Ana içeriğe atla

Bilginin Yükü ve Bilgeliğin Hafifliği-3-

 

Kayıkçı ve Nahiv Âlimi: Fırtına Çıkınca Hangi Bilgi Kurtarır?

Sakin bir deniz düşünelim. Gökyüzü açık, suyun yüzü neredeyse bir ayna kadar durgun, küçük bir kayık ağır ağır karşı kıyıya doğru ilerliyor. Kayığın içinde iki kişi var: Biri ömrünü kitapların, medreselerin, dil kurallarının ve ilim meclislerinin içinde geçirmiş bir nahiv âlimi; diğeri ise ömrünü suyun, rüzgârın, akıntının, küreğin ve ekmek kavgasının içinde geçirmiş sade bir kayıkçı. Âlimin üzerinde temiz ve düzenli elbiseler, dilinde kendinden emin bir tavır, bakışlarında alışılmış bir üstünlük duygusu vardır. Kayıkçı ise güneşten yanmış yüzüyle, çatlamış elleriyle, suskun ama işini bilen bir adamdır. Biri kelimelerin dünyasında ustadır, diğeri dalgaların dünyasında. Biri cümlenin irabını bilir, diğeri rüzgârın yönünü. Biri kitap sayfalarında yaşamıştır, diğeri suyun üstünde.

Kayık ilerlerken âlim, etrafındaki sessizliği bozmak ister. Belki de susmak ona ağır gelir. Çünkü bazı insanlar için sessizlik, insanın kendi içine düşmesi demektir ve kendi içine düşmeye alışık olmayanlar hemen konuşacak bir konu arar. Âlim, karşısındaki kayıkçıyı süzer. Onun ellerine, kıyafetine, konuşma biçimine, mahcup duruşuna bakar. İçinden belki de şöyle geçirir: “Bu adam ömrünü kürek çekmekle geçirmiştir; ne ilim bilir ne edep ne de dilin incelikleri.” Sonra sorusunu sorar: “Sen hiç nahiv okudun mu?” Bu soru ilk bakışta masum bir soru gibi görünür; fakat içinde gizli bir hüküm taşır. Çünkü âlim cevabı aslında önceden biliyor gibidir. Kayıkçının nahiv okumadığını tahmin etmektedir. Soru, öğrenmek için değil, üstünlüğünü hatırlatmak için sorulmuş gibidir.

Kayıkçı kısa ve sade bir cevap verir: “Hayır, okumadım.” Belki utanır, belki de hiç önemsemez. Çünkü onun dünyasında nahiv bilmemek bir eksiklik olarak hissedilmemiştir. O, sabahın erken saatinde kayığını hazırlamayı, suyun kabarışını anlamayı, yolcunun ağırlığına göre denge kurmayı, havanın değişeceğini yüzüne vuran rüzgârdan sezebilmeyi öğrenmiştir. Fakat âlim için nahiv, yalnızca bir dil bilgisi değildir; ilim dünyasına giriş kapısıdır. Cümlelerin nasıl kurulacağını, kelimelerin nasıl harekeleneceğini, anlamın hangi kurallarla taşınacağını bilmek, onun gözünde neredeyse insan olmanın önemli bir merhalesidir. Bu yüzden kayıkçının “Hayır” cevabını duyunca hükmünü verir: “Tüh, ömrünün yarısı boşa gitmiş.”

Bu cümle, hikâyenin en acı yerlerinden biridir. Çünkü burada sadece bir bilgi eksikliği tespiti yoktur; bir hayatın küçümsenmesi vardır. Âlim, kayıkçının yaşadığı bütün tecrübeyi, çektiği bütün emeği, öğrendiği bütün pratik bilgiyi, suyla kurduğu bütün ilişkiyi bir anda değersizleştirir. Ona göre nahiv bilmeyen insan yarım yaşamıştır. Oysa bu hükmü verirken kendi bilgisinin sınırlarını hiç düşünmez. Kendi bilmediği şeylerin de olabileceğini, hayatın yalnızca medrese odalarından ve kitap sayfalarından ibaret olmadığını aklına getirmez. Bilginin insana kazandırması gereken tevazu, onda henüz kibri yenememiştir. Çünkü bazen insanın bildiği şeyler, bilmediği şeyleri görmesine engel olur.

Mevlânâ’nın bu hikâyedeki dehası tam da burada ortaya çıkar. O, soyut bir bilgi tartışması yapmaz; bize küçük bir kayık, iki insan ve yaklaşan bir fırtına gösterir. Çünkü hayatın büyük hakikatleri çoğu zaman uzun teorik açıklamalardan daha çok böyle küçük sahnelerde görünür. Eğer Mevlânâ yalnızca “teorik bilgi ile pratik hikmet farklıdır” deseydi, bu cümle belki doğru ama kuru kalacaktı. Fakat bir kayığın içine kibirli bir âlimle sade bir kayıkçıyı koyduğunda, mesele gözümüzün önünde canlanır. Artık bilgi tartışması soyut değildir; insanın yüzüne, sesine, bedenine, korkusuna, çaresizliğine ve ölümle karşılaşmasına taşınmıştır.

Derken hava değişir. Az önce sakin olan denizin yüzünde küçük dalgalanmalar başlar. Rüzgâr sertleşir. Kayık hafifçe sallanır. Âlim belki önce bunu önemsemez; çünkü onun bildiği dünya hâlâ kelimeler dünyasıdır. Fakat dalgalar büyüdükçe, kayığın tahtaları gıcırdadıkça, su içeriye doğru sıçradıkça bütün teorik üstünlük bir anda kırılmaya başlar. Hayat bazen insanın en güçlü sandığı alanı birkaç dakika içinde geçersiz kılar. Biraz önce kayıkçının ömrünün yarısını boşa gitmiş sayan âlim, şimdi kendi ömrünün tamamını tehdit eden bir fırtınanın ortasındadır. Sakin suda büyük görünen bilgi, dalga yükselince küçülmeye başlamıştır.

Kayıkçı bu defa âlime döner ve sorar: “Efendim, siz yüzme bilir misiniz?” Bu soru, önceki sorunun aynasıdır. Biraz önce âlim kayıkçıya kendi dünyasının merkezinden bakarak sormuştu: “Sen nahiv bilir misin?” Şimdi kayıkçı ona hayatın merkezinden sorar: “Sen yüzme bilir misin?” Bu kez sorunun cevabı yalnızca bir eksiklik bildirmeyecektir; ölümle hayat arasındaki farkı belirleyecektir. Âlimin sesi titrer: “Hayır, bilmem.” İşte o zaman kayıkçı meşhur cevabını verir: “Tüh, şimdi ömrünüzün tamamı boşa gitti. Çünkü burada nahiv değil, mahiv gerekir.”

Bu cümledeki “nahiv” ve “mahiv” kelime oyunu, yalnızca edebi bir incelik değildir; iki farklı hayat anlayışının karşı karşıya gelişidir. Nahiv, dili düzenleyen kuralları temsil eder; mahiv ise insanın benliğini aşmasını, yok oluşla yüzleşmesini, hayatın fırtınasında var kalabilmesini ima eder. Nahiv, kitabın içinde öğrenilir; mahiv, suyun içinde sınanır. Nahiv, sakin ortamlarda insanı bilgili gösterir; mahiv, fırtına çıktığında insanı ayakta tutar. Nahiv, cümlenin yapısını çözebilir; mahiv, insanın varoluş krizinde nasıl duracağını öğretir. Nahiv, kelimelerin düzenidir; mahiv, nefsin, korkunun, kibrin ve çaresizliğin içinde insanın kendini kaybetmeden kalabilme sanatıdır.

Bu hikâyeyi yalnızca “pratik bilgi teorik bilgiden üstündür” şeklinde okumak eksik olur. Mevlânâ’nın asıl derdi nahvi küçümsemek değildir. Dil bilgisi de değerlidir, ilim de değerlidir, kitap da değerlidir, medrese de değerlidir. Mesele, bilginin insanı kibirli bir körlüğe sürüklemesidir. Âlimin yanlışı nahiv bilmesi değil, nahiv bildiği için hayatın geri kalanını değersiz sanmasıdır. Kayıkçının üstünlüğü de cahil olması değil, bulunduğu durumun gerektirdiği bilgiyi taşımasıdır. Hikâyenin asıl mesajı şudur: Her bilgi kendi yerinde değerlidir; fakat hiçbir bilgi insanı hayatın bütün sınavlarına karşı tek başına yeterli kılmaz. İnsan bildiğiyle övünürken, bilmediği yerden imtihan edilir.

Bugünün dünyasında da nice nahiv âlimleri ve nice kayıkçılar vardır. Bir insan çok iyi psikoloji bilebilir ama kendi öfkesini yönetemeyebilir. Bir başkası liderlik kitapları okuyabilir ama en yakınındaki insanları ezmeden yönetmeyi beceremeyebilir. Bir din görevlisi güzel vaazlar verebilir ama evinde merhamet dilini kuramayabilir. Bir akademisyen ahlak felsefesi üzerine makaleler yazabilir ama öğrencisine adil davranmayabilir. Bir entelektüel özgürlükten söz edebilir ama farklı düşünen birine tahammül edemeyebilir. Bir kişi Stoacılık üzerine on kitap okuyabilir ama trafikte kendisine yol vermeyen birine öfkesini kusabilir. İşte bütün bunlar, sakin sudaki nahiv bilgisidir. Fırtına çıktığında işe yarayıp yaramadığı belli olur.

Çünkü hayat mutlaka fırtına çıkarır. Her insanın bir gün kayığı sallanır. Kimi için bu fırtına bir hastane koridorudur; kimi için bir cenaze evi, kimi için işsiz kalmak, kimi için bir ihanet, kimi için çocuğunun acısı, kimi için evliliğinin çatırdaması, kimi için yalnızlık, kimi için yaşlılık, kimi için itibar kaybı, kimi için içinden çıkamadığı bir anlam krizi. O anlarda insanın bildiği bütün kavramlar tek tek sınanır. Sabır, artık sözlükteki anlamıyla değil, gece yarısı bekleyişiyle karşımıza çıkar. Tevekkül, artık kitap cümlesi olarak değil, belirsizlik karşısında titreyen kalbin hâli olarak belirir. Merhamet, hoşumuza giden insanlara değil, bizi yoranlara gösterildiğinde anlaşılır. Affetmek, teorik bir erdem değil, içimizi yakan bir yarayla ne yapacağımız sorusuna dönüşür.

Bu yüzden hayatın fırtınası, insanın bilgisini aşağılamaz; onu açığa çıkarır. Gerçekten içselleştirilmiş bilgi, fırtınada insanın elinden tutar. Sadece zihinde duran bilgi ise panik anında dağılır. Bir insan ölüm üzerine çok şey okuyabilir; fakat ölüm kapıyı çaldığında ne kadarını yaşayabildiği ortaya çıkar. Bir insan tevekkül hakkında konuşabilir; fakat bütün planları bozulduğunda gerçekten Allah’a güvenip güvenmediği anlaşılır. Bir insan adalet üzerine yazabilir; fakat kendi menfaati zarar göreceği zaman adil kalıp kalamayacağı belli olur. Bir insan tevazudan söz edebilir; fakat küçük düşürüldüğünde yüzünün aldığı şekil, gerçek dersini ele verir. İşte fırtına, bilginin sınav kâğıdıdır.

Modern eğitim sistemi çoğu zaman bize nahiv öğretir; mahiv öğretmez. Cümle kurmayı öğretir ama kırıcı olmamayı yeterince öğretmez. Problem çözmeyi öğretir ama acıyla baş etmeyi öğretmez. Tarih ezberletir ama geçmişten ahlaki ders çıkarmayı ihmal eder. Din bilgisi verir ama kulluk inceliğini her zaman davranışa taşıyamaz. Felsefe öğretir ama insanın kendi hayatını sorgulama cesaretini beslemeyebilir. Psikoloji kavramları öğretir ama bir insanı gerçekten dinleme sabrını kazandırmayabilir. Böylece diploma sahibi, kavram sahibi, sertifika sahibi, görüş sahibi insanlar çoğalır; ama fırtına anında ne yapacağını bilen, acı karşısında dağılmayan, gücü varken ezmeyen, kırılmışken zalimleşmeyen, haklıyken incitmeyen insanlar aynı oranda çoğalmaz.

Burada “mahiv” dediğimiz şey, yalnızca yüzme bilmek değildir. O, hayatın sularında boğulmadan kalabilme yeteneğidir. Kendi kibrini mahvetmek, benliğin sert kabuğunu kırmak, bilginin arkasına saklanan üstünlük duygusunu eritmek, insanın kendisini hakikatin önünde küçültebilmesidir. Mahiv, biraz da insanın kendinden geçmeyi öğrenmesidir. Her tartışmayı kazanma arzusundan geçmek, her ortamda kendini gösterme isteğinden geçmek, her bilgiyi bir üstünlük aracına dönüştürme alışkanlığından geçmek… Belki de Mevlânâ’nın “mahiv” ile ima ettiği derinliklerden biri budur: İnsan, benliğinin ağırlığından hafiflemedikçe, hayatın sularında rahat yüzemez.

Kayıkçı, bu hikâyede yalnızca pratik zekânın temsilcisi değildir; aynı zamanda hayatla doğrudan temas eden bilgeliğin sembolüdür. O, belki nahiv bilmez ama denizi tanır. Rüzgârı tanır. Kayığın dengesini tanır. Korkuyu tanır. Tehlikeyi tanır. Emeği tanır. Bu bilgi kitaplarda yazmayabilir; ama bedenine, ellerine, reflekslerine, sezgilerine işlemiştir. Bir dalganın gelişinden havanın değişeceğini anlar. Bir yolcunun paniğinden kayığın dengesinin bozulacağını sezer. Yani onun bilgisi, dışarıdan taşınan bir yük değil, hayatın içinde pişmiş bir hâl bilgisidir. Mevlânâ bize bu sade adam üzerinden şunu hatırlatır: Hayata temas etmeyen bilgi eksiktir; insanı küçümseyen bilgi ise tehlikelidir.

Bugün de pek çok sade insanın hayat bilgeliği, diplomalı insanların teorik bilgisinden daha derin olabilir. Okuma yazması az olan bir anne, evladının yüzündeki kırılmayı bir psikoloji teriminden daha hızlı fark edebilir. Yaşlı bir esnaf, insan huyunu birçok yönetim kitabından daha iyi okuyabilir. Bir köylü, toprağın dilini modern insanın doğa üzerine yaptığı konuşmalardan daha sahici biçimde anlayabilir. Bir hasta bakıcısı, acı çeken insanın yanında nasıl susulacağını nice güzel konuşmacıdan daha iyi bilebilir. Bu, akademik bilginin değersiz olduğu anlamına gelmez. Sadece bilgeliğin her zaman diplomayla, unvanla, rafla ve kürsüyle gelmediğini gösterir.

Serimizin başından beri üzerinde durduğumuz mesele burada bir kez daha karşımıza çıkar: Bilgi insanı dönüştürmüyorsa, ona yalnızca ağırlık yapar. Nahiv âlimi bilgiliydi; fakat bilgisi onu hafifletmemişti. Aksine, onu ağırlaştırmıştı. Kibrini artırmış, kayıkçıyı küçümsetmiş, hayatın başka türden bilgilerine karşı körleştirmişti. Oysa gerçek bilgi insanı hafifletir. İnsana “Ben her şeyi bilmiyorum” dedirtir. Karşısındaki insanı küçümsemeden önce durmayı öğretir. Bir kayıkçının, bir çocuğun, bir yaşlının, bir hastanın, bir yoksulun, bir suskun insanın bile bize öğretebileceği şeyler olabileceğini fark ettirir. Bilgi insanı dünyaya tepeden baktırıyorsa, henüz hikmete dönüşmemiştir.

Bu hikâye bize kendi hayatımız için de çok sade ama ağır bir soru bırakır: Benim nahvim ne, mahivim ne? Yani ben hangi konuda kendimi üstün görüyorum ve hayat beni hangi yerden sınadığında dağılıyorum? Çok konuştuğum ama yaşayamadığım şey ne? Başkalarına öğrettiğim ama kendi evimde uygulayamadığım hakikat hangisi? Bildiğimi zannettiğim ama fırtına çıkınca elimden kayıp giden bilgi ne? İnsan bu soruları kendisine sormadan, kayıktaki âlimin durumuna düşmekten kurtulamaz. Çünkü hepimizin içinde biraz o âlimden vardır. Hepimiz bildiğimiz küçük bir alanı büyütüp hayatın tamamı sanabiliriz. Hepimiz kendi nahvimizi başkalarının mahivinden üstün görebiliriz.

O hâlde bu hikâyeyi yalnızca gülümseyerek okunacak bir Mesnevî kıssası olarak bırakmamak gerekir. Onu kendi çağımıza, kendi evimize, kendi dilimize, kendi öfkemize, kendi kibrimize, kendi kırılganlığımıza taşımak gerekir. Fırtına çıktığında beni hangi bilgi kurtaracak? Bir yakınım hastalandığında hangi cümlem işe yarayacak? Çocuğum benden ilgi beklediğinde hangi kitap gerçekten konuşacak? Eşim yorgun olduğunda hangi ahlak bilgisi davranışa dönüşecek? Eleştirildiğimde hangi tevazu içimde kalacak? Haksızlığa uğradığımda hangi adalet duygusu beni zalimleşmekten koruyacak? İşte bu sorular, nahivden mahive geçişin kapılarıdır.

Sonunda kayık bize hayatı, fırtına sınavı, nahiv teorik bilgiyi, mahiv ise yaşanmış hikmeti anlatır. Sakin sularda herkes konuşabilir. Sakin sularda herkes kendini bilgili, güçlü, hazırlıklı ve üstün hissedebilir. Ama insanın hakikati fırtınada belli olur. Dalgalar yükseldiğinde, kayık sallandığında, korku boğaza düğümlendiğinde, unvanlar, alıntılar, ezberler ve gösterişli cümleler birer birer susar. O zaman geriye yalnızca insanın içine gerçekten işlemiş olan şey kalır. İşte bilgelik dediğimiz hafiflik budur: Fırtına çıktığında sırtındaki kitaplarla boğulmak değil, bildiğini hâle dönüştürüp yüzebilmektir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...