Okumak Yetmez: Kitabın İnsanda Açtığı Yara
Bir insan düşünelim: Yıllardır kitap okuyor. Evinde raflar dolu, masasının üzerinde yarım kalmış kitaplar, başucunda birkaç cilt, telefonunda e-kitaplar, bilgisayarında PDF dosyaları, defterlerinde altı çizilmiş cümleler var. Okuduğu yazarların isimleri etkileyici: Gazâlî, Mevlânâ, İbn Haldun, Dostoyevski, Tolstoy, Nietzsche, Jung, Frankl, Aliya, Camus, Heidegger… Hangi konu açılsa söyleyecek bir cümlesi, aktaracak bir alıntısı, önerecek bir kitabı var. Dışarıdan bakıldığında bu insan gerçekten okuyan, düşünen, kendini geliştiren biri gibi görünür. Fakat biraz yakından bakınca garip bir şey fark edilir: Bu kadar kitap onun ses tonunu yumuşatmamış, bakışını derinleştirmemiş, sabrını artırmamış, kibrini azaltmamış, merhametini çoğaltmamıştır. Kitaplar çoğalmış, ama insan aynı yerde kalmıştır.
İşte asıl mesele burada başlar. Çünkü kitap okumak ile kitap tarafından okunmak aynı şey değildir. İnsan bir kitabı eline alabilir, sayfalarını çevirebilir, altını çizebilir, notlar alabilir, hatta onu bitirdiğinde kendisini biraz daha bilgili hissedebilir. Fakat kitap da insanı okumaya başladığında işler değişir. O zaman metin yalnızca dışarıdan görülen bir nesne olmaktan çıkar; insanın iç dünyasına tutulmuş bir aynaya dönüşür. Okur, kitabın içinde yalnızca fikirleri değil, kendi eksiklerini de görmeye başlar. Bir cümle gelir ve insanın yıllardır sakladığı bir zaafın üstünü açar. Bir hikâye, insanın kendi bencilliğini görünür kılar. Bir ayet, bir hadis, bir beyit, bir roman sahnesi, bir filozofun sorusu, insanın rahatça kurduğu hayatı içeriden sarsar.
Gerçek kitap, insanı yalnızca bilgilendirmez; biraz da yaralar. Bu yara, kötü bir yara değildir. Bu, insanın kendisiyle ilgili rahat yalanlarının yırtıldığı yerdir. İnsan kendini sabırlı sanırken bir metin ona öfkesini gösterir. Kendini merhametli sanırken bir roman karakterinin acısında kendi duyarsızlığını fark eder. Kendini adil sanırken bir tarih anlatısı ona çıkarı söz konusu olduğunda nasıl taraf tuttuğunu düşündürür. Kendini dindar sanırken bir ayet ona kullarla ilişkisini sorgulatır. Kendini özgür sanırken bir filozof ona alışkanlıklarının kölesi olduğunu hissettirir. İşte böyle anlarda kitap, okurun zihnine bilgi eklemekle kalmaz; onun benliğinde bir çatlak açar. Bazen insanı gerçekten iyileştiren şey de tam bu çatlağın kendisidir.
Fakat modern okur çoğu zaman yaralanmak istemez. Etkilenmek ister, ama sarsılmak istemez. Bilgilenmek ister, ama değişmek istemez. Kitaptan güzel cümleler almak ister, ama kitabın kendisinden bir şeyler alıp götürmesine razı olmaz. Oysa hakiki okuma biraz kayıp gerektirir. İnsan iyi bir kitaptan çıktığında eski kibrinin bir kısmını, eski kesinliklerinin bir bölümünü, eski alışkanlıklarının rahatlığını, eski yargılarının sertliğini kaybetmelidir. Eğer bir kitap bizi hiç eksiltmeden, hiç rahatsız etmeden, hiçbir şeyimizi yerinden oynatmadan bitiyorsa, belki o kitabı gözlerimiz okumuştur; ama ruhumuz ona temas etmemiştir. Kitap okunmuş, fakat içeri alınmamıştır.
Bugün kitap okuma bile bazen bir tüketim biçimine dönüştü. İnsanlar kaç kitap okuduklarını sayıyor, yıl sonu listeleri yapıyor, okuma hedefleri koyuyor, ayda on kitap bitirmekle övünüyor, sosyal medya hesaplarında “bu yıl elli kitap” diye paylaşımlar yapıyor. Elbette düzenli okumak değerlidir. Fakat sayının büyüsü bazen derinliğin yerine geçebiliyor. Bir kitabı bitirmiş olmak, o kitabın insanda çalıştığı anlamına gelmez. Bazı kitaplar bitirilmez; insanın içinde yıllarca devam eder. Bazı cümleler okunup geçilmez; insanı aylarca takip eder. Bazı metinler bir defa okunur ama ömür boyu sindirilir. Bu yüzden okuma meselesinde asıl soru “Kaç kitap bitirdin?” değil, “Hangi kitap seni bitirdiğin yerde bırakmadı?” olmalıdır.
Kitapların insanda yara açabilmesi için yavaş okumaya ihtiyaç vardır. Çünkü hızlı okuma çoğu zaman metni ele geçirmek ister; yavaş okuma ise metnin bizi ele geçirmesine izin verir. Hızlı okuyan insan sayfaları aşar, yavaş okuyan insan cümlelerin kendisini aşmasına müsaade eder. Hızlı okuma “daha çok şey görmek” ister, yavaş okuma “gördüğün şeyin içinde kalmak” ister. Bir cümlenin önünde durmak, onu kendi hayatına yaklaştırmak, “bu benim hangi hâlime dokunuyor?” diye sormak, okumanın en ihmal edilen tarafıdır. Oysa bazen bir kitabın en önemli yeri, altını çizdiğimiz cümle değil, o cümleden sonra kitabı kapatıp sustuğumuz andır.
Klasik metinler bu yüzden aceleye gelmez. Kur’an aceleyle tüketilecek bir metin değildir. Mesnevî, yalnızca güzel hikâyeler kitabı değildir. Gazâlî’nin İhya’sı, baştan sona bilgi edinmek için okunacak kuru bir ahlak ansiklopedisi değildir. Augustinus’un İtiraflar’ı yalnızca bir hayat hikâyesi değildir. Dostoyevski romanları yalnızca olay örgüsü değildir. Tolstoy’un krizleri yalnızca edebi malzeme değildir. Bu metinler insanı kendi iç karanlığıyla karşılaştırmak ister. Onları hızlıca geçmek, bir hastanın doktor odasına girip muayene olmadan çıkmasına benzer. Odaya girmiştir, doktoru görmüştür, belki reçetenin adını duymuştur; ama yaranın üzerine hiç bakılmamıştır.
Bir kitabın insanda yara açması, onun mutlaka acı vermesi gerektiği anlamına gelmez. Bazen kitap insanın içinde unuttuğu bir iyiliği uyandırır. Bazen yıllardır katılaşmış bir duyguyu çözer. Bazen insanın kendisini affetmesine yardım eder. Bazen dünyaya daha merhametli bakmasını sağlar. Bazen yalnız olmadığını hissettirir. Fakat bütün bu iyi etkiler bile bir tür sarsıntıyla gelir. Çünkü insan alıştığı benlikten kolay ayrılmaz. Biz çoğu zaman kendimizi savunarak yaşarız. Kitap, bu savunma duvarlarının arasından içeri sızdığında, bizi hem acıtır hem de genişletir. İyi kitap, insanın iç odalarına usulca giren ama orada hiçbir şeyi olduğu gibi bırakmayan misafir gibidir.
Ne var ki birçok insan kitapları da kendi mevcut fikirlerini güçlendirmek için okur. Zaten inandığı şeyleri destekleyen cümleleri arar. Kendi dünya görüşünü onaylayan metinleri sever. Kendi haklılığını besleyen alıntıların altını çizer. Karşısına zorlayıcı bir soru çıktığında ya onu görmezden gelir ya da hızlıca geçer. Böylece okuma, hakikat arayışı olmaktan çıkar; kişinin kendi zihinsel konforunu tahkim ettiği bir faaliyete dönüşür. Bu tür okuma insanı değiştirmez; yalnızca daha iyi savunur. İnsan eskiden de aynıydı, şimdi sadece elinde birkaç güçlü alıntı daha vardır. Oysa hakiki okuma, insanın yalnızca tarafını güçlendiren değil, kendisini de sorgulatan okumadır.
Bir insanın kitapla kurduğu ilişki, onun hakikatle kurduğu ilişkiye benzer. Eğer insan hakikati gerçekten istiyorsa, kitapta kendisine karşı olan cümleleri de dinler. Kendisini rahatsız eden yerlere daha fazla dikkat eder. “Ben zaten biliyorum” diyerek geçmez. Bilmediği, görmek istemediği, kabul etmekte zorlandığı şeylerin önünde durur. Çünkü bazen insanı en çok büyüten cümle, en çok hoşuna giden cümle değil, en çok canını sıkan cümledir. Okur, o cümlenin kendisini neden rahatsız ettiğini sormaya başladığında, kitap artık dışarıdaki bir metin olmaktan çıkar; iç muhasebenin bir parçası hâline gelir.
Bu açıdan bakıldığında, kitap okumanın ahlaki bir tarafı vardır. Okuma yalnızca zihinsel bir eylem değildir; aynı zamanda bir terbiye biçimidir. İnsan okurken sabrı öğrenir. Acele hüküm vermemeyi öğrenir. Başka bir insanın zihnine misafir olmayı öğrenir. Kendi zamanının, kendi kültürünün, kendi alışkanlıklarının dışına çıkmayı öğrenir. Bir roman karakterinin acısını takip ederken empatiyi, bir tarih metninde medeniyetlerin çöküşünü görürken faniliği, bir felsefe metninde soruların derinliğini fark ederken tevazuyu, bir dini metinde hitabın ağırlığını duyarken sorumluluğu öğrenir. Fakat bütün bunlar ancak okuma bir “geçip gitme” değil, bir “içinden geçme” hâline geldiğinde mümkündür.
Bugünün okuma kültüründe en büyük eksikliklerden biri de okunan şey üzerine susmaktır. İnsan okur okumaz paylaşmak istiyor. Hemen bir alıntı, hemen bir yorum, hemen bir tavsiye, hemen bir değerlendirme… Sanki okunan şeyin değeri, ne kadar hızlı dolaşıma sokulduğuyla ölçülüyor. Oysa bazı cümlelerin hemen paylaşılmaması gerekir. Bazı cümleler önce insanın içinde beklemelidir. Bir tohum gibi karanlıkta kalmalı, şişmeli, çatlamalı, sonra belki bir davranış olarak filizlenmelidir. Her okuduğunu hemen başkasına aktaran insan, bazen o bilginin kendi içinde kök salmasına fırsat vermeden onu dışarı atmış olur. Bilgi ağızdan çıkmış, ama ruhta kalmamıştır.
Bu yüzden kitap okurken kendimize küçük ama ağır sorular sormalıyız: Bu cümle benim hangi yarama dokundu? Bu fikir hangi alışkanlığımı sorguluyor? Bu hikâye bana kimi hatırlattı? Bu ayet benim hangi davranışımı değiştirmeye çağırıyor? Bu filozofun sorusu benim hangi kolay cevabımı bozuyor? Bu romandaki karakterde kendi hangi zaafımı gördüm? Bu metin beni daha çok konuşmaya mı, yoksa biraz susup düşünmeye mi çağırıyor? Eğer okuma bu tür sorular doğurmuyorsa, zihin doluyor olabilir; fakat insanın iç dünyası hâlâ kapalı kalıyor olabilir.
Bir kitabın insanda açtığı yara, çoğu zaman hemen görünmez. İnsan kitabı bitirir, rafa koyar, hayatına devam eder. Fakat günler sonra bir tartışmanın ortasında o kitaptan bir cümle gelir ve dilini tutar. Bir hastane koridorunda okuduğu bir bölüm aklına düşer ve sabretmesine yardım eder. Bir çocuğun sorusu karşısında bir roman karakterini hatırlar ve daha dikkatli davranır. Bir haksızlık anında yıllar önce okuduğu bir metnin adalet duygusu içinde kıpırdar. İşte o zaman kitap gerçekten okunmuş olur. Çünkü kitap artık sayfada değildir; insanın davranışında konuşmaktadır.
Okumak bazen insanı değiştirmediği için değil, insan değişmemek için okuduğu için sonuçsuz kalır. Bu çok ince ama önemli bir ayrımdır. İnsan bazen kitaplara sığınır. Kendi hayatında karar vermemek için sürekli yeni kitaplar okur. Bir adım atmamak için araştırmaya devam eder. Bir özür dilememek için ahlak kitapları karıştırır. Bir ilişkiyi onarmamak için psikoloji metinlerine gömülür. Bir sorumluluğu üstlenmemek için felsefi sorgulamalara kaçar. Böylece okuma, cesaretin değil ertelemenin aracı hâline gelir. Oysa bazı kitaplar insana en sonunda şunu söylemelidir: “Artık yeterince okudun; şimdi yaşa.”
Kitapla kurulan sahici ilişki, insanı daha çok insan yapmalıdır. Daha nazik, daha dikkatli, daha yavaş, daha adil, daha merhametli, daha alçakgönüllü, daha derin. Eğer kitaplar bizi daha tahammülsüz, daha kibirli, daha gösterişçi, daha alıntıcı, daha yargılayıcı yapıyorsa, okuma biçimimizde bir sorun var demektir. Bilgi arttıkça insanın dili sertleşiyorsa, orada hikmet eksiktir. Okunan metinler insanı başkalarına tepeden bakmaya sevk ediyorsa, orada kitap ruhun terbiyesi olmaktan çıkmış, benliğin süsü hâline gelmiştir. Böyle bir durumda insan kitap taşır; ama kitap insanı taşımaz.
Belki de iyi okurun en önemli özelliği, okuduklarından sonra kendisini biraz daha eksik hissetmesidir. Bu eksiklik kötü bir eksiklik değildir. Tam tersine, insanı aramaya, derinleşmeye, yumuşamaya çağıran verimli bir eksikliktir. Gerçek okur, her kitabın sonunda “Artık biliyorum” demekten çok, “Daha dürüst yaşamam gerekiyor” der. “Daha çok konuşmalıyım” demekten çok, “Daha iyi dinlemeliyim” der. “Başkalarına bunu anlatmalıyım” demekten çok, “Önce kendimde denemeliyim” der. Çünkü kitapla terbiye edilen insan, okuduklarını hemen başkalarının başına vurmaz; önce kendi kalbinin kapısına asar.
Sonunda mesele şuraya gelir: Bir kitabı bitirmek kolaydır; bir kitabın bizi bitirdiğimiz yerde bırakmaması zordur. Kitap, eğer insanın içinde bir soru, bir huzursuzluk, bir incelme, bir utanma, bir cesaret, bir merhamet, bir değişme arzusu bırakıyorsa, o kitap gerçekten okunmuştur. Yoksa sayfalar çevrilmiş, kelimeler görülmüş, cümleler not edilmiş olabilir; ama okuma henüz ruhun toprağına değmemiştir. Gerçek kitap, insanın hayatında küçük de olsa bir iz bırakır. Bir davranışı değiştirir, bir bakışı yumuşatır, bir hükmü geciktirir, bir kibri kırar, bir yarayı görünür kılar.
Okumak yetmez. Çünkü insan sadece okuduklarıyla değil, okuduklarının kendisinde yaptığı işle insan olur. Kitap, raflarda duran bir nesne olmaktan çıkıp insanın içinde çalışan bir aynaya dönüştüğünde kıymet kazanır. Bazen bu ayna bize güzel taraflarımızı değil, saklamak istediğimiz çirkinlikleri gösterir. İşte o anda kitabı kapatıp başka bir kitaba geçmek yerine biraz durmak gerekir. Çünkü belki de asıl okuma orada başlar. Bir cümlenin bizi rahatsız ettiği, bir hikâyenin içimizi burktuğu, bir ayetin bizi kendimize çağırdığı, bir roman karakterinin yüzümüzdeki maskeyi düşürdüğü yerde. Kitabın insanda açtığı yara, bilginin hikmete dönüşmek için bulduğu kapıdır.
Bu yüzden bundan sonra bir kitabı bitirdiğimizde kendimize yalnızca “Ne öğrendim?” diye sormayalım. Daha zorunu soralım: “Bu kitap bende neyi yaraladı? Hangi rahatımı bozdu? Hangi huyumu utandırdı? Hangi davranışımı değiştirmeye çağırdı?” Eğer bu sorulara küçük de olsa bir cevap verebiliyorsak, kitap bize ulaşmış demektir. Çünkü iyi kitap, insanın zihnine yeni bilgiler ekleyen değil, hayatına yeni bir sorumluluk bırakan kitaptır. Ve belki de en hakiki okuma, kitabın son sayfasında değil, o kitaptan sonra artık eskisi gibi davranamadığımız ilk anda başlar.
Yorumlar
Yorum Gönder