Ana içeriğe atla

Bilginin Yükü ve Bilgeliğin Hafifliği -16-

 

Bilimsel Bilgi ve Tevazu: Evreni Anlayan İnsan Kendini Neden Abartır?

Bir laboratuvar düşünelim. Masaların üzerinde mikroskoplar, deney tüpleri, ölçüm cihazları, bilgisayar ekranlarında akan veriler, duvarlarda molekül şemaları, bir köşede sessizce çalışan makineler var. Bir araştırmacı, hücrenin içindeki karmaşık düzeni inceliyor. Gözle görülemeyecek kadar küçük bir dünyanın içine bakıyor. Başka bir yerde bir astronom, teleskobun başında milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksileri gözlüyor. Bir fizikçi atom altı parçacıkların davranışını anlamaya çalışıyor. Bir nörobilimci insan beynindeki sinir ağlarını haritalandırıyor. Bilim, insanın önüne hayranlık verici bir evren açıyor. Fakat aynı insan, bu muazzam düzenin karşısında bazen tevazuya değil, tuhaf bir üstünlük duygusuna kapılabiliyor. Evren büyüdükçe insan küçülmesi gerekirken, bazı insanların benliği daha da büyüyor.

Bilimsel bilgi, insanlık tarihinin en büyük başarılarından biridir. Hastalıkların tedavisi, teknolojik gelişmeler, iletişim imkânları, uzay araştırmaları, tarımsal üretim, enerji sistemleri, mühendislik, tıp, biyoloji, fizik, kimya, matematik ve daha nice alan, insan hayatını derinden değiştirmiştir. Bugün sıradan gördüğümüz birçok şey, geçmiş çağların insanı için neredeyse mucize sayılacak imkânlardır. Bir mikrobun keşfi, bir aşının geliştirilmesi, bir köprünün inşa edilmesi, bir uydunun yörüngeye yerleştirilmesi, bir kalp ameliyatının yapılması, bir çocuğun genetik hastalığının anlaşılması bilimsel emeğin değerini gösterir. Bu yüzden bilimi küçümsemek, insan aklının ve emeğinin büyük birikimine haksızlık olur.

Fakat bilimsel bilginin büyüklüğü, onu taşıyan insanın otomatik olarak bilge olduğu anlamına gelmez. Bir insan evren hakkında çok şey bilebilir; ama kendi kibrini tanımayabilir. Hücrenin içindeki düzeni çözebilir; ama kendi iç dünyasındaki dağınıklığı göremeyebilir. Beynin çalışma biçimini anlatabilir; ama yakınındaki insanın kalbini incittiğini fark etmeyebilir. Galaksilerin uzaklığını hesaplayabilir; ama kendi sınırlarını kabul etmekte zorlanabilir. İşte burada bilimsel bilgi ile tevazu arasındaki ilişki önem kazanır. Çünkü gerçek bilgi, insanı yalnızca güçlü değil, aynı zamanda mahcup da kılmalıdır.

Bilimsel düşüncenin en güzel taraflarından biri, insana “emin olmadan konuşmama” terbiyesi kazandırmasıdır. İyi bilim insanı gözlem yapar, ölçer, sınar, tekrarlar, hatasını düzeltir, yeni veriye göre kanaatini gözden geçirir. Bu yönüyle bilim, aslında tevazuya çok yakın bir disiplindir. Çünkü bilimsel yöntem, insanın yanılabileceğini kabul etmekle başlar. “Ben böyle düşünüyorum” yetmez; delil gerekir. “Bana göre böyledir” yetmez; sınama gerekir. “Eskiden böyle biliniyordu” yetmez; yeni bulgulara açık olmak gerekir. Yani bilimin ruhunda, insan aklının sınırlarını kabul eden bir dikkat vardır. Fakat garip olan şu ki, bu yöntemsel tevazu bazen kişisel tevazuya dönüşmeyebilir.

Bir bilim insanı kendi alanında çok dikkatli, ölçülü ve kanıta bağlı olabilir; ama alanının dışına çıktığında fazla kesin konuşabilir. Biyoloji bilen biri, din hakkında aceleci hükümler verebilir. Fizik bilen biri, ahlak konusunda kendisini otomatik otorite sanabilir. Tıp bilgisi olan biri, insanın varoluşsal acılarını yalnızca biyolojik süreçlere indirgeme eğilimine girebilir. Sosyal bilimlerden habersiz bir teknik uzman, toplumsal meseleleri mühendislik problemi gibi çözebileceğini düşünebilir. Buradaki sorun bilim değil, bilimsel bilginin sınırlarının unutulmasıdır. Bir alanda uzman olmak, her konuda hikmet sahibi olmak anlamına gelmez. Hatta hakiki uzmanlık, insanın nerede uzman olmadığını bilmesini de gerektirir.

Bilimsel kibir çoğu zaman şu cümlede gizlidir: “Artık biliyoruz.” Bu cümle bazı alanlarda haklı bir güven taşıyabilir. Gerçekten de bilim birçok konuda eski yanlışları düzeltmiş, doğa hakkında daha sağlam bilgiler üretmiştir. Fakat “artık biliyoruz” cümlesi bazen “artık hayrete gerek yok”, “artık tevazuya gerek yok”, “artık başka bilgi biçimlerine gerek yok”, “artık insanın metafizik, ahlaki veya varoluşsal sorularına ihtiyaç yok” anlamına gelecek şekilde kullanıldığında sorun başlar. Bilmek, hayreti öldürmemelidir. Tam tersine, daha derin bilgi daha derin bir hayret doğurmalıdır. Çünkü evren hakkında öğrendiğimiz her şey, bilinmeyenin ne kadar büyük olduğunu da gösterir.

Bir hücreye bakmak bile insanı tevazuya çağırmaya yeter. Gözle görülmeyen küçücük bir yapının içinde sayısız işlem, düzen, iletişim, onarım, enerji üretimi, çoğalma ve denge mekanizması çalışır. İnsan bu karmaşıklığı gördüğünde “Ben ne büyük bir varlığım” demekten çok, “Ben ne kadar büyük bir düzenin içinde küçük bir tanığım” demelidir. Bir galaksi görüntüsüne bakmak da böyledir. Işığın yıllarca, hatta milyonlarca yıl yol aldığı büyüklükler karşısında insanın benliği biraz olsun sarsılmalıdır. Fakat tuhaftır; insan bazen evrenin büyüklüğünü öğrendikçe kendi küçüklüğünü değil, onu anlayabilme kudreti üzerinden kendi büyüklüğünü düşünmeye başlar. Bilgi, hayret yerine sahiplenme duygusu üretir.

Burada “bilmek” ile “hükmetmek” arasındaki farkı görmek gerekir. Modern bilim, doğayı anlamaya çalışırken aynı zamanda doğaya müdahale etme gücü de kazandırdı. İnsan toprağı, suyu, bedeni, geni, atomu, enerjiyi, makineleri ve veriyi dönüştürme imkânına sahip oldu. Bu büyük bir güçtür. Fakat her güç ahlaki bir soru doğurur: Yapabiliyor olmak, yapmayı meşru kılar mı? Bir şeyi teknik olarak mümkün kılmak, onun insanlık için hayırlı olduğu anlamına gelir mi? Bilimsel bilgi ahlakla birleşmezse, insanın elindeki güç onu daha sorumlu değil, daha tehlikeli kılabilir. Tarih bize teknik ilerlemenin her zaman ahlaki ilerlemeyle birlikte yürümediğini defalarca göstermiştir.

Bilimsel bilginin tevazudan kopması, insanı indirgemeciliğe de sürükleyebilir. İndirgemecilik, karmaşık bir hakikati tek bir açıklama düzeyine sıkıştırmaktır. İnsan yalnızca biyoloji değildir, yalnızca psikoloji değildir, yalnızca ekonomi değildir, yalnızca genetik değildir, yalnızca beyin kimyası değildir, yalnızca çevresel koşullar değildir. İnsan bunların hepsiyle ilişkili ama bunların toplamından daha fazla bir varlıktır. Acısı, anlam arayışı, inancı, ahlaki sorumluluğu, duası, vicdanı, hatırası, sevgisi, pişmanlığı, umudu ve ölümü vardır. Bilim bu boyutların bazılarını açıklayabilir; ama insanın bütün varoluşunu tek bir laboratuvar diliyle tüketemez.

Bu, bilime karşı bir itiraz değildir; bilimin yerini doğru tayin etme çabasıdır. Bilim bize “nasıl” sorusu hakkında olağanüstü bilgiler verir. Hastalık nasıl oluşur? Yıldızlar nasıl doğar? Beyin nasıl çalışır? Hücre nasıl çoğalır? Madde nasıl davranır? Toplumda belirli davranış kalıpları nasıl oluşur? Bunlar çok kıymetli sorulardır. Fakat insan yalnızca “nasıl” sorusuyla yaşamaz. “Niçin?”, “Ne için?”, “Nasıl yaşamalıyım?”, “Neye değer vermeliyim?”, “Ölüm karşısında nasıl durmalıyım?”, “Acı çekene nasıl yaklaşmalıyım?”, “Gücümü hangi ahlaki sınırlarla kullanmalıyım?” gibi sorular da vardır. Bu soruların tamamını bilimsel yöntemin sınırları içinde çözmeye çalışmak, insanın anlam dünyasını daraltabilir.

Bilimsel tevazu, bilimin gücünü azaltmaz; tam tersine, onu daha güvenilir kılar. Çünkü sınırını bilen bilgi daha sahicidir. “Bu konuda elimizde güçlü deliller var” demekle “Bu mesele tamamen kapanmıştır” demek aynı şey değildir. “Bu alanda bunu açıklayabiliyoruz” demekle “Bütün hakikati tüketmiş bulunuyoruz” demek aynı şey değildir. “Bu yöntemle bu sonuçlara ulaşıyoruz” demekle “Bunun dışında hiçbir bilgi biçimi anlamlı değildir” demek aynı şey değildir. Tevazu, bilimin düşmanı değil, bilimsel dürüstlüğün şartıdır. Çünkü hakikate saygı duyan insan, kendi aracını mutlaklaştırmaz.

Modern insanın bilimle kurduğu ilişkide bazen yeni bir iman biçimi ortaya çıkıyor: Bilimsel bilginin bütün insanlık sorunlarını çözeceği inancı. Elbette bilim çok şey çözer. Hastalıkları azaltır, üretimi artırır, yaşam süresini uzatır, iletişimi kolaylaştırır, doğayı anlamamıza yardım eder. Fakat bilimsel gelişme insanın kibrini, açgözlülüğünü, merhametsizliğini, hırsını, adaletsizliğini, anlam krizini ve ölüm korkusunu otomatik olarak çözmez. Daha gelişmiş teknolojiye sahip bir insan daha ahlaklı olmayabilir. Daha çok veri toplayan bir toplum daha merhametli olmayabilir. Daha hızlı iletişim kuran insanlar birbirini daha iyi anlamayabilir. Daha çok bilgi, daha çok hikmet anlamına gelmez.

Bugün dünyanın birçok sorunu, bilgi eksikliğinden çok hikmet eksikliğinden kaynaklanıyor. İklim krizini biliyoruz; ama tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmekte zorlanıyoruz. Savaşların yıkıcılığını biliyoruz; ama güç hırsını durduramıyoruz. Yoksulluğun sonuçlarını biliyoruz; ama adaletsiz paylaşımı sürdürmeye devam ediyoruz. Sağlıksız yaşamın zararlarını biliyoruz; ama bedenimize hoyrat davranıyoruz. Sosyal medyanın ruhumuzu yorduğunu biliyoruz; ama ekrandan ayrılamıyoruz. Demek ki bilmek yetmiyor. Bilimsel veriler önemlidir; fakat verinin insan davranışına dönüşmesi için ahlak, irade, sorumluluk ve hikmet gerekir.

Bilimsel bilgi bazen insanın tabiatla ilişkisini de kibirli hâle getirebilir. Doğayı yalnızca ölçülecek, kullanılacak, dönüştürülecek, yönetilecek bir kaynak olarak görmek; insanı tabiatın efendisi gibi konumlandırır. Oysa insan doğanın dışında duran mutlak bir hâkim değildir. Toprağa, suya, havaya, hayvanlara, bitkilere, iklime, bedene, gıdaya, zamana ve ölüme bağımlı bir varlıktır. Bilim bize bu bağımlılık ilişkilerini daha iyi gösterdiğinde, insanda bir sorumluluk ahlakı doğmalıdır. Fakat bilimsel güç piyasa hırsıyla birleştiğinde, doğa üzerinde tahakküm arzusu büyüyebilir. Bu da bilginin hikmetten kopmasının acı sonuçlarından biridir.

Evreni anlayan insanın kendini abartması, aslında insan doğasındaki eski bir zaafın modern biçimidir. İnsan her çağda sahip olduğu güçle kendisini büyütme eğilimindedir. Eskiden bu güç bazen servetti, bazen soydu, bazen iktidardı, bazen askeri kudretti, bazen dinî otoriteydi, bazen felsefi bilgi, bazen akademik unvandı. Bugün buna bilimsel ve teknolojik güç de eklendi. İnsan yapabildiği şeyler karşısında büyüleniyor. Uzaya araç gönderiyor, genleri düzenliyor, yapay zekâ sistemleri kuruyor, devasa verileri işliyor, bedene müdahale ediyor. Bütün bunlar karşısında “Ne büyük imkânlar açıldı” demek yerine bazen “Ne kadar büyük olduk” deme tehlikesine düşüyor.

Oysa gerçek bilimsel bakış, insanı büyüklük iddiasına değil, sorumluluk duygusuna götürmelidir. Çünkü ne kadar çok biliyorsak, o kadar çok sorumluyuz. Bir ilacın etkisini biliyorsak, onu adil biçimde ulaştırma sorumluluğumuz vardır. Teknolojinin toplumu nasıl etkilediğini biliyorsak, onu hoyratça kullanmama sorumluluğumuz vardır. Doğaya verdiğimiz zararı biliyorsak, yaşam biçimimizi gözden geçirme sorumluluğumuz vardır. Beynin ve ruhsal yaralanmanın insan davranışındaki etkilerini biliyorsak, insanları kolayca yargılamama sorumluluğumuz vardır. Bilgi sorumluluğu artırmıyorsa, yalnızca güç artırıyor demektir.

Bilim insanının tevazusu yalnızca laboratuvarda değil, toplumla ilişkisinde de belli olur. Bir uzman, halkı küçümsemeden bilgi verebiliyor mu? Anlamayanı aşağılamadan anlatabiliyor mu? Yanlış inançlarla mücadele ederken insanları utandırmadan doğruyu gösterebiliyor mu? Bilimsel gerçekleri aktarırken kibirli bir dil yerine sabırlı bir dil kurabiliyor mu? Toplumun korkularını, geleneklerini, dini hassasiyetlerini, ekonomik kaygılarını ve kültürel arka planını hesaba katabiliyor mu? Çünkü bilgi iletişimi yalnızca doğruyu söylemek değildir; doğruyu insanların duyabileceği bir ahlakla taşımaktır. Kibirli doğrular bazen hakikatin kendisine zarar verir.

Toplumun bilime güven duyması da bu tevazu diliyle yakından ilgilidir. İnsanlar kendilerini küçümsenmiş hissettiklerinde savunmaya geçer. Bilgi, yukarıdan aşağıya bir azarlama diliyle geldiğinde direnç doğurur. Oysa iyi anlatılmış bilimsel bilgi, insanı aşağılamaz; onu ortak bir hakikat arayışına davet eder. “Siz cahilsiniz, biz biliyoruz” tavrı, bilimin toplumsal değerini zedeler. “Gelin, eldeki delillere birlikte bakalım; yanıldığımız yerleri birlikte düzeltelim” tavrı ise güven üretir. Tevazu, yalnızca kişisel bir erdem değil, bilginin toplumsal dolaşımı için de gereklidir.

Bilimsel bilgi ile dinî duyarlılık arasındaki gerilimlerde de tevazuya büyük ihtiyaç vardır. Bazı dindarlar bilimsel bilgiden gereksiz yere korkabilir, bazı bilimci tavırlar da dini ve metafizik soruları kolayca küçümseyebilir. Oysa insan hakikat arayışında farklı bilgi düzeylerini birbirine düşman etmek zorunda değildir. Doğanın işleyişini anlamak, yaratılış karşısındaki hayreti azaltmak zorunda değildir. Bir hastalığın biyolojik mekanizmasını bilmek, dua ve manevi dayanışmanın insan için anlamını yok etmez. Evrenin fiziksel yasalarını incelemek, varoluşun nihai anlamı üzerine soru sormayı gereksiz kılmaz. Tevazu, hem bilimin hem dinî düşüncenin kendi sınırını, dilini ve derinliğini daha sağlıklı görmesine yardım eder.

Bilimsel bilgi insanda hayret duygusunu canlı tutmalıdır. Hayret, cehaletin değil, derin fark edişin belirtisidir. Çocuk gökyüzüne bakıp şaşırır; bilim insanı da başka bir düzeyde şaşırabilmelidir. Bir tohumun toprağı yarıp çıkması, bir bebeğin anne karnındaki gelişimi, beynin hatıraları saklama biçimi, arıların yön bulması, yıldızların doğumu, suyun hayat için taşıdığı anlam, hücrelerin işbirliği, ekosistemlerin dengesi… Bunların her biri, yalnızca açıklanacak bir mekanizma değil, aynı zamanda hayret edilecek bir güzelliktir. Bilim açıklama yaptıkça hayret bitmemeli; daha incelmiş bir hayrete dönüşmelidir. Çünkü hayreti biten bilgi, ruhunu kaybetmeye başlar.

Tevazu sahibi bilim insanı, bilginin geçiciliğini de bilir. Bugün doğru kabul edilen bazı açıklamalar yarın değişebilir, genişleyebilir, düzeltilebilir. Bilimin gücü de zaten burada yatar: Kendini yenileyebilmesinde. Fakat bu yenilenebilirlik, insana kesinlik sarhoşluğu değil, dikkat vermelidir. İnsan bugün bildiğine güvenebilir; ama onu mutlaklaştırmamalıdır. Bilim tarihi, insan aklının başarıları kadar yanılgılarının da tarihidir. Bu yanılgıları bilmek, bilimi zayıflatmaz; bilimi daha dürüst kılar. Çünkü hakikat arayışı, kendi yanlışını düzeltebilen bir zihniyet ister.

Bilimsel bilginin ahlakla buluşmadığı yerde teknoloji insanı özgürleştirmek yerine bağımlı kılabilir. İletişim teknolojileri insanları yakınlaştırabilir; ama aynı zamanda yalnızlaştırabilir. Tıbbi gelişmeler hayatı uzatabilir; ama insanın ölümle ilişkisini daha da sorunlu hâle getirebilir. Yapay zekâ işleri kolaylaştırabilir; ama insan emeğinin, mahremiyetin ve karar sorumluluğunun sınırlarını zorlayabilir. Veri analizi toplumları anlamaya yardım edebilir; ama insanları izleme ve yönlendirme aracına da dönüşebilir. Demek ki bilimsel ve teknolojik güç, daima ahlaki sorularla birlikte düşünülmelidir. “Ne yapabiliriz?” sorusunun yanına “Ne yapmalıyız?” sorusu konulmadığında, bilgi tehlikeli biçimde eksik kalır.

Bu noktada serimizin ana teması yeniden belirir: Bilgi yük mü oluyor, hikmete mi dönüşüyor? Bilimsel bilgi de yük olabilir. İnsan zihninde veriler, teoriler, formüller, modeller, deney sonuçları, teknik imkânlar taşıyabilir. Fakat bütün bunlar onu daha sorumlu, daha mütevazı, daha dikkatli, daha adil, daha merhametli ve daha hayret sahibi yapmıyorsa, bilgi henüz hikmete dönüşmemiştir. Bilim insanı evreni anlamaya çalışırken kendini unutuyorsa, hücreyi çözerken kalbi ihmal ediyorsa, teknolojiyi büyütürken ahlakı küçültüyorsa, orada bilginin yükü devam ediyor demektir.

Bilimsel tevazu, insanın kendi küçüklüğünü aşağılık duygusuyla değil, hakikat duygusuyla kabul etmesidir. İnsan küçüktür; ama değersiz değildir. Sınırlıdır; ama arayış sahibidir. Yanılabilir; ama öğrenebilir. Fanidir; ama anlam sorabilir. Evren karşısında toz zerresi gibidir; ama o evreni merak edebilen bir bilinç taşır. Bu durum insana ne kibir vermeli ne de değersizlik. Aksine, derin bir sorumluluk ve şükür duygusu vermelidir. İnsan hem küçük hem emanet sahibidir. Hem sınırlı hem muhataptır. Hem bilen hem bilmediğinin önünde mahcup olması gereken bir varlıktır.

Belki de bilimsel bilginin en güzel meyvesi, insanın “hayret terbiyesi” kazanmasıdır. Bir doktor bedeni inceledikçe hayatın kırılganlığına daha dikkatli bakmalı. Bir astronom göklere baktıkça insan kavgalarının küçüklüğünü fark etmeli. Bir biyolog canlılığın karmaşıklığını gördükçe doğaya karşı daha saygılı olmalı. Bir mühendis yapıların dayanıklılığını hesaplarken insan emeğinin sorumluluğunu hissetmeli. Bir psikolog insan ruhunun yaralarını gördükçe hüküm verirken yavaşlamalı. Bir sosyolog toplumların karmaşıklığını inceledikçe insanları kolayca suçlamaktan uzak durmalı. Her bilim dalı, doğru taşındığında kendi tevazu kapısını açar.

Kendimize de şu soruları sormalıyız: Bildiklerim beni daha mütevazı yapıyor mu? Bilimsel gelişmeleri öğrendikçe hayretim artıyor mu, yoksa küçümseme dilim mi güçleniyor? Bir konuda bilgi sahibi olduğumda, bilmeyene nasıl davranıyorum? Uzman olmadığım alanlarda sınırımı biliyor muyum? Teknolojik gücü ahlaki sorumlulukla birlikte düşünüyor muyum? Doğayı yalnızca kaynak olarak mı görüyorum, emanet olarak mı? İnsan acısını yalnızca biyolojik veya psikolojik mekanizmalara mı indiriyorum, yoksa onun anlam boyutunu da duyabiliyor muyum? Bu sorular bilimsel bilginin insanın karakterine nasıl yansıdığını gösterir.

Sonunda mesele gelip çok sade bir noktaya dayanır: Evreni anlamaya çalışan insan, kendini abartmamalıdır. Çünkü evreni anlamak, evrene hükmettiğimiz anlamına gelmez. Hücreyi çözmek, hayatın sırrını bütünüyle tükettiğimiz anlamına gelmez. Beyni incelemek, insan ruhunun bütün derinliğini bitirdiğimiz anlamına gelmez. Teknoloji üretmek, ahlaki olarak olgunlaştığımız anlamına gelmez. Bilmek büyüktür; fakat bilmenin hakkı tevazudur. Bilim insanı da, bilim meraklısı da, teknolojiyi kullanan sıradan insan da bu tevazuyu unuttuğunda bilgi yük olur, güç sarhoşluk verir, insan kendi sınırlarını kaybeder.

Bilimsel bilgi, tevazuyla birleştiğinde insanı güzelleştirir. Ona açıklama gücü verir ama aynı zamanda hayret kazandırır. Ona teknik imkân verir ama sorumluluk yükler. Ona doğayı anlama fırsatı verir ama doğaya karşı daha dikkatli davranmayı öğretir. Ona bedeni çözme imkânı verir ama hayatın kırılganlığını hatırlatır. Ona evrenin büyüklüğünü gösterir ama insanın benliğini küçültür. İşte o zaman bilim, yalnızca güç değil, hikmet kapısı olur.

Ve belki de bu yazının sonunda söyleyebileceğimiz en yalın cümle şudur: Gerçek bilim, insanı Tanrı gibi hissettirmez; insan olduğunu hatırlatır. Bilmek, insanı büyütür; ama hakiki bilgi, benliği değil sorumluluğu büyütür. Evreni biraz daha anlayan insan, biraz daha susmayı, biraz daha hayret etmeyi, biraz daha dikkatli yaşamayı öğrenmelidir. Çünkü bilimsel bilgi de kalbe, ahlaka ve tevazuya inmediğinde yük olur. Ama tevazuyla birleştiğinde insanın zihnini aydınlatmakla kalmaz; ruhunu da hafifletir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...