Ana içeriğe atla

Bilginin Yükü ve Bilgeliğin Hafifliği -6-

 Bilgi Obezitesi: Çok Şey Bilen Ama Hiçbir Şeyi Sindiremeyen İnsan


Sabah uyanır uyanmaz telefonuna uzanan bir insan düşünelim. Daha yatağından kalkmadan birkaç haber başlığı okuyor, bir düşünürün kısa videosunu izliyor, psikolojiyle ilgili bir gönderiyi kaydediyor, sonra kahvaltı yaparken kulaklığına bir podcast açıyor. İşe giderken kişisel gelişim tavsiyeleri dinliyor, öğle arasında yapay zekâ üzerine bir makalenin özetine göz atıyor, akşam eve dönerken tasavvuf sohbetinden birkaç cümleyle duygulanıyor, gece yatmadan önce de “hayatımı değiştirecek on alışkanlık” başlıklı bir videoya bakıyor. Gün boyunca zihnine yüzlerce cümle, onlarca fikir, sayısız kavram, türlü tavsiye giriyor. Fakat ertesi gün yine aynı insan olarak uyanıyor: aynı dağınıklık, aynı acelecilik, aynı öfke, aynı erteleme, aynı huzursuzluk, aynı iç yorgunluğu. Zihin dolmuş, ruh sindirememiştir.


Çağımızın en tuhaf hastalıklarından biri budur: Bilgiye aç olduğunu sanan ama aslında bilgiyle şişmiş insan. Bu insan sürekli yeni şeyler öğrenmek ister. Yeni kitaplar, yeni videolar, yeni kurslar, yeni podcastler, yeni yazılar, yeni alıntılar, yeni öneriler, yeni kavramlar… Fakat bütün bu yeniliklerin içinde bir derinleşme gerçekleşmez. Bilgi insanın içine kök salmadan, başka bir bilgi onun üstüne düşer. Bir fikir henüz davranışa dönüşmeden, yeni bir fikir onun yerini alır. Bir cümle insanın kalbinde yankılanmadan, başka bir cümle ekranın üstünden kayıp geçer. Böylece insan öğreniyormuş gibi görünür; ama aslında sürekli tüketiyordur.


Bu durumu anlamak için bedenle zihin arasında basit bir benzetme kurabiliriz. İnsan bedeni nasıl ki yediği her şeyi faydaya dönüştüremezse, zihin ve ruh da duyduğu her bilgiyi hikmete dönüştüremez. Fazla yemek bedeni ağırlaştırır, hareketi zorlaştırır, sindirimi bozar. Fazla ve sindirilmemiş bilgi de zihni ağırlaştırır, dikkati dağıtır, karar vermeyi zorlaştırır, insanı kendi içinde yorgun düşürür. Bir insan çok şey okuduğu, çok şey dinlediği, çok şey izlediği hâlde daha berrak değil de daha karmaşık hissediyorsa, orada bilgi besin olmaktan çıkmış, yük olmaya başlamıştır. Nasıl ki bedenin sağlığı yalnızca çok yemeye değil, doğru olanı ölçülü biçimde sindirmeye bağlıysa, zihnin sağlığı da çok bilgi almaya değil, alınan bilgiyi anlamlı bir düzene kavuşturmaya bağlıdır.


Bilgi obezitesi, cehaletten farklı bir problemdir. Cahil insan bilmediğini bilmeyebilir; bilgi obezitesi yaşayan insan ise çok şey bildiğini sanır ama bildiklerini birbirine bağlayamaz. Bir konuda fikir sahibidir, ama o fikrin hayatındaki karşılığını gösteremez. Bir kavramı duymuştur, ama o kavramla düşünmeyi öğrenmemiştir. Bir kitabı okumuştur, ama o kitabın kendisinde neyi değiştirdiğini söyleyemez. Bir konuşmadan etkilenmiştir, ama etkilenme duygusu geçince eski hâline döner. Bu insanın zihninde çok malzeme vardır; fakat o malzemeden anlamlı bir ev inşa edilmemiştir. Tuğlalar yığılmıştır, ama duvar örülmemiştir.


Bugün enformasyon bolluğu içinde yaşayan insan, geçmiş çağların insanından bambaşka bir sınavla karşı karşıyadır. Eskiden bilgiye ulaşmak zordu; bugün bilgiden korunmak zor. Eskiden insan bir metne ulaşmak için yolculuk yapardı; bugün metinler, videolar, sesler, özetler, yorumlar insanın cebine hücum ediyor. Eskiden insan bir âlimin sohbetine katılmak için şehir değiştirirdi; bugün aynı gün içinde onlarca konuşmacı dinleyebiliyor. Eskiden bir kitabı bulmak zahmetti; bugün kitapların arasında kaybolmamak zahmet. Bu yüzden modern insanın problemi çoğu zaman bilgi kıtlığı değil, bilgi fazlalığıdır. Fakat bolluk, her zaman bereket demek değildir. Bazen bolluk, insanın neyi gerçekten aradığını unutmasına yol açar.


Sürekli bilgi tüketen insanın zihni bir pazar yerine benzer. Her köşeden bir ses yükselir. Bir yanda motivasyon cümleleri, bir yanda dini öğütler, bir yanda psikolojik açıklamalar, bir yanda felsefi sorgulamalar, bir yanda siyasi yorumlar, bir yanda bilimsel gelişmeler, bir yanda komplo teorileri, bir yanda kişisel gelişim vaatleri… Her ses kendini önemli gösterir. Her başlık acil görünür. Her video “bunu mutlaka bilmelisin” der. Her kitap “hayatını değiştireceğim” iddiasıyla gelir. Zihin bu kalabalığın içinde neye kulak vereceğini şaşırır. Sonunda insan çok şey duyar; ama kendi iç sesini duyamaz hâle gelir.


Bilgi obezitesinin en belirgin belirtilerinden biri, derinleşememektir. İnsan bir konuya başlar, hemen başka bir konuya geçer. Bir kitabın yarısında başka bir kitap daha cazip görünür. Bir videoyu izlerken önerilen başka bir video dikkatini çeker. Bir makaleyi okurken bildirim gelir, bildirimden başka bir tartışmaya atlar. Böylece zihin sürekli uyarılır ama hiçbir yerde uzun süre kalamaz. Oysa anlam, çoğu zaman uzun süre aynı yerde kalma cesaretinden doğar. Bir fikrin içinde beklemek, bir metne tekrar dönmek, bir soruyu günlerce taşımak, bir cümleyi hayatla sınamak gerekir. Fakat bilgi obezitesi yaşayan insan bekleyemez. Çünkü onun zihni artık derinlikten çok yeniliğe bağımlıdır.


Bu bağımlılık, insanın düşünme biçimini de değiştirir. İnsan artık bir konuyu anlamaya çalışmak yerine, onun hakkında hızlıca fikir sahibi olmak ister. Uzun kitap yerine özet, özet yerine kısa video, kısa video yerine alıntı, alıntı yerine başlık yeterli görülür. Böylece bilgi giderek parçalanır. Parçalanmış bilgi ise çoğu zaman parçalanmış bir bilinç üretir. İnsan birçok şeyden haberdar olur; ama hiçbir şeyle gerçek bir ilişki kuramaz. Haberdarlık, bilgi zannedilir. Bilgi, hikmet zannedilir. Hikmet ise neredeyse unutulur. Oysa bir şeyi duymuş olmak, onu bilmek değildir; bilmek, onu yerli yerine koyabilmek, sınayabilmek, gerektiğinde susabilmek ve gerektiğinde yaşayabilmektir.


Bilgi obezitesi insanı yalnızca zihinsel olarak değil, ahlaki olarak da etkiler. Çok şey bildiğini sanan insan, başkalarını kolayca yargılamaya başlar. Her konuda hızlı kanaat üretir. Derinlemesine anlamadığı meselelerde bile keskin hükümler verir. Birkaç video izlediği konuda uzman edasıyla konuşur. Birkaç alıntı gördüğü düşünürü tamamen kavradığını sanır. Birkaç psikoloji terimi öğrendi diye çevresindeki herkese teşhis koymaya başlar. Birkaç dini mesele dinledi diye insanların imanını tartar. Birkaç politik analiz okudu diye toplumları kolayca mahkûm eder. Sindirilmemiş bilgi, insanın dilinde sertliğe dönüşür. Derinlik kazandırması gereken malumat, aceleci hükümlerin hammaddesi olur.


Bu durum özellikle sosyal medyada açıkça görülür. İnsanlar karmaşık meseleleri birkaç cümleyle açıklamaya, birkaç saniyelik videolarla hükme bağlamaya, derin tarihsel ve toplumsal sorunları sloganlara sıkıştırmaya alışır. Herkes konuşur, herkes bilir, herkes yorumlar, herkes düzeltir, herkes öfkelenir. Fakat çok az insan durur, dinler, düşünür, araştırır, kendi bilgisinin sınırını kabul eder. Bilgi bolluğu, tevazu doğuracağına çoğu zaman kanaat kabalığı doğurur. Çünkü sindirilmemiş bilgi, insana kendi eksikliğini değil, sahte bir yeterlilik duygusunu hissettirir. İnsan “Ben bu konuda bir şeyler gördüm” duygusunu “Ben bu konuyu biliyorum” sanır.


Dinî alanda da bilgi obezitesinin özel bir görünümü vardır. İnsan gün içinde çok sayıda vaaz, sohbet, kısa dini video, ayet paylaşımı, hadis açıklaması, menkıbe, fıkhi cevap ve tartışma izleyebilir. Kalbi zaman zaman duygulanır, gözleri dolar, içinden “ne güzel anlattı” der. Fakat bütün bu dinlemeler onda daha fazla merhamet, daha fazla kul hakkı hassasiyeti, daha fazla tevazu, daha fazla sabır, daha fazla edep doğurmuyorsa, dinî bilgi de tüketim nesnesine dönüşmüş demektir. Duygulanmak, dönüşmek değildir. Bir sohbetten etkilenmek, o sohbetin gereğini yaşamak değildir. İnsan bazen dinî içerikleri bile nefsini terbiye etmek için değil, ruhsal bir rahatlama yaşamak için tüketebilir.


Kişisel gelişim alanında da benzer bir manzara vardır. İnsan sabah rutini hakkında bir video izler, üretkenlik üzerine bir kitap okur, motivasyon sözleri kaydeder, zaman yönetimi tekniklerini öğrenir, ertelemeyi yenmenin yollarını araştırır. Fakat ertesi sabah yine aynı dağınıklıkla uyanır. Çünkü bilgi, alışkanlığa dönüşmemiştir. Bir davranışı değiştirmek, o davranış hakkında bilgi toplamaktan çok daha zor bir iştir. Ertelemeyi anlatan on kitap okumak, tek bir işi zamanında yapmanın yerini tutmaz. Öfke kontrolü hakkında yüz tavsiye dinlemek, öfke anında susmanın yerine geçmez. Üretkenlik uygulamaları indirmek, gerçekten çalışmaya başlamak değildir. Bilgi obezitesi, insana “hazırlanıyorum” hissi vererek eylemi erteleten ince bir tuzaktır.


Bu hastalığın bir başka belirtisi de karar verememektir. Çok fazla bilgiye maruz kalan insan, bazen basit bir konuda bile seçim yapamaz hâle gelir. Hangi kitabı okumalıyım, hangi yöntemi denemeliyim, hangi diyeti uygulamalıyım, hangi düşünceye kulak vermeliyim, hangi eğitim daha iyi, hangi tavsiye daha doğru? Her seçeneğin lehinde ve aleyhinde onlarca bilgi vardır. İnsan araştırdıkça netleşeceğini sanır; fakat bazen daha çok karışır. Çünkü her bilgi karar üretmez. Bazen karar, bilginin belli bir noktada yeterli görülmesini ve artık uygulamaya geçilmesini ister. Hikmet, sadece daha fazla bilgi toplamak değil, hangi noktada durup davranmak gerektiğini bilmektir.


Bilgi obezitesi insanı içsel olarak da yorar. Çünkü zihin sürekli meşgul ama çoğu zaman verimsizdir. İnsan gün sonunda çok şey tüketmiş hisseder, ama ne düşündüğünü toparlayamaz. İçinde açıklanamayan bir yorgunluk vardır. Sanki bütün gün koşmuş ama hiçbir yere varmamış gibidir. Bu yorgunluk yalnızca fiziksel değildir; anlam yorgunluğudur. Zihin sürekli uyarılmış, ruh ise dinlenememiştir. İnsan bilgiyle temas etmiş ama hikmetle temas edememiştir. Bu yüzden gece yatağa yattığında telefonundaki içerikler bitmiş olabilir; fakat içindeki dağınıklık bitmemiştir.


Peki bu bilgi obezitesinden nasıl çıkılır? İlk adım, bilgiyle ilişkimizi yavaşlatmaktır. Her şeyi bilmek zorunda olmadığımızı kabul etmek gerekir. Her tartışmaya yetişmek, her gelişmeden haberdar olmak, her kitabı okumak, her videoyu izlemek, her kursu almak, her öneriyi denemek zorunda değiliz. İnsan sınırlı bir varlıktır. Dikkati sınırlıdır, ömrü sınırlıdır, hafızası sınırlıdır, enerjisi sınırlıdır. Bu sınırlılığı kabul etmek, cehalet değil bilgeliktir. Çünkü ancak sınırını bilen insan derinleşebilir. Her yere dağılmak yerine birkaç hakiki meselede kök salabilir.


İkinci adım, az ama derin öğrenmektir. Bir ay boyunca tek bir kavramı düşünmek, bir kitabı yavaşça okumak, bir sohbeti tekrar dinlemek, bir ayeti gündelik hayatla ilişkilendirmek, bir davranış üzerinde çalışmak, zihni dağınıklıktan kurtarır. Mesela insan bir ay boyunca yalnızca “sabır” kavramını hayatında izleyebilir. Nerede sabırsızlanıyor, kime tahammül edemiyor, hangi durumda acele hüküm veriyor, hangi bekleyiş onu öfkelendiriyor? Böyle bir çalışma, sabır üzerine onlarca içerik tüketmekten daha dönüştürücü olabilir. Çünkü bilgi artık dışarıdan içeriye inmeye başlamıştır.


Üçüncü adım, öğrenilen her şey için küçük bir uygulama alanı açmaktır. Bir kitap okuduktan sonra hemen başka kitaba geçmeden önce, “Bu kitaptan hayatıma geçireceğim bir davranış ne?” diye sormak gerekir. Bir video izledikten sonra “Bu bana hangi konuda daha dikkatli olmayı öğretti?” diye düşünmek gerekir. Bir sohbet dinledikten sonra “Bugün hangi cümlemi değiştireceğim?” diye sormak gerekir. Eğer hiçbir uygulama alanı açılmıyorsa, bilgi birikmeye devam eder ama insan değişmez. Sindirim, bilginin davranışa dönüşmesiyle başlar. Aksi takdirde en değerli fikirler bile zihnin kalabalığında çürüyebilir.


Dördüncü adım, sessizlik ve boşluk bırakmaktır. İnsan sürekli bilgi alırsa, aldığı bilginin içinde yankılanmasına fırsat kalmaz. Oysa ruhun da sindirim için sessizliğe ihtiyacı vardır. Bir yazıyı okuduktan sonra hemen başka bir ekrana geçmemek, bir sohbetten sonra biraz susmak, bir kitabın ardından yürüyüşe çıkmak, bir cümlenin zihinde dolaşmasına izin vermek önemlidir. Bilgi çoğu zaman gürültüde alınır; ama hikmete sessizlikte dönüşür. İnsan kendine boşluk bırakmadığında, öğrendiği şeyler iç dünyasında yer bulamaz. Her şey üst üste yığılır ve sonunda hiçbir şey gerçekten yerleşmez.


Beşinci adım, bilgi diyetidir. Beden sağlığı için nasıl bazı yiyecekleri azaltmak gerekiyorsa, zihin sağlığı için de bazı içerikleri azaltmak gerekir. Her gün onlarca kısa video, sayısız tartışma, sürekli haber, bitmeyen yorum ve alıntı akışı zihni beslemekten çok yorabilir. İnsan kendisine şu soruyu sormalıdır: Benim zihnimi gerçekten besleyen şeyler neler, sadece şişiren şeyler neler? Hangi içerikten sonra daha berrak, daha sakin, daha derin hissediyorum? Hangi içerikten sonra daha öfkeli, daha dağınık, daha huzursuz oluyorum? Bu ayrımı yapmadan bilgiyle sağlıklı ilişki kurulamaz.


Bilgi obezitesinden kurtulmak, bilgiden kaçmak anlamına gelmez. Bu, bilginin değerini küçümsemek değildir. Tam tersine, bilginin haysiyetini korumaktır. Çünkü bilgi, sürekli tüketilecek bir atıştırmalık değil, insanı dönüştürecek bir gıdadır. Gıdanın hakkı sindirilmekse, bilginin hakkı da yaşanmaktır. İnsan daha az içerik tüketip daha çok düşünebilir. Daha az video izleyip daha çok uygulayabilir. Daha az alıntı kaydedip bir cümleyi daha derinden yaşayabilir. Daha az konuşup daha çok dinleyebilir. Daha az dağılabilir, daha çok derinleşebilir.


Sonunda mesele yine serimizin ana sorusuna bağlanır: Bilgi bizi hafifletiyor mu, ağırlaştırıyor mu? Eğer okuduklarımız, izlediklerimiz, dinlediklerimiz bizi daha berrak, daha sakin, daha merhametli, daha adil, daha sabırlı yapıyorsa, bilgi gıdaya dönüşüyor demektir. Ama bütün bunlar bizi daha dağınık, daha kibirli, daha yargılayıcı, daha huzursuz, daha kararsız yapıyorsa, orada bilgi obezitesi başlamıştır. Çünkü insan bazen cahilliğin değil, sindirilmemiş bilginin altında ezilir. Ve çağımızın en büyük meselelerinden biri, bilgiye ulaşmak değil, ulaştığımız bilgiyi hikmete dönüştürebilecek içsel disiplini yeniden kazanmaktır.


Belki de bugünün insanına verilecek en sade tavsiye şudur: Daha çok bilmeye çalışmadan önce, bildiklerinin sende ne yaptığını gör. Bir hafta boyunca yeni içerik tüketmek yerine, daha önce öğrendiğin bir hakikati yaşa. Bir kitabın ardından hemen yeni bir kitaba koşma; bir cümleyi hayatına yerleştir. Bir sohbetten sonra başka sohbete geçme; duyduğun şeyi davranışında dene. Bir alıntıyı paylaşmadan önce, o alıntının senden ne istediğini sor. Çünkü bilgi, insanın içine sindiğinde hafiflik verir. Sindirilmediğinde ise zihnin raflarında, telefonun hafızasında, not defterlerinin arasında ve ruhun yorgun odalarında ağır bir yük olarak kalır.


Bilgi obezitesi çağında bilgelik, daha fazla tüketmekte değil, daha iyi sindirmektedir. Çok şey bilmek değil, bildiği az şeyi hakkıyla yaşamak insanı olgunlaştırır. Bazen bir insanı yüzlerce içerik değil, gerçekten içselleştirdiği tek bir hakikat değiştirir. Çünkü hikmet kalabalığı sevmez; derinliği sever. Gürültüde görünmez; sessizlikte büyür. Ekranda parlamaz; davranışta belirir. Ve belki de bugün hepimizin ihtiyacı olan şey, yeni bir bilgi daha almak değil, içimizde bekleyen eski bir hakikate nihayet hayat hakkı vermektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...