Ana içeriğe atla

Bilginin Yükü ve Bilgeliğin Hafifliği -7-

 

Alıntılarla Konuşan İnsan: Başkasının Cümlesinde Kaybolmak

Bir sohbet ortamı düşünelim. Masanın etrafında birkaç kişi oturmuş, hayat, insan, toplum, din, ahlak, aşk, ölüm ve anlam üzerine konuşuyor. İçlerinden biri her konu açıldığında hemen büyük bir isimden alıntı yapıyor. Mevlânâ’dan söylüyor, Nietzsche’den aktarıyor, Aliya’dan cümle kuruyor, Jung’dan psikolojik açıklama getiriyor, Foucault’dan iktidar yorumu yapıyor, Dostoyevski’den insan ruhuna dair bir pasaj hatırlatıyor, Gazâlî’den hakikat arayışına dair bir söz ekliyor. Dışarıdan bakıldığında gerçekten birikimli, okumuş, etkileyici biri gibi görünüyor. Fakat sohbetin bir yerinde biri ona çok sade bir soru soruyor: “Peki sen ne düşünüyorsun?” İşte o anda kısa bir sessizlik oluyor. Çünkü yıllarca başkalarının cümleleriyle konuşmuş, ama kendi iç sesini yeterince büyütememiştir.

Alıntı yapmak elbette kötü değildir. İnsan, kendisinden önce yaşamış büyük zihinlerin sözlerine yaslanabilir. Hatta çoğu zaman buna ihtiyaç duyar. Çünkü insan düşünürken yalnız değildir; geçmişin büyük akıllarıyla, bilgeleriyle, şairleriyle, peygamberî hitapla, filozoflarla, âlimlerle, romancılarla, dervişlerle ve acı çekmiş insanlarla birlikte düşünür. Bir söz bazen insanın içinde dağınık duran duyguyu toparlar. Bir cümle, bizim söylemeye güç yetiremediğimiz şeyi berrak biçimde ifade eder. Bir alıntı, karanlık bir odada yakılmış küçük bir kandil gibi yol gösterebilir. Fakat sorun, alıntının ışık olması değil; insanın kendi gözünü kullanmayı bırakıp tamamen o ışığa bağımlı hâle gelmesidir.

Bugünün insanı alıntılarla kuşatılmış durumda. Sosyal medya hesaplarında her gün Mevlânâ, Yunus Emre, Nietzsche, Kafka, Dostoyevski, Aliya, Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Cioran, Jung, Frankl ve daha nice isimden cümleler dolaşıyor. Birkaç kelimeyle insanı sarsan, düşündüren, duygulandıran, paylaşmaya davet eden cümleler… Fakat bu cümlelerin çoğu zaman bağlamı yok. Hangi metinde geçtiği bilinmiyor. Hangi acının, hangi düşünsel mücadelenin, hangi tarihsel şartların içinden doğduğu görülmüyor. Cümle, sahibinden koparılıp dijital dolaşıma sokuluyor. Böylece büyük bir düşünürün hayat boyu taşıdığı mesele, birkaç saniyelik beğeni nesnesine dönüşebiliyor.

Aforizma kültürünün cazibesi burada yatıyor. Kısa, etkili, paylaşılabilir ve zihinde kolayca yer eden cümleler, modern insanın dikkat süresine çok uygun. Uzun kitaplar okumak, bir düşünürün bütün dünyasına girmek, bir kavramın izini sürmek, metnin bağlamını anlamak, sabır isteyen işlerdir. Oysa bir alıntı birkaç saniyede alınır, paylaşılır, beğenilir ve insanı kısa süreliğine derin hissettirir. İnsan, uzun düşünme zahmetine girmeden derinlik imajına ulaşır. Bu yüzden alıntı, bazen düşünmenin başlangıcı olmaktan çıkar; düşünmenin yerine geçer. İnsan artık fikirle değil, fikrin süslenmiş kısa biçimiyle yetinir.

“Mevlânâ ne güzel söylemiş” deriz; ama Mevlânâ’nın söylediği şeyin bizden ne istediğini çoğu zaman sormayız. “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” cümlesini paylaşırız; fakat kendi görünür kimliğimizle iç hakikatimiz arasındaki mesafeye bakmayız. “Sevgi”, “hoşgörü”, “aşk”, “hamdım, piştim, yandım” gibi ifadeleri severiz; fakat bizi yakan ilk insan karşısında hemen sertleşiriz. Mevlânâ’nın cümlesi profilimizde durur, ama Mevlânâ’nın terbiyesi davranışımıza inmez. Böylece söz büyür, insan küçük kalır. Cümle parlaktır, hâl karanlıktır.

Nietzsche’den alıntı yapmak da böyledir. İnsan “Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakar” cümlesini paylaşır; ama kendi iç uçurumuna gerçekten bakmaya cesaret edemez. “Beni öldürmeyen şey güçlendirir” der; fakat küçük bir eleştiride dağılır. “Kendi değerlerini yaratmak”tan söz eder; ama kalabalığın onayını kaybetmekten korkar. Nietzsche’nin cümleleri, insanı rahatsız etmek için vardır; fakat biz onları estetik bir sertlik, entelektüel bir duruş, karanlık bir havalı ifade olarak tüketebiliriz. O zaman Nietzsche bile insanın kendi konforunu bozan bir çekiç olmaktan çıkar, sosyal medya vitrininde duran keskin bir süse dönüşür.

Aliya’dan adalet, özgürlük, ahlak, Doğu ve Batı üzerine cümleler aktarırız. Onun Müslüman bilince, insan haysiyetine, ahlaki direnişe dair sözlerini severiz. Fakat kendi küçük hayatımızda haksızlığa uğrayan birinin yanında durmak gerektiğinde susabiliriz. Güçlü olanın yanında yer almak daha güvenli geldiğinde adalet cümleleri unutulabilir. Bir mazlumun hakkını savunmak bedel istediğinde, paylaştığımız sözler sessizleşir. O zaman Aliya bizim için bir ahlak çağrısı olmaktan çok, kimlik rozeti hâline gelir. Onu paylaşarak kendimizi iyi hissederiz; ama onun temsil ettiği ahlaki cesareti taşımayız.

Jung’dan “gölge” kavramını duyarız, insanın karanlık taraflarından söz ederiz, bastırılmış duygular, arketipler, bilinçdışı, kendilik ve içsel bütünleşme hakkında konuşuruz. Fakat kendi gölgemizle karşılaşmak istemeyiz. Kıskançlığımızı, öfkemizi, hasedimizi, üstünlük arzumuzu, aşağılık duygumuzu, korkularımızı ve içimizdeki kırılgan çocuğu görmekten kaçarız. Başkalarının psikolojisini çözmeye hevesliyizdir; ama kendi ruhumuzun kapısından içeri girmek istemeyiz. Böylece psikolojik kavramlar da birer alıntıya dönüşür. İnsan “gölge” der, ama kendi karanlığına ışık tutmaz.

Dostoyevski’den insan ruhunun derinliklerine dair cümleler paylaşmak kolaydır. Fakat Dostoyevski okuru olmak, yalnızca “insan karmaşıktır” demek değildir. Dostoyevski, insanın içindeki suç, utanç, gurur, merhamet, iman, isyan, vicdan ve çelişkiyle yüzleşmeyi ister. Onu gerçekten okumak, kendi içimizdeki Raskolnikov’u, Karamazov’u, yeraltı insanını, gururlu ve yaralı benliği görmek demektir. Ama biz çoğu zaman Dostoyevski’yi de birkaç karanlık ve etkileyici cümleye indirgeriz. Oysa onun dünyası, insanı sadece etkilesin diye değil, rahatsız etsin diye vardır. Dostoyevski, alıntı değil aynadır.

Bu yüzden mesele, alıntı yapıp yapmamak değildir. Mesele, alıntının bizi nereye götürdüğüdür. Eğer bir alıntı bizi kitabın tamamına, düşünürün meselesine, kendi iç muhasebemize, hayatımızdaki bir davranışa götürüyorsa değerlidir. Ama bir alıntı yalnızca bizi daha bilgili, daha derin, daha entelektüel, daha duyarlı gösteriyorsa; orada alıntı hakikatin değil, benliğin hizmetine girmiş demektir. Alıntı, insanı kendisine çağırmalı; kendini göstermeye değil. Bir söz, bizi başkalarının gözünde yüceltmek için değil, kendi gözümüzde biraz utandırmak için çalıştığında hakiki işlevini yerine getirir.

Sosyal medya alıntıyı hızlandırdığı kadar yüzeyselleştirir de. Bir söz, bağlamından koparılıp güzel bir görselin üzerine yerleştirildiğinde etkileyici olabilir; fakat aynı zamanda köksüzleşir. Mevlânâ’yı, Nietzsche’yi, Yunus’u, Kafka’yı, Aliya’yı, Jung’u, Gazâlî’yi aynı görsel estetik içinde tüketiriz. Hepsi aynı dijital yüzeye yayılır. Düşünceler arasındaki derin farklar kaybolur. Bir tasavvuf cümlesiyle bir varoluşçu çığlık yan yana gelir. Bir ahlak çağrısıyla bir karamsarlık ifadesi aynı beğeni ekonomisinin içinde dolaşır. İnsan bu sözleri paylaşırken bazen onların birbirleriyle nasıl bir gerilim taşıdığını bile fark etmez. Çünkü amaç anlamak değil, etki oluşturmaktır.

Alıntılarla konuşan insanın en büyük riski, kendi cümlesini kuramamasıdır. Kendi cümlesini kurmak, her şeyi sıfırdan icat etmek demek değildir. Kimse boşlukta düşünmez. Hepimiz geçmişten, kültürden, dinden, aileden, okuduklarımızdan ve duyduklarımızdan besleniriz. Fakat insan bütün bu seslerin içinden geçerek sonunda kendi hakikatine ulaşmalıdır. Başkalarının cümleleri insanın içinde mayalanmalı, orada kendi tecrübesiyle birleşmeli, sonra yeni bir iç ses olarak çıkmalıdır. Eğer bu olmazsa, insan çok ses taşır ama kendi sesini bulamaz. Başkalarının kelimeleriyle kalabalıklaşır, fakat içten içe sessiz kalır.

Kendi cümlesini kuramayan insan, çoğu zaman kendisiyle de sahici bir ilişki kuramaz. Çünkü kendi cümlemiz, kendi hayatımızın içinden doğar. Yaşadığımız acılar, gördüğümüz haksızlıklar, duyduğumuz pişmanlıklar, taşıdığımız umutlar, çocukluğumuz, kırılmalarımız, imanımız, şüphelerimiz, yalnızlığımız, sevinçlerimiz ve yenilgilerimiz cümlelerimize karışır. Başkasının cümlesi bize yol açabilir; ama bizim yerimize yaşayamaz. Mevlânâ bizim yerimize affedemez. Nietzsche bizim yerimize korkularımızla yüzleşemez. Aliya bizim yerimize adil davranamaz. Dostoyevski bizim yerimize vicdan azabı çekemez. Jung bizim yerimize gölgemize bakamaz. Gazâlî bizim yerimize şüpheden geçip yakîne ulaşamaz. Her büyük söz, sonunda bizi kendi sınavımıza bırakır.

Bu noktada okurun kendisine sorması gereken soru şudur: En çok paylaştığım cümlelerin hakkını veriyor muyum? “Merhamet” kelimesini çok seviyorsam, en yakınımdaki yorgun insana nasıl davranıyorum? “Adalet” alıntıları yapıyorsam, çıkarım söz konusu olduğunda hakkaniyetli kalabiliyor muyum? “Tevazu” üzerine sözler paylaşıyorsam, eleştirildiğimde ne oluyorum? “Sabır” cümlelerini beğeniyorsam, geciken bir iş karşısında dilim nasıl değişiyor? “Özgürlük”ten söz ediyorsam, başkalarının özgürlüğüne tahammülüm ne kadar? “Aşk” üzerine alıntılar yapıyorsam, sevdiğim insanı gerçekten duyabiliyor muyum? İşte alıntının ahlaki sınavı burada başlar.

Bazen insan alıntıları bir savunma duvarı gibi kullanır. Kendi fikrini söylemekten korktuğu için büyük isimlere yaslanır. “Ben böyle düşünüyorum” demek yerine “Filanca da böyle demiş” diyerek güvenlik arar. Bu anlaşılır bir durumdur; çünkü büyük isimler insana korunak sağlar. Fakat sürekli başkasının otoritesine yaslanmak, insanın kendi düşünsel sorumluluğunu ertelemesine yol açabilir. Düşünmek, biraz da kendi cümlesinin riskini almaktır. Yanılma ihtimalini göze almaktır. Eksik söylemeyi, sonra düzeltmeyi, zamanla derinleşmeyi kabul etmektir. Başkasının cümlesiyle hiç risk almadan derin görünmek kolaydır; kendi cümlenle eksik ama samimi olmak daha zordur.

Alıntı kültürünün bir başka tehlikesi de insanı hızlı hükümlere alıştırmasıdır. Büyük meseleler, birkaç güçlü cümleyle kapanmış gibi görünür. Hayat, ölüm, aşk, iman, şüphe, adalet, özgürlük, modernlik, gelenek, insan ruhu, toplum, devlet, ahlak… Bütün bu ağır meseleler birer aforizmaya sıkıştırılır. Oysa bazı soruların cevabı kısa değildir. Bazı meseleler insanın içinde uzun süre taşınmak ister. Bazı hakikatler, bir cümlede parlayabilir ama bir ömür boyunca anlaşılır. Aforizma kapı olabilir; ama evin tamamı değildir. Kapıda durup evi gezdiğini sanmak, alıntı çağının en büyük yanılsamalarından biridir.

Peki alıntıyla sağlıklı ilişki nasıl kurulur? Önce alıntıyı sahibine ve bağlamına geri götürmek gerekir. Bir sözü beğendiğimizde, onun hangi metinde geçtiğini, hangi meseleye cevap verdiğini, hangi düşünsel yolculuğun ürünü olduğunu merak etmeliyiz. İkinci olarak, o sözün bizden ne istediğini sormalıyız. Bu cümle benim hangi huyuma dokunuyor? Hangi davranışımı değiştirmeye çağırıyor? Hangi kolay yargımı bozuyor? Üçüncü olarak, her güzel cümleyi hemen paylaşmak yerine biraz içimizde bekletmeliyiz. Belki de o söz önce bizim içimizde çalışmalı, sonra gerekirse dışarı çıkmalıdır. Çünkü bazı sözler paylaşılmadan önce yaşanmak ister.

Alıntının en güzel hâli, insanın kendi tecrübesiyle birleştiği hâldir. Mesela bir insan Mevlânâ’dan bir beyit aktarır ve ardından kendi hayatında affetmekte nasıl zorlandığını dürüstçe anlatırsa, o alıntı sahici olur. Bir kişi Aliya’dan adalet üzerine bir cümle paylaşır ve kendi küçük çevresinde adil kalmanın bedelinden söz ederse, o söz canlı hâle gelir. Bir insan Frankl’dan anlam üzerine bir cümle alır ve kendi acısından nasıl anlam çıkarmaya çalıştığını anlatırsa, alıntı artık süs değil tanıklık olur. Büyük sözler, insanın yaşanmışlığıyla buluştuğunda yeniden canlanır. Aksi hâlde çoğu zaman güzel ama cansız birer vitrin nesnesi olarak kalırlar.

Serimizin temel meselesi burada da kendini gösterir: Bilgi yük mü oluyor, hikmete mi dönüşüyor? Alıntılar da bilgi yükünün bir parçası olabilir. İnsan sırtında kitaplar taşıdığı gibi, dilinde de başkalarının sözlerini taşıyabilir. Fakat o sözler insanın karakterine işlemediyse, onlar da birer yükten ibaret kalır. Hatta bazen daha tehlikeli bir yük olur; çünkü insanı gerçekten bilgeymiş gibi gösterebilir. Oysa bilgelik, çok alıntı bilmek değil, doğru cümleyi doğru yerde yaşamakla ilgilidir. Bazen hiç alıntı yapmayan sade bir insan, Mevlânâ’yı paylaşan ama affedemeyen birinden daha Mevlânâ’ya yakın olabilir.

Bu yüzden kendi cümlemizi kurmayı öğrenmek zorundayız. Kendi cümlemiz kusurlu olabilir, eksik olabilir, edebi gücü zayıf olabilir, büyük düşünürlerin cümleleri kadar parlamayabilir. Ama bize aitse, yaşadığımız yerden doğuyorsa, kendi acımızı, kendi arayışımızı, kendi imanımızı, kendi tereddüdümüzü, kendi muhasebemizi taşıyorsa değerlidir. İnsan kendi cümlesini kurdukça başkalarının cümlelerini de daha doğru anlar. Çünkü artık onları taklit etmek için değil, onlarla konuşmak için okur. Büyük sözlerin önünde ezilmez, onlardan beslenir. Onları kendine maske yapmaz, ayna yapar.

Sonunda mesele çok sade bir yere varır: Başkasının cümlesi seni nereye götürüyor? Daha çok görünmeye mi, daha çok düşünmeye mi? Daha çok konuşmaya mı, daha çok susmaya mı? Daha çok paylaşmaya mı, daha çok yaşamaya mı? Eğer alıntılar bizi kendimize döndürmüyorsa, onlar da bilginin gösteriye dönüşmüş biçimlerinden biri olur. Ama bir söz bizi sarsıyor, kendi hayatımızı sorgulatıyor, bir davranışımızı değiştiriyor, bir kibrimizi kırıyor, bir yarayı görünür kılıyor, bir sorumluluğu hatırlatıyorsa, o zaman alıntı artık başkasının cümlesi olmaktan çıkar; içimizde çalışan bir hakikate dönüşür.

Belki de bundan sonra bir alıntı paylaşmadan önce kısa bir süre durmak gerekir. Bu cümle benim hayatımda nerede duruyor? Ben bu sözün neresindeyim? Bu söz beni mi anlatıyor, yoksa ben onun arkasına mı saklanıyorum? Onu gerçekten anladım mı, yoksa yalnızca güzel bulduğum için mi paylaşıyorum? Onun gerektirdiği ahlaki yükü taşıyor muyum? Bu sorular sorulduğunda, alıntı kültürü bir gösteri olmaktan çıkıp iç muhasebeye dönüşebilir. Çünkü büyük sözlerin hakkı, yalnızca beğenilmek değil, yaşanmaktır.

Alıntılarla konuşan insan, eğer dikkat etmezse başkasının cümlesinde kaybolur. Ama aynı insan, o cümleleri kendi hayatının içinden geçirirse, başkasının sözünde kendine giden bir yol bulabilir. Mevlânâ’nın sözü onda merhamete, Aliya’nın sözü adalete, Nietzsche’nin sorusu cesarete, Jung’un kavramı iç yüzleşmeye, Dostoyevski’nin romanı vicdana, Gazâlî’nin arayışı hakikat açlığına dönüşebilir. İşte o zaman alıntı yük olmaktan çıkar, yol olur. Başkasının cümlesiyle başlayan yolculuk, insanın kendi hakikatine varır. Ve belki de en güzel alıntı, sonunda bizi kendi sahici cümlemizi kurmaya mecbur bırakan alıntıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...