenir. Bilgelik, ailede çoğu zaman kendi merkezinden biraz çekilmeyi öğrenmektir.


Bazen en çok sevdiklerimizi en kolay incitiriz. Çünkü onların bizi bırakmayacağını düşünürüz. Yabancıya söylemeyeceğimiz sözü evdekine söyleriz. Misafire göstermediğimiz öfkeyi çocuğumuza gösteririz. İş arkadaşımıza kurmayacağımız sert cümleyi eşimize kurarız. Komşuya göstereceğimiz sabrı annemizden esirgeriz. Bu, sevginin yokluğundan değil, çoğu zaman yakınlığı yanlış anlamaktan kaynaklanır. Yakınlık, ölçüsüzlük hakkı vermez. Sevgi, kabalığı meşrulaştırmaz. Aile olmak, birbirini sürekli incitip sonra “nasıl olsa ailemiz” diyerek geçiştirmek değildir. Tam tersine, en yakın olanın hakkı daha büyüktür. Çünkü kalbimizde en fazla yer açtığımız insanları incittiğimizde, yara da daha derin olur.


Ailede bilgi çoğu zaman dil üzerinden sınanır. İnsan aynı hakikati iki farklı ses tonuyla söyleyebilir. Biri onarır, diğeri yaralar. “Bunu böyle yapmasan daha iyi olur” demekle “Sen zaten hiçbir şeyi doğru yapamazsın” demek arasında yalnızca kelime farkı yoktur; ahlak farkı vardır. “Yoruldun mu?” demekle “Ne var bunda yorulacak?” demek arasında merhamet farkı vardır. “Seni anlıyorum” demekle “Abartıyorsun” demek arasında kalp farkı vardır. Evde kullanılan dil, evin havasını belirler. Bazı evlerde eşyalar güzeldir ama kelimeler yaralayıcıdır. Bazı evlerde imkânlar sınırlıdır ama ses tonu şefkatlidir. Ailede huzur çoğu zaman kelimelerin ahlakıyla kurulur.


Çocuklar özellikle bu dili derinden kaydeder. Bir çocuk anne-babasının kitaplığını unutabilir, okuduğu yazarları bilmeyebilir, sosyal medyada ne paylaştığını görmeyebilir; ama kendisi hata yaptığında nasıl karşılandığını unutmaz. Korktuğunda küçümsenip küçümsenmediğini, ağladığında susturulup susturulmadığını, konuştuğunda dinlenip dinlenmediğini, başarılarında gerçekten sevinilip sevinilmediğini, başarısızlığında yanında durulup durulmadığını hatırlar. Bu yüzden ailede bilgi, çocuğun hafızasına çoğu zaman kavram olarak değil, duygu olarak geçer. “Babam dindardı” veya “annem kitap okurdu” cümlesinden önce, “yanında güvende hissederdim” ya da “hep gerilirdim” duygusu kalır.


Ev içi ahlakta özür dilemek çok merkezi bir yere sahiptir. Fakat ne yazık ki birçok yetişkin, çocuklarından veya eşinden özür dilemeyi zayıflık sanır. Oysa özür, bilginin tevazuya dönüşmüş hâlidir. İnsan hata yaptığını kabul ettiğinde küçülmez; aksine evin içindeki adalet duygusunu büyütür. Bir baba çocuğuna “Az önce sana sert konuştum, özür dilerim” dediğinde, ona yalnızca nezaket göstermiş olmaz; aynı zamanda ahlak dersi verir. Bir eş diğerine “Yorgunluğunu fark etmedim, hakkını helal et” dediğinde, aile içinde görünmeyen bir yarayı onarır. Özür dilemeyen bilgi, çoğu zaman kibirli bilgidir. Özür dileyebilen bilgi ise hikmete yaklaşmıştır.


Ailede bilginin bir başka sınavı da dinlemektir. İnsan evde çoğu zaman cevap vermek için dinler, anlamak için değil. Çocuk bir şey anlatırken hemen öğüt veririz. Eşimiz bir sıkıntısını söylerken hemen çözüm üretiriz. Annemiz bir hatıra anlatırken “Bunu daha önce anlattın” diyerek sözünü keseriz. Oysa bazı insanlar çözümden önce duyulmak ister. Bazı cümleler cevap beklemez; yalnızca bir kalbe değmek ister. Ailede hikmet, bazen doğru nasihati bulmak değil, nasihati erteleyip gerçekten dinleyebilmektir. Çünkü dinlenmeyen insan, zamanla konuşmayı bırakır. Evde konuşmalar azalınca, aynı çatı altında yaşayan insanlar birbirine uzaklaşır.


Bilginin eve geçmediği durumlarda aile fertleri çoğu zaman iki farklı insanla yaşadıklarını hissederler. Dışarıdaki insan saygın, içerideki insan serttir. Dışarıdaki insan güler yüzlü, içerideki insan asıktır. Dışarıdaki insan sabırlı, içerideki insan tahammülsüzdür. Bu ikilik zamanla güveni zedeler. Çünkü ev halkı şunu düşünür: “Demek ki güzel davranmayı biliyor, ama bize göstermiyor.” Bu düşünce çok yaralayıcıdır. Çünkü insan en çok sevdiği kişilerden esirgenen iyiliğe kırılır. Dışarıya dağıtılan nezaketin evden sakınılması, aile fertlerinde değersizlik duygusu oluşturabilir. Bu yüzden evdekilere iyi davranmak, sıradan bir nezaket değil, derin bir adalet meselesidir.


Burada şu hakikati de unutmamak gerekir: Aile hayatı kolay değildir. Herkes kendi yüküyle eve gelir. Geçim sıkıntısı, iş yorgunluğu, sağlık problemleri, çocukların sorumluluğu, yaşlı bakımı, geçmiş kırgınlıklar, bastırılmış öfkeler, ekonomik baskılar, toplumsal beklentiler ve kişisel hayal kırıklıkları evin içine taşınır. Bu yüzden kimse kusursuz değildir. Ailede herkes zaman zaman kırar, kırılır, yorulur, susar, yanlış anlar, yanlış anlatır. Mesele kusursuz olmak değil, kendini düzeltmeye açık olmaktır. Bilgelik, hiç hata yapmamak değil; hata yaptığında bunu fark edip onarmaya çalışmaktır. Ev, yalnızca huzurun değil, tövbenin ve tamirin de yeridir.


Dinî bilgi açısından bakıldığında aile, kul hakkının en yakın halkasıdır. İnsan bazen uzak insanların hakkından korkar ama evdekilerin hakkını hafife alır. Oysa eşin hakkı vardır, çocuğun hakkı vardır, anne-babanın hakkı vardır, kardeşin hakkı vardır. Bir çocuğun küçümsenmemeye hakkı vardır. Bir eşin emeğinin görülmesine hakkı vardır. Yaşlı bir annenin sabırla dinlenmeye hakkı vardır. Bir babanın yalnızca para getiren biri olarak değil, duygu sahibi bir insan olarak görülmeye hakkı vardır. Aile fertlerinin birbirinden sadece maddi değil, duygusal ve ahlaki hakları da vardır. Bu haklar ihmal edildiğinde, evin içinde görünmeyen kul hakları birikir.


Bilginin ailede hâle dönüşmesi için büyük devrimlere gerek yoktur. Bazen küçük değişiklikler büyük kapılar açar. Eve girerken yüzü biraz yumuşatmak. Çocuk konuşurken telefonu bırakmak. Eşin emeğine teşekkür etmek. Yaşlı birinin tekrar eden cümlesini sabırla dinlemek. Öfkeliyken hemen cevap vermemek. Kırıcı bir cümleden sonra gururu yutup özür dilemek. Sofrada herkesin gününü sormak. Evdeki görünmeyen emeği fark etmek. Birinin suskunluğunu dikkate almak. Bunlar küçük gibi görünür; fakat aile ahlakı çoğu zaman bu küçük davranışlarla inşa edilir. Büyük teoriler, küçük nezaketlere inmedikçe evin havasını değiştirmez.


Ailede hikmetin en güzel tarafı, bulaşıcı olmasıdır. Bir kişi dilini yumuşattığında evin havası değişmeye başlar. Bir kişi özür dileyebildiğinde diğerleri de savunmasını azaltabilir. Bir kişi gerçekten dinlediğinde konuşma kanalları açılır. Bir kişi adil davrandığında güven artar. Bir kişi öfkesini dizginlediğinde korku azalır. Elbette her şey hemen düzelmez. Yılların alışkanlıkları kolay değişmez. Fakat ailede iyilik de kötülük gibi yayılır. Sertlik sertliği, merhamet merhameti çağırır. Bu yüzden insanın evde gösterdiği küçük bir ahlaki dikkat, zamanla görünenden daha büyük bir dönüşüm başlatabilir.


Serimizin ana meselesi burada belki de en keskin hâliyle karşımıza çıkar: Bilgi en yakınına geçmiyorsa, nereye geçiyor? Bir insanın okudukları, dinledikleri, öğrendikleri, inandıkları, savundukları kendi evine uğramıyorsa, o bilgi dışarıda dolaşan bir misafir olarak kalmıştır. Kitaplıkta durur, konuşmalarda görünür, yazılarda parlar, paylaşımlarda beğeni alır; ama evin sofrasına, çocukların kalbine, eşin yorgunluğuna, yaşlı annenin sesine, kardeşin kırgınlığına, babanın suskunluğuna inmez. Böyle bir bilgi eksiktir. Çünkü hikmetin ilk adreslerinden biri evdir. Evden kaçan hikmet, dünyayı kurtaracak kadar güçlü değildir.


Belki de kendimize şu soruları sormalıyız: Ev halkım benim bilgimden ne görüyor? Okuduğum kitaplar evde ses tonumu değiştirdi mi? Dinlediğim sohbetler beni daha merhametli yaptı mı? Savunduğum ahlak, aile içinde davranışa dönüştü mü? Çocuğum benim yanımda rahatça hata yapabiliyor mu? Eşim benimle konuşurken anlaşılacağını hissediyor mu? Annem veya babam yanımda yük gibi mi hissediyor, emanet gibi mi? Evde en çok hangi cümlem yaralıyor? En çok kime karşı sabırsızım? En çok kimin hakkını ihmal ediyorum? Bu sorular insanı rahatsız edebilir; ama ailede bilginin hikmete dönüşmesi çoğu zaman bu rahatsızlıkla başlar.


Sonunda aile bize şunu öğretir: Bilgelik, büyük kalabalıklarda güzel konuşmak değil, en yakınına güzel davranabilmektir. Bilgi, sahnede parlamak değil, evin içinde incelmektir. Ahlak, başkalarına nasihat etmek değil, aynı sofraya oturduğun insanların kalbini gözetmektir. Merhamet, uzak acılara üzülmek kadar, yan odadaki yorgunluğu fark etmektir. Adalet, toplum üzerine büyük cümleler kurmak kadar, ev içindeki emeği ve hakkı görmektir. Tevazu, kitaplarda güzel bir kavram olmak kadar, hata yaptığında “özür dilerim” diyebilmektir. Sabır, vaazlarda anlatılan bir erdem olmak kadar, aynı soruyu defalarca soran yaşlı birine yüzünü ekşitmeden cevap verebilmektir.


Ailede bilginin sınavı zordur; çünkü orada kaçacak yer azdır. İnsan kendisiyle, huylarıyla, geçmişten getirdiği yaralarla, sevgiyi gösterme biçimiyle, öfkesinin kökleriyle, bencilliğiyle ve kırılganlığıyla yüzleşir. Fakat bu zorluk aynı zamanda büyük bir imkândır. Çünkü insan en çok yakın ilişkiler içinde olgunlaşır. Sabır orada öğrenilir, merhamet orada derinleşir, özür orada anlam kazanır, tevazu orada ete kemiğe bürünür. Bilgi, ailede hâle dönüşürse artık yalnızca zihinde değildir; hayatın en sıcak ve en gerçek yerine inmiştir. Ve belki de insanın bilgeliği, onu dinleyen kalabalıkların alkışından önce, aynı evde yaşayanların içinden gelen şu sessiz şahitlikle anlaşılır: “Onun yanında incinmiyoruz; onun yanında biraz daha insan olduğumuzu hissediyoruz.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...