Sosyal Medya Âlimleri: Görünür Bilginin Gizli Cehaleti
Bir sosyal medya paylaşımı düşünelim. Ahşap bir masanın üzerinde yarısı okunmuş gibi duran bir kitap, yanında buharı tüten bir kahve fincanı, biraz uzağında eski görünümlü bir kalem, köşede kurumuş bir yaprak, fotoğrafın üzerine düşen loş bir ışık… Kitabın açık sayfasında altı çizilmiş bir cümle var. Paylaşımın altında büyük bir düşünürden etkileyici bir alıntı duruyor: “İnsan, kendini bilmediği sürece bütün bilgileri yük olarak taşır.” Beğeniler geliyor, yorumlar çoğalıyor, birkaç kişi “ne güzel söz” yazıyor, birkaç kişi paylaşımı kaydediyor. Dışarıdan bakıldığında bu karede okuma, derinlik, düşünce ve incelik var gibi görünüyor. Fakat belki de kitabın yalnızca o sayfası açılmıştır. Belki alıntı bağlamından koparılmıştır. Belki fotoğrafı paylaşan kişi, biraz sonra başka bir tartışmada kırıcı bir dil kullanacaktır. Görüntüde bilgi vardır; ama görüntünün arkasında hikmet olup olmadığı belirsizdir.
Sosyal medya, bilgiyle kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştirdi. Eskiden bilgi daha çok emek, sabır, arayış ve mahremiyet isterdi. Bir kitabı bulmak, okumak, anlamak, not almak, tartışmak ve içselleştirmek uzun bir süreçti. Bugün ise bilgi akıyor. Hatta yalnızca akmıyor, üstümüze hücum ediyor. Ayetler, hadisler, filozof sözleri, psikoloji tavsiyeleri, bilimsel bulgular, tarihî anekdotlar, kişisel gelişim önerileri, sosyolojik analizler, kısa videolar, infografikler, podcast kesitleri, kitap alıntıları ve yorumlar aynı ekranın içinde birbirine karışıyor. İnsan gün içinde belki yüzlerce bilgi kırıntısına temas ediyor. Fakat bu temasların çoğu derin değil; hızlı, parçalı ve yüzeyseldir. Bilgi gözümüzün önünden geçiyor, ama içimizden geçmiyor.
Bu çağın yeni figürlerinden biri “sosyal medya âlimi”dir. Bu ifadeyi yalnızca dinî anlamda kullanmıyorum. Felsefe âlimi gibi görünenler, psikoloji uzmanı gibi konuşanlar, tarihçi edasıyla hüküm verenler, sosyolog gibi toplum okuyanlar, siyaset bilimci gibi analiz yapanlar, tasavvuf ehli gibi hikmet dağıtanlar, kişisel gelişim koçu gibi hayat reçetesi sunanlar… Herkesin küçük bir kürsüsü var artık. Bir telefon kamerası, birkaç etkileyici cümle, doğru seçilmiş bir arka plan, biraz özgüven ve takipçi kitlesiyle insan kendisini bir bilginin taşıyıcısı gibi sunabiliyor. Elbette sosyal medyada gerçekten değerli içerikler üreten, bilgiyi anlaşılır kılan, okuru ve dinleyeni derinleşmeye çağıran insanlar da var. Sorun sosyal medyanın varlığı değil; bilginin orada çoğu zaman gösteriye dönüşmesidir.
Görünür bilgi, insanı kolayca yanıltır. Çünkü bilgi artık yalnızca bilinen bir şey değil, gösterilen bir şeydir. Bir kitabı okumak kadar, okuyor görünmek de önem kazanmıştır. Bir meseleyi anlamak kadar, o mesele hakkında konuşabiliyor görünmek de değerlidir. Bir düşünürü tanımak kadar, onun adını doğru yerde anmak da kimlik kazandırır. Bir dini hakikati yaşamak kadar, onu etkileyici bir görselle paylaşmak da dindarlık imajı üretir. Böylece bilgi, insanın iç dünyasını inşa eden bir emanet olmaktan çıkıp dış dünyaya sunduğu bir vitrin malzemesi hâline gelir. Vitrin aydınlıktır; ama vitrinin arkasındaki depo dağınık olabilir.
Sosyal medyada bilgi çoğu zaman bağlamını kaybeder. Bir filozofun yıllar süren düşünsel mücadelesinin içinden doğmuş bir cümle, birkaç saniyelik bir görsele sıkıştırılır. Bir ayetin tarihsel, dilsel, ahlaki ve tefsirî derinliği, kısa bir paylaşımın duygusal etkisine indirgenir. Bir psikolojik kavram, insanları hızlıca etiketlemenin aracına dönüşür. Bir sosyolojik mesele, birkaç cümlelik öfke nesnesi olur. Bir tarihî olay, bugünkü ideolojik kavganın cephanesine çevrilir. Bağlam kaybolduğunda bilgi hafifler gibi görünür; fakat aslında sığlaşır. Çünkü bağlam, bilginin köküdür. Kökünden koparılan bilgi, bir süre havada parlasa da kolayca savrulur.
Kısa video kültürü bu savrulmayı daha da hızlandırdı. Bir dakikada felsefe, otuz saniyede psikoloji, kırk saniyede tarih, iki dakikada tasavvuf, beş maddede evlilik, yedi adımda başarı, üç işarette narsisizm, on cümlede stoacılık… İnsan karmaşık meseleleri hızlı tüketilebilir paketler hâlinde almaya alışıyor. Elbette kısa anlatım bazen faydalıdır; iyi hazırlanmış kısa bir içerik merak uyandırabilir, kapı aralayabilir, insanı daha derin okumaya çağırabilir. Fakat kapıdan içeri girmeden kapıda durmayı yeterli sanmak tehlikelidir. Kısa içerik, uzun düşünmenin yerine geçtiğinde bilgi kırıntıları çoğalır; ama kavrayış derinleşmez. İnsan birçok şeyden haberdar olur, fakat çok az şeyi gerçekten anlar.
Sosyal medya âlimliğinin en büyük belirtilerinden biri hızlı hüküm verme alışkanlığıdır. Bir olay olur; birkaç dakika içinde herkesin görüşü hazırdır. Bir açıklama yapılır; hemen taraflar belirlenir. Bir tartışma açılır; insanlar meseleyi dinlemeden, okumadan, araştırmadan, karşı tarafın argümanını anlamadan hüküm verir. Çünkü sosyal medya düşünmeye değil, tepki vermeye ayarlanmıştır. Orada hız değerlidir. İlk yorum yapan, en keskin konuşan, en çarpıcı cümleyi kuran, en çok öfke uyandıran, en çok beğeni alan öne çıkar. Oysa hakikat çoğu zaman hızdan hoşlanmaz. Hakikat beklemeyi, araştırmayı, dinlemeyi, kendi hükmünden şüphe etmeyi, bazen de “şu an bilmiyorum” diyebilmeyi ister.
Fakat “bilmiyorum” cümlesi sosyal medyada pek itibar görmez. Çünkü orada herkesin bir cevabı olmalıdır. Bir konuda susmak, geri kalmak gibi algılanır. Yorum yapmamak, duyarsızlık sayılır. Emin olmadan konuşmamak, etkisizlik gibi görünür. Oysa bilgelik bazen konuşmamakta saklıdır. Bir konuda yeterince bilgin yoksa susmak, hakikate saygıdır. Bir insanın acısı tazeyken analiz yapmamak, merhamettir. Bir toplumsal olayın ayrıntıları netleşmemişken hüküm vermemek, adalettir. Bir tartışmada karşı tarafı tam anlamadan saldırmamak, edep ve insaftır. Sosyal medya ise çoğu zaman bu bekleme ahlakını zayıflatır. İnsanı sürekli tepki üretmeye zorlar.
Görünür bilginin gizli cehaleti tam da burada ortaya çıkar. İnsan bir konuda çok paylaşım yaptığı için o konuyu bildiğini sanabilir. Birkaç etkileyici hesabı takip ettiği için derinleştiğini düşünebilir. Bir düşünürden sık alıntı yaptığı için onun dünyasına girdiğini zannedebilir. Bir dini tartışmada çok cümle kurduğu için hakikati savunduğunu düşünebilir. Bir psikolojik terimi öğrendiği için insanları çözümlediğini sanabilir. Oysa bunların çoğu haberdarlık düzeyinde kalabilir. Haberdarlık bilgi değildir. Bilgi de hikmet değildir. Hikmet ise sosyal medya etkileşimiyle ölçülemez. Hikmet, insanın hüküm verirken yavaşlamasında, konuşurken incelmesinde, bilmediği yerde durmasında, bildiği yerde de kibirlenmemesinde görünür.
Sosyal medya, dini bilginin de görünürlükle imtihan edildiği bir alan hâline geldi. Ayetler, hadisler, dua metinleri, hoca sözleri, menkıbeler, vaaz kesitleri, fıkıh cevapları, polemikler, reddiyeler ve dini tartışmalar sürekli dolaşımda. Bu içeriklerin bir kısmı gerçekten insanlara fayda sağlayabilir. Fakat burada da aynı tehlike vardır: Dini bilgi, ahlaki dönüşüm yerine kimlik gösterisine dönüşebilir. Bir insan sürekli ayet paylaşabilir; ama evinde merhametsiz olabilir. Hadis aktarabilir; ama kul hakkına dikkat etmeyebilir. Edep üzerine yazabilir; ama tartışmada edepsizleşebilir. “Hakikat” adına konuşabilir; ama hakikatin taşıyıcısı olması gereken nezaketi kaybedebilir. Dini bilgi ekranda çoğalırken, kalpte ve davranışta eksik kalıyorsa, orada görünür bilginin gizli cehaleti vardır.
Felsefi ve entelektüel alanda da benzer bir durum yaşanır. İnsan Foucault, Nietzsche, Heidegger, Camus, Jung, Aliya, İbn Haldun, Gazâlî, Mevlânâ, Dostoyevski gibi isimleri anarak bir entelektüel kimlik inşa edebilir. Fakat bu isimler insanın hayatında neyi değiştirmiştir? Foucault okumak onu kendi küçük iktidarlarını sorgulamaya götürmüş müdür? Nietzsche paylaşmak onu kendi korkularıyla yüzleştirmiş midir? Jung’dan “gölge” kavramını duymak, kendi karanlığına bakmasını sağlamış mıdır? Mevlânâ alıntıları affetme gücünü artırmış mıdır? İbn Haldun okumak toplumu daha insaflı anlamasına yardım etmiş midir? Eğer bu sorular cevapsızsa, büyük isimler yalnızca dijital kimlik rozetleri hâline gelmiş demektir.
Sosyal medyada bilgi çoğu zaman rekabete de dönüşür. Kim daha çok biliyor? Kim daha çarpıcı yorum yapıyor? Kim daha sert eleştiriyor? Kim daha iyi alıntı buluyor? Kim daha etkileyici kitap listesi paylaşıyor? Kim daha sofistike görünüyor? Bu rekabet, insanı hakikat arayışından uzaklaştırabilir. Çünkü hakikat arayışı tevazu ister; rekabet ise çoğu zaman üstünlük arzusu üretir. İnsan bir meseleyi anlamak için değil, görünür olmak için konuşmaya başlar. Düşünmek için değil, takipçi kazanmak için yazar. Öğrenmek için değil, etki oluşturmak için paylaşır. Böylece bilgi, iç dünyayı aydınlatan bir ışık olmaktan çıkar; dijital sahnede insanın yüzüne tutulan bir projektöre dönüşür.
Beğeni ekonomisi, bilginin ahlakını bozan en güçlü unsurlardan biridir. Çünkü sosyal medya, insanın hangi cümlesinin daha çok tuttuğunu hemen gösterir. Daha sert konuşunca daha çok etkileşim alıyorsa, kişi sertleşmeye başlar. Daha keskin hüküm verince daha çok paylaşım geliyorsa, dikkatli düşünme yerine keskinlik ödüllendirilir. Daha duygusal cümleler ilgi çekiyorsa, bilgi duygusal manipülasyona dönüşebilir. Daha kutuplaştırıcı içerikler büyüyorsa, insanları sakinleştirmek yerine kışkırtmak cazip hâle gelir. Böylece algoritma, yalnızca neyi gördüğümüzü değil, zamanla nasıl konuştuğumuzu ve nasıl düşündüğümüzü de şekillendirir.
Bu durumun en acı tarafı, insanın kendisini zamanla kendi vitriniyle karıştırmasıdır. Paylaştığı kitaplar, alıntılar, fikirler, dini içerikler, entelektüel pozisyonlar, duyarlılıklar ve tepkiler üzerinden kendisine bir kimlik kurar. Sonra bu kimliği korumak zorunda hisseder. Yanılmak istemez, çünkü imajı sarsılır. “Bilmiyorum” demek istemez, çünkü otoritesi zedelenir. Özür dilemek istemez, çünkü takipçileri karşısında küçülür. Fikrini değiştirmek istemez, çünkü tutarsız görünmekten korkar. Oysa gerçek öğrenme, yanılmayı, değişmeyi, düzeltmeyi ve mahcup olmayı gerektirir. Sosyal medya kimliği ise çoğu zaman bu insani imkânları daraltır.
Sosyal medya âlimliğinin bir başka problemi, sahici emekle görünür performans arasındaki farkı bulanıklaştırmasıdır. Bir insan yıllarca bir konuyu çalışır, metin okur, saha araştırması yapar, düşünür, yazar, yanılır, düzeltir, yeniden üretir. Başka biri ise aynı konuda birkaç kısa içerik izleyip çok daha özgüvenli konuşabilir. Hatta çoğu zaman daha sade, daha iddialı ve daha keskin konuştuğu için daha fazla ilgi görebilir. Böylece derin emek, hızlı performans karşısında görünmezleşebilir. Bu da toplumun bilgi algısını bozar. İnsanlar zahmetli bilgiden çok kolay sindirilen iddialara yönelir. Oysa hakiki bilgi çoğu zaman yavaş, sabırlı ve gösterişsizdir.
Bütün bunlara rağmen sosyal medyayı bütünüyle mahkûm etmek doğru değildir. Çünkü sosyal medya aynı zamanda büyük imkânlar da sunar. Daha önce ulaşamayacağımız kitaplardan, konuşmalardan, hocalardan, araştırmalardan, kültürlerden haberdar olabiliriz. İyi hazırlanmış bir içerik bir gencin okuma merakını başlatabilir. Kısa bir video, insanı uzun bir kitaba yönlendirebilir. Bir alıntı, içimizde gerçek bir soruyu uyandırabilir. Bir tartışma, düşüncemizi gözden geçirmemize vesile olabilir. Sorun araçta değil, araçla kurduğumuz ilişkidedir. Sosyal medya kapı olabilir; ama yolun kendisi olamaz. Harita olabilir; ama yolculuğun yerini tutamaz. İşaret olabilir; ama hakikatin kendisi değildir.
Bu yüzden sosyal medyada bilgiyle daha sağlıklı ilişki kurmanın ilk şartı yavaşlamaktır. Her gördüğümüzü hemen paylaşmamak, her duyduğumuza hemen inanmamak, her tartışmaya hemen katılmamak, her alıntıyı hemen benimsememek gerekir. Bir cümle bizi etkilediğinde, önce kaynağını sormak gerekir. Bir iddia karşımıza çıktığında, delilini görmek gerekir. Bir dini bilgi duyduğumuzda, güvenilirliğini araştırmak gerekir. Bir psikolojik terim öğrendiğimizde, onu insanlara etiket yapmadan önce sınırını bilmek gerekir. Bir sosyal meselede öfkelenmeden önce bağlamı anlamak gerekir. Yavaşlık, dijital çağda entelektüel ahlakın ilk adımlarından biridir.
İkinci şart, bilgiyi mutlaka daha derin kaynaklara bağlamaktır. Kısa bir video izlediysek, onun önerdiği kitabı açmak gerekir. Bir alıntı gördüysek, metnin tamamını merak etmek gerekir. Bir hoca sözü duyduysak, o meselenin daha geniş ilmî çerçevesini araştırmak gerekir. Bir felsefi kavramla karşılaştıysak, onu yalnızca paylaşmak yerine anlamaya çalışmak gerekir. Sosyal medya içeriği, bizi derinleşmeye çağırıyorsa faydalıdır. Ama bizi yalnızca kısa bilgi kırıntılarıyla yetindiriyorsa, zihnimizi beslemekten çok şişirir. Bilginin gıdaya dönüşmesi için köke inmek gerekir. Kök olmadan yaprak çok görünür; ama ilk rüzgârda savrulur.
Üçüncü şart, paylaşılan bilginin davranıştaki karşılığını aramaktır. Bir merhamet cümlesi paylaşmadan önce bugün kime daha merhametli davranacağımı düşünmeliyim. Bir adalet sözü paylaşmadan önce kendi küçük çevremde hangi haksızlığa sessiz kaldığımı sormalıyım. Bir sabır ayeti paylaşmadan önce evdeki sabırsızlığımı görmeliyim. Bir tevazu alıntısı paylaşmadan önce eleştiriye nasıl tepki verdiğime bakmalıyım. Bir psikoloji içeriği paylaşmadan önce insanları teşhis etmek yerine onları dinlemeyi öğrenmeliyim. Bilgi paylaşımı, iç muhasebeye kapı açıyorsa değerlidir. Aksi hâlde yalnızca dijital bir süs olur.
Dördüncü şart, dijital susmayı öğrenmektir. Her konuda konuşmak zorunda değiliz. Her acıya analiz yapmak zorunda değiliz. Her tartışmada tarafımızı ilan etmek zorunda değiliz. Her okuduğumuzu göstermek, her öğrendiğimizi paylaşmak, her düşündüğümüzü yazmak zorunda değiliz. Bazı bilgiler içimizde beklemelidir. Bazı cümleler paylaşılmadan önce yaşanmalıdır. Bazı acılar karşısında yorum değil, dua ve sessizlik gerekir. Bazı tartışmalar insanın ruhunu kirletiyorsa oradan çekilmek daha hikmetlidir. Dijital susma, çağımızın en zor ama en gerekli terbiyelerinden biridir. Çünkü sürekli konuşan insan, bir süre sonra kendi sesini de duyamaz hâle gelir.
Sosyal medya çağında gerçek bilgelik belki de görünür olma arzusunu terbiye etmekle başlar. İnsan okuduğu her kitabı göstermek zorunda değildir. Katıldığı her semineri duyurmak zorunda değildir. Etkilendiği her cümleyi paylaşmak zorunda değildir. Duyduğu her öfkeyi yazmak zorunda değildir. Öğrendiği her bilgiyi başkasının önüne koymak zorunda değildir. Bazı şeyler insanın içinde kalmalı, orada çalışmalı, davranışa dönüşmeli, belki yıllar sonra daha olgun bir sesle dışarı çıkmalıdır. Bilgi mahremiyet ister. Her şey görünür olduğunda, derinleşme çoğu zaman zayıflar.
Serimizin ana meselesi burada bir kez daha karşımıza çıkar: Bilgi yük mü oluyor, hikmete mi dönüşüyor? Sosyal medyada bilgi bazen en hafif hâliyle görünür; ama insanın ruhunda en ağır yüklerden birine dönüşebilir. Sürekli bilmek zorunda hissetmek, sürekli konuşmak zorunda kalmak, sürekli görünür olmak istemek, sürekli beğeniyle ölçülmek, sürekli başkalarının gözünde bir kimliği sürdürmek insanı yorar. Hikmet ise insanı hafifletir. Hikmet, her şeyi bilmek zorunda olmadığını kabul eder. Her konuda konuşmaz. Her alıntıyı paylaşmaz. Her tartışmaya girmez. Her beğeniye ihtiyaç duymaz. Çünkü onun merkezi dışarıda değil, içeridedir.
Belki de bundan sonra sosyal medyada bir bilgiyle karşılaştığımızda kendimize birkaç soru sormalıyız: Bu beni gerçekten derinleştiriyor mu, yoksa yalnızca meşgul mü ediyor? Bu bilgi beni daha merhametli, daha dikkatli, daha adil, daha sabırlı yapıyor mu? Bunu paylaşmak istiyorum; peki yaşıyor muyum? Bu konuda konuşacak kadar biliyor muyum? Susmak burada daha ahlaklı olabilir mi? Bu içerikten sonra daha berrak mı hissediyorum, daha öfkeli mi? Daha çok anlamaya mı yaklaşıyorum, daha çok taraf olmaya mı? Bu sorular, dijital bilgiyle kurduğumuz ilişkiyi biraz olsun terbiye edebilir.
Sosyal medya âlimleri çağında asıl ihtiyaç, daha çok paylaşım değil, daha çok sahiciliktir. Daha çok alıntı değil, daha çok içselleştirme. Daha çok görünürlük değil, daha çok derinlik. Daha çok tepki değil, daha çok tefekkür. Daha çok takipçi değil, daha çok hakikat sadakati. Çünkü bilgi ekranda parlayabilir; fakat hikmet insanın hâlinde belli olur. İnsan bir kitabın fotoğrafını güzel çekebilir; ama o kitabın kendisini güzel bir insana dönüştürmesi başka bir şeydir. İnsan bir ayeti paylaşabilir; ama o ayetin ahlakıyla yaşamak başka bir şeydir. İnsan bir filozofu anabilir; ama onun sorusuyla sarsılmak başka bir şeydir.
Sonunda mesele şuraya gelir: Görünür bilgi bizi gerçekten aydınlatıyor mu, yoksa yalnızca aydınlanmış gibi mi gösteriyor? Eğer sosyal medya bizi kitaplara, derin düşünceye, ahlaki dönüşüme, daha dikkatli dile, daha insaflı tartışmaya, daha merhametli ilişkilere götürüyorsa, büyük bir imkândır. Ama bizi alıntı sarhoşluğuna, hızlı hükümlere, kibirli konuşmalara, dijital rozetlere, görünür dindarlığa, yüzeysel entelektüelliğe ve sürekli tepki üretmeye sürüklüyorsa, orada gizli bir cehalet büyüyor demektir. Çünkü cehalet bazen hiçbir şey bilmemek değildir; çok şey görüp hiçbir şeyi içeri almamaktır.
Ve belki de çağımızın en sade ama en zor duası şu olmalıdır: Allah’ım, bizi bildiğini yaşayanlardan eyle; gösterdiğini sananlardan değil. Bizi bilgiyi vitrin yapanlardan değil, hâl yapanlardan eyle. Bizi alıntıyı süs, ayeti slogan, kitabı dekor, düşünceyi gösteri, hakikati kimlik malzemesi yapanlardan koru. Bize yavaşlamayı, dinlemeyi, susmayı, derinleşmeyi, bilmediğimiz yerde durmayı, bildiğimiz yerde de incelikle yaşamayı nasip et. Çünkü bilgi görünür oldukça değil, insanın kalbine ve davranışına indikçe nur olur. Sosyal medya çağında gerçek hikmet, belki de ekranda daha çok parlamak değil, insanın içindeki karanlığı biraz olsun aydınlatabilmektir.
Yorumlar
Yorum Gönder