Felsefe Bilmek mi, Düşünmeyi Öğrenmek mi?
Bir üniversite koridoru düşünelim. Duvarlarda konferans afişleri, kapıların üzerinde bölüm isimleri, öğrencilerin ellerinde kitaplar, fotokopiler, notlar var. Koridorun bir köşesinde genç bir öğrenci birkaç arkadaşıyla hararetli biçimde konuşuyor. Kant’ın kategorilerinden, Hegel’in diyalektiğinden, Heidegger’in varlık sorusundan, Nietzsche’nin değer eleştirisinden, Sartre’ın özgürlük anlayışından, Camus’nün absürdünden, Foucault’nun iktidar analizlerinden söz ediyor. Cümleleri etkileyici, isimler büyük, kavramlar ağır. Onu dinleyen biri, gerçekten derin düşünen biriyle karşılaştığını sanabilir. Fakat aynı öğrenciye çok sade bir soru sorulduğunda, mesela “Sen kendi hayatında neyi gerçekten sorguladın?” denildiğinde bir anda duraksıyor. Çünkü filozofların ne dediğini biliyor; ama onların sorduğu soruların kendi hayatında açtığı yarayla henüz karşılaşmamış.
Felsefe bilmek ile düşünmeyi öğrenmek aynı şey değildir. Felsefe tarihi bilinebilir. Filozofların isimleri, dönemleri, kavramları, eserleri, birbirlerine itirazları, sistemleri, okulları, tartışmaları öğrenilebilir. Bir insan Platon’un idealar kuramını, Aristoteles’in madde-form ayrımını, Descartes’ın şüphesini, Kant’ın akıl eleştirisini, Nietzsche’nin ahlak soykütüğünü, Heidegger’in varlık meselesini, Sartre’ın özgürlük yükünü anlatabilir. Bütün bunlar değerlidir. Fakat bütün bunları bilmek, o insanın gerçekten düşündüğü anlamına gelmez. Çünkü düşünmek, başkasının kurduğu kavramları tekrar etmekten ibaret değildir. Düşünmek, insanın kendi varlığını, kendi kabullerini, kendi korkularını, kendi konforunu, kendi çağını, kendi inancını, kendi ilişkilerini ve kendi hayatını soru hâline getirmesidir.
Felsefe çoğu zaman yanlış biçimde “filozofların görüşlerini öğrenmek” zannedilir. Oysa felsefenin kalbi, görüşlerden çok sorulardadır. Sokrates’i önemli kılan, insanlara hazır cevaplar vermesinden ziyade, onları kendi cevaplarından şüphe ettirecek sorular sormasıdır. “Erdem nedir?”, “Adalet nedir?”, “İyi hayat nedir?”, “İnsan kendini nasıl bilir?” gibi sorular, yalnızca antik Atina meydanlarında kalmış tarihî sorular değildir. Bugün de her insanın içinde yankılanması gereken sorulardır. Fakat biz çoğu zaman Sokrates’in sorularını ezberler, ama onun sorularının kendi hayatımızda bizi rahatsız etmesine izin vermeyiz. “Kendini bil” sözünü severiz; fakat kendimize gerçekten bakmaktan kaçarız.
Felsefe derslerinde öğrenciler çoğu zaman filozofların cevaplarını öğrenir. Sınavlarda hangi filozofun ne söylediği, hangi kavramı nasıl kullandığı, hangi düşünce okulunun hangi görüşü savunduğu sorulur. Bu gereksiz değildir; ama eksiktir. Çünkü filozofların cevaplarını ezberlemek, onların sorularıyla yaşamak anlamına gelmez. Bir öğrenci Descartes’ın metodik şüphesini anlatabilir; fakat kendi hayatındaki hazır kabulleri hiç sorgulamayabilir. Kant’ın “Aydınlanma nedir?” sorusuna verdiği cevabı açıklayabilir; fakat kendi aklını kullanma cesaretini gösteremeyebilir. Nietzsche’nin putları yıkma çağrısından söz edebilir; fakat kendi küçük putlarına dokunamayabilir. Camus’nün absürdünü anlatabilir; fakat kendi anlamsızlık duygusuyla dürüstçe yüzleşmeyebilir.
Bu noktada felsefe, bilginin yük olabileceği en ilginç alanlardan biri hâline gelir. Çünkü felsefi kavramlar insana büyük bir entelektüel güç hissi verebilir. İnsan varlık, özne, bilinç, özgürlük, yabancılaşma, iktidar, hakikat, hiçlik, anlam, etik, fenomenoloji, hermenötik gibi kelimelerle konuştuğunda kendisini derin hissedebilir. Fakat bu kelimeler, insanın hayatıyla temas etmiyorsa, yalnızca soyut bir sis üretir. Kavramlar çoğalır, ama bakış berraklaşmaz. Hatta bazen insan felsefi kavramların arkasına saklanarak basit ahlaki sorumluluklardan kaçar. Çok derin konuşur; ama sıradan bir haksızlık karşısında susar. Özgürlükten söz eder; ama kendi korkularının esiridir. Hakikati tartışır; ama kendine karşı dürüst değildir.
Felsefe, insanı kendisiyle karşılaştırmadığında bir entelektüel süse dönüşebilir. Tıpkı kitapların raflarda, sertifikaların duvarda, alıntıların sosyal medya profilinde durması gibi, felsefe de insanın dilinde durabilir. İnsan “varoluş krizi” der, ama kendi krizinden kaçar. “Yabancılaşma” der, ama kendi ailesine, komşusuna, bedenine, geçmişine ve inancına nasıl yabancılaştığını düşünmez. “Özne” der, ama kendi hayatının öznesi olup olmadığını sormaz. “İktidar” der, ama kendi küçük iktidar alanlarında insanlara nasıl davrandığını görmez. “Özgürlük” der, ama alışkanlıklarının zincirlerini fark etmez. Böylece felsefe, insanı uyandıracak bir çekiç olmaktan çıkar, insanın kendini iyi hissettiği bir entelektüel oyuna dönüşür.
Oysa gerçek felsefe, insanın rahatını bozar. Çünkü felsefe, en basit görünen şeyleri bile soru hâline getirir. “Ben kimim?” diye sorar. “Neye inanıyorum?” diye sorar. “Niçin böyle yaşıyorum?” diye sorar. “Bana ait sandığım düşünceler gerçekten bana mı ait?” diye sorar. “Toplumun, ailenin, geleneğin, ideolojinin, piyasanın, sosyal medyanın, korkularımın ve arzularımın bende konuşan seslerini ayırt edebiliyor muyum?” diye sorar. Bu sorular insana huzur vermek için değil, hakiki bir uyanışa çağırmak için vardır. Felsefe, insanı bazen yersiz yurtsuz bırakır; ama bu yersizlik, daha sahici bir yurt aramanın başlangıcı olabilir.
Bir insan felsefe okuduğunda, ilk kazanması gereken şey cevap çokluğu değil, soru derinliğidir. Çünkü cevaplar çoğu zaman insanı kapatır; sorular açar. Cevap, eğer erken verilirse insanı tembelleştirebilir. Soru ise insanı yürütür. Felsefi düşünme, sorunun içinde kalabilme cesaretidir. Hemen hüküm vermeden, kolay açıklamalara sığınmadan, hazır kalıplara kaçmadan, bir meselenin ağırlığına tahammül edebilmektir. Bugünün insanı çoğu zaman soruların içinde kalamıyor. Hemen cevap istiyor. Hemen konum almak, hemen taraf belirlemek, hemen yorum yapmak, hemen kesinleşmek istiyor. Oysa düşünmek bazen acele etmeme ahlakıdır.
Felsefenin en büyük terbiyelerinden biri de “bilmiyorum” diyebilme cesaretidir. Garip biçimde, felsefe öğrenen bazı insanlar her konuda daha kesin konuşmaya başlar. Oysa gerçek düşünce insanı daha dikkatli kılar. Çünkü insan düşündükçe meselelerin karmaşıklığını fark eder. Bir kavramın tarihini, bir sorunun arka planını, bir fikrin sonuçlarını gördükçe dilindeki kesinlik azalır. Bu, kararsızlık veya zayıflık değildir. Bu, hakikate karşı saygıdır. Her konuda hızlı hüküm veren insan, çoğu zaman düşünmenin ağırlığını yeterince taşımamıştır. Felsefe, insana yalnızca konuşmayı değil, konuşmadan önce durmayı da öğretmelidir.
Bu açıdan felsefi düşünme ile ahlak arasında derin bir bağ vardır. Çünkü düşünmek, insanın kendi yargılarına karşı sorumluluk duymasıdır. Bir insan birini yargılarken hangi varsayımlarla hareket ettiğini düşünüyorsa, orada felsefi bir dikkat vardır. Bir meselede taraf olurken kendi çıkarının, korkusunun, aidiyetinin ve önyargısının etkisini hesaba katıyorsa, orada düşünce ahlakı vardır. Bir fikri savunurken karşı tarafın güçlü itirazlarını da dürüstçe görebiliyorsa, orada entelektüel namus vardır. Felsefe, insanı yalnızca akıllı değil, daha adil bir dinleyici de yapmalıdır. Eğer felsefe insanı daha kibirli, daha küçümseyici, daha kapalı biri yapıyorsa, orada düşünme değil, kavramlarla süslenmiş bir benlik gösterisi vardır.
Felsefe tarihindeki büyük isimlerin hayatlarına baktığımızda, çoğunun yalnızca soyut sistemler kurmadığını, aynı zamanda çağlarının büyük sarsıntılarıyla boğuştuklarını görürüz. Sokrates, Atina’nın ahlaki ve siyasal krizinin ortasında konuşur. Augustinus, kendi iç çalkantıları ve Roma dünyasının kırılmaları içinde hakikati arar. Gazâlî, entelektüel başarılarının zirvesindeyken ruhunun derin bir şüphe ve samimiyet krizine düşer. Descartes, kesin bilginin imkânını ararken bütün kabullerini askıya alır. Nietzsche, modern dünyanın Tanrı, ahlak ve anlam krizini keskin bir dille yüzeye çıkarır. Kierkegaard, kalabalıkların dindarlığı karşısında tek insanın iç titremesini öne çıkarır. Bu isimlerin her biri, yalnızca kavram üretmemiş; kendi çağlarının ve kendi varlıklarının yarası üzerinde düşünmüştür.
Bu yüzden felsefe okumak, filozofların yaralarına misafir olmaktır. Ama orada kalmak yetmez; insan kendi yarasına da dönmelidir. Nietzsche’nin modern değerler krizini okuyan biri, kendi hayatındaki değerlerin nereden geldiğini sormalıdır. Kierkegaard’ı okuyan biri, kendi inancının kalabalıktan devralınmış bir alışkanlık mı, yoksa titrek ama sahici bir iç karar mı olduğunu düşünmelidir. Camus’yü okuyan biri, hayatın anlamsızlık duygusu karşısında kendi cevabını aramalıdır. Heidegger’i okuyan biri, gündelik oyalanmaların içinde kendi ölümlülüğünü nasıl unuttuğuna bakmalıdır. Gazâlî’yi okuyan biri, bilgisinin samimiyetle ilişkisini sorgulamalıdır. Aksi hâlde filozofların acıları bile bizim için yalnızca entelektüel malzeme olur.
Felsefe bilmek bazen insana yanlış bir üstünlük hissi verir. Kişi, gündelik hayatın sıradan insanlarını küçümsemeye başlayabilir. Pazardaki esnafı, evdeki yaşlıyı, köydeki çiftçiyi, basit cümlelerle konuşan insanları yüzeysel sanabilir. Oysa hayatın bilgeliği her zaman felsefe kitaplarının dilinde konuşmaz. Bazen bir annenin susuşunda, bir işçinin sabrında, bir yaşlının fanilik duygusunda, bir çocuğun sorusunda, bir hastanın tevekkülünde, bir yoksulun vakarında büyük felsefi hakikatler saklıdır. Felsefe insanı bu hakikatlere karşı körleştiriyorsa, o felsefe eksik anlaşılmıştır. Gerçek düşünce, insanı hayata tepeden baktırmaz; hayatın en sade yerlerinde bile derinlik görmeyi öğretir.
Bu noktada Mevlânâ’nın kayıkçı hikâyesindeki nahiv âlimini yeniden hatırlamak gerekir. Nahiv âlimi bilgiliydi; fakat bilgisi onu hayatın başka bilgilerine karşı kör etmişti. Felsefe bilen insan da benzer bir tehlikeyle karşılaşabilir. Kavramları bilir, sistemleri bilir, düşünürleri bilir; ama kendi kayığı sallandığında ne yapacağını bilemeyebilir. Anlam üzerine konuşur; fakat anlamsızlık gecesinde dağılır. Ölüm üzerine felsefi tartışmalar yapar; fakat bir cenaze evinde ne söyleyeceğini bilemez. Ahlak teorilerini anlatır; fakat haksızlık karşısında konforunu bozamaz. Özgürlük üzerine yazar; fakat kendi arzularına direnemez. İşte felsefenin mahiv sınavı burada başlar.
Gerçek düşünmeyi öğrenmek, insanın kendi hayatındaki hazır cevapları bozmasıyla mümkündür. Hepimizin içinde sorgulanmamış kabuller vardır. Aileden, çevreden, okuldan, medyadan, ideolojiden, gelenekten, modernlikten, dindarlıktan, sekülerlikten, başarı kültüründen, korkulardan ve yaralardan gelen kabuller… İnsan bunların hangisinin gerçekten kendi düşüncesi olduğunu çoğu zaman bilmez. Felsefe bu noktada bir iç temizlik işidir. Zihnin odalarını açar, yıllardır dokunulmayan fikirleri havalandırır, bazılarını atar, bazılarını yeniden yerleştirir, bazılarını da ilk defa gerçek anlamıyla görmemizi sağlar. Bu işlem kolay değildir; çünkü insan sadece eşyasını değil, fikirlerini de sahiplenir. Hatta çoğu zaman fikirlerine, kendisinden daha fazla bağlanır.
Düşünmeyi öğrenmek, aynı zamanda yalnız kalmayı da öğrenmektir. Çünkü insan kalabalığın içinde kolayca konuşabilir; fakat gerçekten düşünmek çoğu zaman içsel bir yalnızlık ister. Sosyal medyanın gürültüsünden, grup aidiyetlerinin baskısından, hazır ideolojik sloganlardan, sürekli akan yorumlardan biraz uzaklaşmak gerekir. İnsan kendi zihninin sesini duyabilmek için başkalarının sesini bir süre kısmalıdır. Bu yalnızlık, insanı toplumdan koparmak için değil, topluma daha sahici bir sesle dönebilmek içindir. Kendi içinde hiç yalnız kalmamış insan, çoğu zaman kalabalığın yankısını kendi fikri sanır.
Felsefi düşünmenin gündelik hayata inen en önemli taraflarından biri, insanın aceleci yargılarını yavaşlatmasıdır. Birini hemen suçlamadan önce “Bu insanı böyle davranmaya götüren ne olabilir?” diye sormak, felsefi bir dikkat taşır. Bir fikri hemen reddetmeden önce “Bu fikrin güçlü tarafı ne?” diye düşünmek, entelektüel olgunluk gerektirir. Kendi görüşümüzü savunurken “Ya yanılıyorsam?” ihtimalini canlı tutmak, düşünce ahlakının parçasıdır. Bu tavır insanı zayıflatmaz; aksine derinleştirir. Çünkü hakikat sevgisi, galip gelme arzusundan daha büyük olduğunda düşünce başlar.
Bugünün dünyasında felsefeye belki de her zamankinden fazla ihtiyaç var; ama yalnızca felsefe bilgisine değil, felsefi dikkate. Çünkü çağımız hazır cevaplarla dolu. Siyasi sloganlar, dini kalıplar, ideolojik ezberler, piyasa vaatleri, kişisel gelişim reçeteleri, sosyal medya yargıları, popüler psikoloji etiketleri, hızlı haber yorumları insanı kuşatıyor. Herkes bize ne düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Felsefe ise bize önce nasıl düşünmemiz gerektiğini sorar. Hangi soruları sormalıyız? Hangi kavramları dikkatle kullanmalıyız? Hangi varsayımlarımızı görünür kılmalıyız? Hangi korkularımız düşüncemizi yönetiyor? Hangi arzularımız hakikat arayışımızı bozuyor? Bu sorular olmadan insan çok fikir sahibi olabilir; ama gerçekten düşünmüş olmayabilir.
Felsefe bilmek, eğer doğru taşınırsa insanı derin bir tevazuya götürür. Çünkü büyük düşünürleri okuyan insan, insan aklının hem görkemini hem de sınırlarını fark eder. Her sistemin bir gücü, ama aynı zamanda bir kör noktası vardır. Her düşünür bazı şeyleri aydınlatır, bazı şeyleri gölgede bırakır. Her çağ kendi sorularını önemser, bazı soruları ihmal eder. İnsan bunları gördükçe kendi görüşünün de sınırlı olduğunu kabul eder. Bu kabul, düşüncenin sonu değil, başlangıcıdır. Kendi sınırlılığını bilen insan daha dikkatli dinler, daha yavaş hüküm verir, daha dürüst araştırır, daha az kibirlenir.
Serimizin ana meselesi burada da karşımıza çıkar: Bilgi yük mü olacak, hikmete mi dönüşecek? Felsefe bilgisi de yük olabilir. İnsan sırtında filozof isimleri, zihninde kavramlar, dilinde ağır cümleler taşıyabilir. Fakat bu bilgi onun hayatına soru, tevazu, cesaret, dürüstlük ve ahlaki dikkat olarak dönmüyorsa, yine dışarıda kalmıştır. Bir insan felsefe bildiği için daha çok konuşuyor ama daha az dinliyorsa, daha çok yargılıyor ama daha az anlıyorsa, daha çok kavram kullanıyor ama daha az dürüstleşiyorsa, orada felsefe hikmete dönüşmemiştir. Gerçek felsefe, insanın diline kavram eklemekten önce, bakışına derinlik ve kalbine sorumluluk eklemelidir.
O hâlde kendimize şu soruyu sormalıyız: Felsefe bende ne yaptı? Daha karmaşık cümleler kurmamı mı sağladı, yoksa daha dürüst sorular sormamı mı? Başkalarını daha kolay küçümsememe mi yol açtı, yoksa kendi sınırlarımı görmeme mi? Hayattan uzaklaştırdı mı, yoksa hayatın basit görünen anlarındaki derinliği fark ettirdi mi? Bana daha çok cevap mı verdi, yoksa daha sahici sorular mı bıraktı? Beni kalabalığın sloganlarından kurtardı mı, yoksa başka bir entelektüel kalabalığın içine mi soktu? Bu sorulara verilecek cevap, felsefeyle kurduğumuz ilişkinin niteliğini gösterir.
Sonunda felsefenin en güzel tarafı belki de şudur: İnsan artık eskisi gibi düşünemez. Bir kere gerçek bir sorunun içine düşmüşse, gündelik hayatın hazır cevapları ona yetmemeye başlar. Bir kere kendine dışarıdan bakmayı öğrenmişse, eski kabullerinin tamamını rahatça taşıyamaz. Bir kere ölüm, özgürlük, ahlak, anlam, hakikat ve benlik üzerine sahici biçimde düşünmüşse, artık hayatın yüzeyinde eskisi kadar kolay oyalanamaz. Bu, insanı bazen huzursuz eder; ama aynı zamanda derinleştirir. Çünkü bazı huzursuzluklar, ruhun uyanma biçimidir.
Felsefe bilmek değerlidir; ama düşünmeyi öğrenmek daha değerlidir. Filozofların ne dediğini bilmek önemlidir; ama onların sorularının kendi hayatımızda neyi yerinden oynattığını görmek daha önemlidir. Kavramları tanımak gerekir; ama kavramların arkasına saklanmamak daha da gerekir. Büyük isimleri okumak güzeldir; ama onların gölgesinde kendi cümlemizi, kendi sorumuzu, kendi muhasebemizi kurmak zorundayız. Çünkü sonunda hiçbir filozof bizim yerimize yaşamaz, bizim yerimize karar vermez, bizim yerimize acı çekmez, bizim yerimize iman etmez, bizim yerimize şüphe etmez, bizim yerimize ölmez.
Bu yüzden felsefe, başkalarının ne düşündüğünü bilmekle başlayabilir; ama orada kalırsa eksik kalır. Asıl felsefe, insanın kendi hayatını düşünülmeye değer bir mesele olarak görmesiyle başlar. Kendi öfkesini, korkusunu, inancını, yalnızlığını, ilişkilerini, alışkanlıklarını, anlam arayışını, ölüm karşısındaki hâlini, adalet duygusunu, özgürlük iddiasını ve hakikatle ilişkisini soru hâline getirmesiyle başlar. O zaman felsefe kitap sayfalarından çıkar, insanın yürüyüşüne katılır. Ve bilgi, bir kez daha yük olmaktan kurtulup hikmetin hafifliğine yaklaşır.
Yorumlar
Yorum Gönder