Kitaplık ve Karakter: Rafların Söylediği, Hayatın Susturduğu
Bir eve girdiğinizi düşünün. Daha kapıdan içeri adımınızı atar atmaz sizi büyük bir kitaplık karşılıyor. Duvar boyunca yükselen raflarda romanlar, felsefe kitapları, dinî eserler, sosyoloji metinleri, tarih ciltleri, şiir kitapları, ansiklopediler, eski baskılar, yeni çıkan kitaplar, altı çizilmiş sayfalar, aralara sıkıştırılmış not kâğıtları duruyor. Kitaplığın önünde insan ister istemez biraz yavaşlıyor. Çünkü kitaplık, bir evin yalnızca eşyası değildir; aynı zamanda ev sahibinin dünyaya nasıl bakmak istediğine dair sessiz bir beyandır. “Bu evde okuma var” der. “Bu evde düşünce var” der. “Bu evde kelimeler, fikirler, hafıza ve anlam arayışı var” der. Fakat biraz sonra evin içine, konuşmaların tonuna, sofranın havasına, aile fertlerinin yüzüne ve ev sahibinin davranışlarına bakınca başka bir soru doğar: Acaba bu kitaplık yalnızca duvarda mı duruyor, yoksa insanın karakterine de geçmiş mi?
Kitaplık, insan hakkında çok şey söyler; ama her şeyi söylemez. Raflarda duran kitaplar, bir insanın neye ilgi duyduğunu, hangi dünyalara kapı araladığını, hangi isimlerle temas ettiğini, hangi konulara yakınlık hissettiğini gösterebilir. Fakat o kitapların insanı ne kadar değiştirdiğini göstermez. Bir insanın kütüphanesinde merhamet üzerine kitaplar bulunabilir; ama o insan merhametsiz olabilir. Adalet üzerine eserler okuyabilir; ama gündelik hayatında haksız davranabilir. Tevazu üzerine klasik metinleri sever; ama eleştirildiğinde kırıcılaşabilir. Aşk şiirleriyle dolu rafları olabilir; ama sevdiği insana sevgisini göstermekten aciz kalabilir. Yani kitaplık insanın niyetini gösterebilir; fakat karakterini garanti etmez.
Bu yüzden kitaplık ile karakter arasındaki mesafe, çağımızın en önemli ahlaki meselelerinden biridir. Çünkü modern insan artık yalnızca okumakla değil, okuyor görünmekle de ilgileniyor. Kitaplık bir kültür göstergesi, bir estetik unsur, bir sosyal seviye işareti, hatta bazen bir kişilik vitrini hâline gelebiliyor. Arka planda kitaplık olan fotoğraflar, çalışma masaları, kahve fincanları, okuma köşeleri, özenle dizilmiş ciltler, insanın kendisini nasıl göstermek istediğini anlatıyor. Bunların hepsi kötü değildir. Güzel bir kitaplık gerçekten insanın içini açabilir. Fakat sorun, kitaplığın karakterin yerine geçmeye başlamasıdır. İnsan, raflarında duran kitapların kendisini olduğundan daha derin, daha zarif, daha düşünceli, daha bilge gösterdiğini fark ettiğinde, kitaplık sessizce bir vitrine dönüşebilir.
Oysa kitaplığın asıl görevi insanı göstermek değil, insanı değiştirmektir. Kitap, dekor değildir; davettir. Raf, yalnızca kitapların dizildiği yer değil, insanın kendi iç yolculuğuna açtığı kapıdır. Bir kitap eve girdiğinde aslında küçük bir sorumluluk da eve girmiş olur. Çünkü her kitap, okurundan bir karşılık bekler. Bir roman, insanın başkasının acısını duyabilmesini ister. Bir felsefe kitabı, onun kendi kabullerini sorgulamasını ister. Bir dinî eser, insanın ahlakını inceltmesini ister. Bir tarih kitabı, faniliği ve ibreti görmesini ister. Bir şiir kitabı, kalbinin biraz daha duyarlı hâle gelmesini ister. Kitap, okura yalnızca bilgi vermez; ondan bir dönüşüm talep eder. Fakat bu talep karşılıksız kalırsa, kitaplık büyür, insan yerinde sayar.
Bir evde kitapların çok olması güzeldir. Çocukların kitaplarla büyümesi, misafirlerin kitaplara bakması, insanın raflar arasında gezinirken başka dünyalara dokunması kıymetlidir. Kitaplık, evin havasına sessiz bir derinlik katar. Fakat kitaplık, evdeki kelimelerin ahlakıyla desteklenmiyorsa, orada tuhaf bir çelişki doğar. Raflarda incelik durur, evin içinde kabalık dolaşır. Raflarda merhamet durur, sofrada kırıcı cümleler konuşulur. Raflarda sevgi şiirleri durur, odalarda suskun kırgınlıklar birikir. Raflarda adalet kitapları durur, ev içi emek görülmez. İşte o zaman kitaplık konuşur, hayat onu yalanlar.
Bir insanın kitaplığıyla karakteri arasındaki ilişkiyi anlamak için onun kaç kitabı olduğuna değil, kitaplarının hayatında neyi değiştirdiğine bakmak gerekir. O insan daha iyi dinliyor mu? Daha az hüküm veriyor mu? Daha sabırlı konuşuyor mu? Daha merhametli davranıyor mu? Başkasının emeğini daha çok görüyor mu? Eleştirildiğinde hemen öfkelenmek yerine durup düşünebiliyor mu? Gücü yettiği hâlde incitmemeyi seçiyor mu? Haksız çıktığında özür dileyebiliyor mu? Kitapların gerçek etkisi bu soruların cevabında gizlidir. Çünkü okumak, insanın yalnızca zihinsel sermayesini değil, ahlaki reflekslerini de değiştirmelidir.
Kitaplık bazen insanın içindeki eksikliği de örtebilir. İnsan kitaplara sığınabilir. Hayatındaki dağınıklıkla yüzleşmemek için yeni kitaplar alabilir. Bir karar vermemek için okumaya devam edebilir. Bir ilişkiyi onarmamak için felsefeye gömülebilir. Bir özür dilememek için ahlak kitapları karıştırabilir. Kendi öfkesini terbiye etmemek için psikoloji metinleri okuyabilir. Yani kitap bazen yüzleşmenin aracı değil, yüzleşmeden kaçmanın zarif yolu hâline gelebilir. İnsan okudukça derinleştiğini sanır; fakat aslında kendi hayatının en acil çağrısından uzaklaşır. Bu durumda kitaplık, hakikate açılan pencere değil, insanın kendini sakladığı duvar olur.
Bazı kitaplıklar insanı gerçekten büyütür. Çünkü o raflardaki kitaplar yalnızca okunmamış nesneler değildir; insanın hayatına karışmış metinlerdir. Bir kitabın yanındaki küçük not, bir dönemin acısını taşır. Altı çizilmiş bir satır, bir insanın kırıldığı bir zamanda tutunduğu cümledir. Eski bir roman, gençliğin yalnız gecelerinden kalmıştır. Bir tefsir kitabı, zor bir sorunun peşinde geçirilen ayların tanığıdır. Bir şiir kitabı, bir kaybın ardından kalbe sürülmüş merhemdir. Böyle kitaplıklar vitrin değildir; hayatın sessiz arşividir. O raflarda yalnızca kitaplar değil, insanın geçirdiği dönüşümler de durur.
Fakat bazı kitaplıklar da vardır ki, daha çok sahip olma arzusunu gösterir. Kitaplar alınmış, dizilmiş, belki hiç açılmamıştır. Kapaklar parlak, raf düzeni kusursuz, görüntü etkileyicidir. Fakat kitapların sayfalarında parmak izi yoktur, kenarlarında not yoktur, satırlarında insanın iç dünyasına ait bir iz yoktur. Elbette her kitabın hemen okunması gerekmez; kitaplık biraz da geleceğe açılmış bir niyettir. Fakat niyet sürekli ertelenirse, kitaplık bir okuma alanı olmaktan çıkar, biriktirme alanına dönüşür. İnsan kitap sahibi olur; ama kitapların öğrencisi olmaz. O zaman raflar dolar, fakat ruh aç kalır.
Kitaplık ile karakter arasındaki fark, en çok kriz anlarında belli olur. Bir insanın raflarında sabır üzerine onlarca kitap olabilir; ama hastane koridorunda sabırsızlıkla herkesi kırıyorsa, o kitaplar henüz içeriye girmemiştir. Ölüm üzerine felsefi ve dinî metinler okuyabilir; ama cenaze evinde acı çeken birine incelikle yaklaşamıyorsa, ölüm bilgisi hâl olmamıştır. Aile ahlakı üzerine kitaplar okuyabilir; ama evde en yakınlarını görmezden geliyorsa, o bilgi sofraya oturmamıştır. Tevazu üzerine ciltler devirmiş olabilir; ama küçük bir eleştiride yüzü değişiyorsa, tevazu sayfada kalmıştır. Kitapların gerçek değeri, hayatın fırtınasında insanı nasıl tuttuğunda anlaşılır.
Bir kitaplığın en güzel tarafı, insanı kendisinden büyük bir dünyaya bağlamasıdır. Çünkü kitaplık, insanın kendi dar hayatının dışına çıkma imkânıdır. İnsan bir romanla başka bir ruhun içine girer, bir tarih kitabıyla geçmiş medeniyetlerin akıbetini görür, bir felsefe metniyle kendi kesinliklerini sorgular, bir şiirle dilin inceliğini hisseder, bir dinî eserle Allah karşısındaki aczini hatırlar. Kitaplık, insanı kendi benliğinin hapishanesinden çıkarabilir. Fakat bu ancak insan kitaplara gerçekten teslim olursa mümkündür. Kitapların önünde yalnızca sahip gibi değil, talebe gibi durmak gerekir. Çünkü kitaplık, sahibine değil, öğrencisine bereket verir.
Kitap sahibi olmak ile kitap talebesi olmak arasında büyük fark vardır. Kitap sahibi, kitabı kendi mülkü gibi görür. Onu satın alır, dizer, gösterir, gerektiğinde adını anar. Kitap talebesi ise kitabın önünde biraz mahcup durur. “Bu kitap benden ne istiyor?” diye sorar. “Bu cümle hangi huyumu yaralıyor?” diye düşünür. “Bu fikir hayatımda neyi değiştirmeli?” diye kendi içine döner. Kitap sahibi kitaplarıyla övünebilir; kitap talebesi kitapların kendisini terbiye etmesine izin verir. Kitap sahibi raflarını büyütür; kitap talebesi içini genişletir.
Bazen bir evin kitaplığı çok büyük değildir; ama o evde kitapların ruhu vardır. Raflarda az kitap vardır, fakat konuşmalarda incelik, sofrada paylaşma, çocuklarla ilişkide dikkat, misafire davranışta zarafet, yaşlıya karşı sabır, yoksula karşı merhamet görülür. Böyle bir evde kitaplar belki azdır; ama okunanlar hayata geçmiştir. Buna karşılık duvar boyu kitaplığı olan bazı evlerde gerginlik, kibir, soğukluk ve duyarsızlık dolaşabilir. Bu durum bize şunu hatırlatır: Kitapların sayısı değil, insanın hâli belirleyicidir. Az kitapla derinleşmek mümkündür; çok kitapla yüzeyde kalmak da.
Elbette burada kitaplığı küçümsemek gibi bir niyet yoktur. Kitaplık insan hayatının en güzel imkânlarından biridir. Bir evde kitap olması, çocukların kitapla tanışması, insanın raflara bakıp okuma arzusu duyması büyük nimettir. Kitaplık, insanı cep telefonunun hızlı akışından, gündelik hayatın gürültüsünden, yüzeysel konuşmaların darlığından uzaklaştırabilir. Fakat kitaplığın güzelliği, onun insanı gerçekten okumaya çağırmasındadır. Kitaplık yalnızca bakılan bir şey hâline gelirse, güzelliğinin bir kısmını kaybeder. Kitaplık, insanı oturmaya, sayfa açmaya, susmaya, düşünmeye, not almaya, yüzleşmeye çağırmalıdır.
Kitaplık, çocuklar için de güçlü bir mesajdır. Bir çocuk evde kitap gördüğünde, dünyanın yalnızca ekrandan, alışverişten, gündelik telaştan ve tüketimden ibaret olmadığını hisseder. Fakat çocuk, kitaplığın yanındaki davranışlara da bakar. Anne-baba kitap okuyor ama birbirini dinlemiyorsa, çocuk kitapla hayat arasındaki çelişkiyi fark eder. Evde dinî kitaplar var ama evin dili sertse, çocuk bu ikiliği kaydeder. Raflarda sevgi, merhamet ve ahlak kitapları duruyor ama evin içinde sürekli aşağılanma varsa, çocuk kitapların gücüne değil, insanların çelişkisine tanık olur. Bu yüzden çocuklara kitap sevgisi aşılamanın en güçlü yolu, kitapların insanı nasıl güzelleştirdiğini göstermektir.
Kitaplık, insanın yalnızca bilgisini değil, zamanını da ele verir. Bir insan hangi kitapların önünde duruyorsa, biraz da hangi soruların peşinde yaşadığını gösterir. Fakat zamanla kitaplık da insanın geçmiş hâllerinin müzesi hâline gelir. Gençken alınan kitaplar, bir dönemin arayışlarını; zor zamanlarda okunan kitaplar, insanın sığınaklarını; yıllarca açılmayan kitaplar, ertelenmiş niyetleri; sürekli dönülen kitaplar ise kalbin gerçek dostlarını gösterir. Bu yüzden kitaplıkla zaman zaman konuşmak gerekir. Hangi kitaplar beni hâlâ çağırıyor? Hangileri yalnızca eski bir hevesin kalıntısı? Hangileri beni gerçekten değiştirdi? Hangileri yalnızca sahip olduğum ama öğrencisi olamadığım metinler?
Bir kitaplık temizliği bazen iç muhasebe olabilir. Toz alınırken yalnızca raflar temizlenmez; insan kendi okuma serüvenine de bakar. “Bu kitabı niçin almıştım?” diye sorar. “Bunu okudum ama bende ne kaldı?” diye düşünür. “Şu kitabı yıllardır erteliyorum; acaba gerçekten istiyor muyum, yoksa yalnızca sahip olmak mı hoşuma gidiyor?” diye kendini yoklar. Bazı kitaplar yeniden ele alınmayı bekler. Bazıları bağışlanabilir, bir başkasının yolculuğuna katılabilir. Bazıları ise insanın iç tarihinde bir işaret olarak kalır. Kitaplık, böyle zamanlarda yalnızca eşya düzeni değil, ruh düzeni hâline gelir.
Karakter, kitaplığın hayata geçmiş biçimi olmalıdır. Eğer raflarda Gazâlî varsa, insanın samimiyet arayışında bir iz bırakmalıdır. Mevlânâ varsa, dilde ve ilişkilerde biraz yumuşama görülmelidir. İbn Haldun varsa, toplum hakkında daha derin ve aceleci olmayan bir bakış gelişmelidir. Dostoyevski varsa, insan ruhunun karanlığına karşı daha insaflı olunmalıdır. Yunus varsa, sözde sadelik ve gönülde alçaklık çoğalmalıdır. Aliya varsa, adalet ve haysiyet duygusu güçlenmelidir. Nietzsche varsa, insan kendi putlarını sorgulamaya cesaret etmelidir. Jung varsa, başkalarını analiz etmeden önce kendi gölgesine bakmalıdır. Kitaplık, isimler galerisi değil, karakter terbiyesinin sessiz haritası olmalıdır.
Fakat insan çoğu zaman kitapların kendisinden istediği dönüşümü erteler. Çünkü kitapların ismini taşımak kolaydır; onların hakikatini taşımak zordur. Mevlânâ’yı sevmek kolaydır; affetmek zordur. Gazâlî’yi okumak kolaydır; samimiyet krizine girmek zordur. Dostoyevski’yi övmek kolaydır; kendi iç çelişkilerine bakmak zordur. Yunus’tan mısra paylaşmak kolaydır; sadeleşmek zordur. Aliya’dan adalet cümlesi aktarmak kolaydır; haksızlık karşısında bedel ödemek zordur. İşte kitaplık ile karakter arasındaki fark, tam da bu kolaylık ve zorluk arasındaki mesafede ortaya çıkar.
Kitaplığın söylediği şeyler çoğu zaman güzeldir. “Oku” der. “Ara” der. “Düşün” der. “Unutma” der. “Başkalarının tecrübesine kulak ver” der. “Kendi zamanının dar duvarlarını aş” der. Fakat hayat bazen kitaplığın söylediklerini susturur. İnsan okuduklarının aksine davrandığında, hayat kitaplığı susturur. Kırıcı bir dil, merhamet kitaplarını susturur. Haksız bir davranış, adalet kitaplarını susturur. Kibirli bir tavır, tevazu metinlerini susturur. Evdeki soğukluk, aşk şiirlerini susturur. Sosyal medyadaki hakaret, ahlak kitaplarını susturur. Çünkü karakter, kitaplığın tercümanıdır. Tercüman yanlış konuşursa, metnin güzelliği duyulmaz.
Bu yüzden kitaplık sahibi insanın asıl sorumluluğu, kitaplarını temsil etmek değildir; onların kendisinde açtığı hakikate sadık kalmaktır. Kimse okuduğu her kitabı eksiksiz yaşamak zorunda değildir; bu insanın gücünü aşar. Fakat insan okuduklarına karşı bütünüyle duyarsız kalmamalıdır. Bir kitap insanda küçük de olsa bir iz bırakmalı, bir davranışı değiştirmeli, bir hükmü yavaşlatmalı, bir öfkeyi törpülemeli, bir bakışı genişletmeli, bir yarayı görünür kılmalıdır. Okuduğu hiçbir şey insanın hayatında yankı bulmuyorsa, kitaplık insanın dışındaki bir ada olarak kalır.
Serimizin başından beri döndüğümüz mesele burada yeniden karşımıza çıkar: Bilgi yük mü oluyor, hikmete mi dönüşüyor? Kitaplık, bilginin en somut görüntülerinden biridir. Raflar doldukça insan kendini daha zengin hissedebilir. Fakat bu zenginlik karaktere geçmiyorsa, kitaplık da bir yük hâline gelebilir. Taşınan, korunan, düzenlenen, gösterilen ama yaşanmayan bir yük. Oysa hikmet, kitaplığı hafifletir. Çünkü hikmet, kitapları benliğin süsü olmaktan çıkarıp hayatın öğretmeni yapar. İnsan artık kitaplarıyla övünmek yerine, kitapların kendisinde açtığı eksikleri görmeye başlar.
Belki de her kitaplığın önünde zaman zaman şu sorular sorulmalıdır: Bu raflar benim hakkımda ne söylüyor? Peki hayatım bunları doğruluyor mu? Okuduğum kitaplar dilimi inceltti mi? Çocuklarıma, eşime, dostlarıma, komşularıma, benden zayıf olanlara davranışımda bir iz bıraktı mı? Kitaplığım büyürken kalbim de büyüdü mü? Raflarım zenginleşirken merhametim de zenginleşti mi? Alıntılarım çoğalırken tevazum azaldı mı, arttı mı? Kitaplarım beni daha insan yaptı mı, yoksa yalnızca daha bilgili görünmeme mi yardım etti?
Kitaplık, insanın evinde duran sessiz bir mahkeme gibidir bazen. Her kitap, sahibine sessizce bakar. Okunmayı bekleyenler niyetlerimizi sorar. Okunmuş olanlar hakkını verip vermediğimizi sorar. Altı çizilmiş satırlar, o cümlelerden sonra değişip değişmediğimizi sorar. Raflara dizilmiş büyük isimler, yalnızca onları anıp anmadığımızı değil, onların çağrısına ne kadar kulak verdiğimizi sorar. Bu mahkemede yargıç dışarıdan biri değildir; insanın kendi vicdanıdır. Ve vicdan çoğu zaman bilir: Hangi kitabı gerçekten okuduk, hangisini sadece taşıyoruz.
Sonunda kitaplık ve karakter meselesi, insanın sahicilik meselesidir. Kitaplığımızla hayatımız arasında büyük bir uçurum varsa, bu uçuruma bakmak gerekir. Bu bakış insanı utandırabilir; ama iyi bir utançtır bu. Çünkü insanı yeniden okumaya, daha doğrusu yeniden yaşamaya çağırır. Belki daha az kitapla daha derin ilişki kurmaya, daha çok altını çizmek yerine daha çok uygulamaya, daha çok paylaşmak yerine daha çok susup düşünmeye çağırır. Kitaplık bizi gerçekten terbiye ediyorsa, onun önünde durduğumuzda yalnızca gurur değil, mahcubiyet de hissederiz.
Bir evin kitaplığı güzel olabilir; ama asıl güzellik, o evde kitapların ruhunun dolaşmasıdır. Çocukların dinlendiği, yaşlıların sabırla karşılandığı, eşlerin emeğinin görüldüğü, misafirin incitilmediği, yoksulun unutulmadığı, öfkenin dizginlendiği, haklının hakkının verildiği, haksız çıkıldığında özür dilendiği, acı karşısında susmanın bilindiği, farklı düşünenin aşağılanmadığı bir evde kitaplar gerçekten yaşamaya başlamış demektir. O zaman raflar yalnızca tahta değildir; karaktere açılan yollardır. Kitaplar yalnızca cilt değildir; hâle dönüşmüş hakikatlerdir.
Ve belki de insanın kitaplığı hakkında söylenebilecek en güzel cümle şudur: Raflarında ne çok kitap var değil, hayatında ne çok iz var. Çünkü kitaplığın değeri, kaç cilt taşıdığıyla değil, sahibinin karakterinde ne kadar yankı bulduğuyla ölçülür. Kitaplık konuşur; ama son sözü hayat söyler. Raflar insanın ne okumak istediğini gösterir; karakter ise okuduklarından ne kadar geçtiğini. Ve bilgi, ancak kitaplıktan kalbe, kalpten davranışa, davranıştan hayata indiğinde yük olmaktan çıkar, bilgeliğin hafifliğine dönüşür.
Yorumlar
Yorum Gönder