Akademik Kibir: Dipnotların Arkasına Saklanan Benlik
Bir akademik toplantı salonu düşünelim. Uzun bir masa, önünde isimlikler, arkada projektör perdesi, masanın üzerinde su şişeleri, not kâğıtları ve kalın dosyalar var. Konuşmacılardan biri kürsüye çıkıyor. Sunum başlığı oldukça etkileyici: “Modern Toplumda Etik Bilincin Krizi ve Ahlaki Öznenin İnşası.” Cümleleri güçlü, kavramları yerli yerinde, dipnotları zengin. Kant’tan, Weber’den, Foucault’dan, Bourdieu’den, Habermas’tan, Gazâlî’den, İbn Haldun’dan söz ediyor. Dinleyenler not alıyor, bazıları başını sallıyor, bazıları hayranlıkla bakıyor. Fakat oturum bittikten sonra aynı akademisyen, kendisine soru soran genç bir öğrenciyi herkesin içinde küçümsüyor. Bir itiraza tahammül edemiyor. Eleştiriyi kişisel saldırı gibi algılıyor. Az önce ahlak üzerine konuşan dil, birkaç dakika sonra kibirle sertleşiyor. Dipnotlar çoktur; fakat tahammül azdır.
Akademik bilgi, insanlık tarihinin en değerli birikimlerinden biridir. Üniversiteler, medreseler, araştırma merkezleri, kütüphaneler, arşivler, laboratuvarlar, sempozyumlar ve akademik yayınlar, insanlığın ortak hafızasını taşır. İnsan, kendisinden önce sorulmuş soruları, yazılmış metinleri, yapılmış tartışmaları, denenmiş yöntemleri ve birikmiş tecrübeleri bu dünya sayesinde tanır. Bu yüzden akademiyi küçümsemek kolaycı ve haksız bir tavır olur. Sorun akademik bilginin varlığı değildir; sorun, bu bilginin insanın benliğini terbiye etmek yerine bazen onu daha da şişirmesidir. Bilgi, hakikate hizmet edeceğine benliğin sarayını süslemeye başladığında, akademik emek bir tür kibir mimarisine dönüşebilir.
Akademik kibir, sıradan kibirden biraz daha karmaşıktır. Çünkü kendisini çoğu zaman bilgi, uzmanlık, yöntem, kaynak ve kavramsal derinlik arkasına gizler. Sıradan kibir açıkça “ben üstünüm” der; akademik kibir ise bunu daha inceltilmiş bir dille söyler. “Bu konuda literatürü bilmiyorsunuz”, “meseleyi fazla basitleştiriyorsunuz”, “bu yaklaşım metodolojik olarak sorunlu”, “bunun epistemolojik zemini zayıf” gibi cümleler bazen gerçekten gerekli akademik uyarılar olabilir. Fakat bazen de muhatabı susturmanın, küçültmenin ve tartışma alanından dışlamanın zarif kılıfları hâline gelir. Cümlenin akademik olması, her zaman ahlaki olduğu anlamına gelmez. İnsan bazen en medeni kelimelerle bile incitebilir.
Unvanların insan ruhu üzerinde garip bir etkisi vardır. Doktor, doçent, profesör, uzman, araştırmacı, yazar, düşünür, hoca, danışman, editör, hakem… Bunlar emekle kazanılmış sıfatlar olabilir ve elbette saygıyı hak eder. Fakat insan bu sıfatları kendisini tanımlayan araçlar olmaktan çıkarıp varlığının merkezi hâline getirdiğinde tehlike başlar. Unvan, insana hizmet edeceğine insan unvana hizmet etmeye başlar. Kişi artık hakikatin önünde bir talebe değil, kendi alanının küçük hükümdarı gibi davranır. Eleştiri, fikre yönelmiş bir katkı olmaktan çıkar; unvana yönelmiş bir saygısızlık gibi hissedilir. O zaman akademik dünya, hakikat arayışının değil, statü korumanın sahnesine dönüşür.
Oysa ilmin en eski ve en sahici terbiyesi, insana önce haddini bilmeyi öğretmelidir. Bir konuda derinleşen insan, o konunun ne kadar geniş olduğunu da görür. Bir metnin peşinden giden insan, metinlerin birbirine açılan kapılarını fark eder. Bir alanda yıllarını veren insan, bilginin sınırına her yaklaştığında yeni bir bilinmezliğin başladığını hisseder. Gerçek ilim, insanı “artık biliyorum” kolaylığına değil, “ne kadar az bildiğimi şimdi daha iyi anlıyorum” tevazusuna götürür. Eğer akademik bilgi insana bu tevazuyu vermiyorsa, orada bilgi sindirilmemiş demektir. Çünkü derin bilgi, insanı genişletirken aynı zamanda mahcup da eder.
Dipnot, akademik dünyanın ahlaki bir aracıdır aslında. Bir fikrin nereden geldiğini göstermek, emeği sahibine teslim etmek, düşüncenin yalnız olmadığını belirtmek, okura takip edilebilir bir yol sunmak için vardır. Dipnot, “Ben bu fikri boşlukta kurmadım; benden önce konuşanların emeğini görüyorum” demenin bir biçimidir. Bu yönüyle dipnot tevazuya hizmet edebilir. Fakat dipnot bazen gösteriye de dönüşebilir. Metnin hakikatini güçlendirmek yerine yazarın bilgisini sergilemeye yarayabilir. Uzun kaynakçalar, yoğun göndermeler, yabancı kavramlar ve ağır teorik isimler, bazen düşüncenin derinliğini değil, yazarın entelektüel vitrinini büyütür. O zaman dipnot hakikate açılan kapı değil, benliğin arkasına saklandığı perde olur.
Akademik kibir çoğu zaman dilde kendini belli eder. Bazı akademik metinler gerçekten zor konuları ele aldığı için zordur; buna saygı duymak gerekir. Fakat bazı metinler konunun zorluğundan değil, yazarın anlaşılmama arzusundan dolayı ağırdır. Sanki anlaşılır olmak basitlik, açık yazmak sıradanlık, sade konuşmak akademik değerden düşmek gibi görülür. Oysa derinlik ile bulanıklık aynı şey değildir. İnsan bazen düşüncesi derin olduğu için değil, düşüncesi yeterince berrak olmadığı için ağır yazar. Bazen de bilerek ağır yazar; çünkü anlaşılmazlık ona güç kazandırır. Okur anlamadıkça metni daha büyük sanır. Bu da akademik dünyanın en incelikli kibir biçimlerinden biridir.
Hakiki ilim, mümkün olduğunca açıklık ister. Elbette her konu herkesin hemen anlayacağı kadar basit değildir. Bazı alanların teknik dili, kavramsal çerçevesi, yöntemsel dikkatleri vardır. Fakat akademik insanın görevi, karmaşık olanı daha da karanlık hâle getirmek değil, mümkün olduğu kadar aydınlatmaktır. Bir kavramı kullandığında onu açıklamak, bir teoriyi andığında onun hayatla ilişkisini göstermek, bir tartışmayı aktarırken muhatabını dışarıda bırakmamak önemlidir. Bilgi, yalnızca aynı dili bilen küçük bir çevrenin içinde dönüp duruyorsa, toplumla bağı zayıflar. Oysa ilim, hakikati aradığı kadar hakikati paylaşmanın ahlakını da taşımalıdır.
Akademik kibirin en görünür olduğu yerlerden biri de öğrenciyle ilişkidir. Bir öğrencinin sorduğu basit soru, hocanın sabrını sınar. Genç bir araştırmacının yaptığı eksik sunum, danışmanın ahlakını ortaya çıkarır. Yeni başlayan birinin kavramları karıştırması, alanın uzmanı için bir küçümseme fırsatı değil, öğretme sorumluluğudur. Fakat bazı akademik ortamlarda soru soran öğrenci mahcup edilir, yeni fikir getiren genç küçümsenir, hata yapan araştırmacı desteklenmek yerine ezilir. Oysa hocalık, yalnızca bilgi aktarmak değil, insan yetiştirmektir. İnsan yetiştirmek ise bilgi kadar şefkat, sabır, dikkat ve adalet ister. Öğrenciyi susturan akademisyen, belki bilgisini korur; ama ilmin ruhunu yaralar.
Eleştiriye tahammül, akademik ahlakın merkezinde olmalıdır. Çünkü bilimsel ve entelektüel dünya, soru, itiraz, düzeltme ve yeniden düşünme üzerine kurulur. Fakat garip biçimde, eleştirel düşünmeyi en çok savunan bazı insanlar kendi fikirleri eleştirildiğinde en savunmacı tavrı gösterebilir. Başkalarının metinlerini rahatça çözen, teorileri sorgulayan, gelenekleri eleştiren, kurumları analiz eden kişi; sıra kendi metnine, kendi görüşüne, kendi yöntemine gelince kapanabilir. Bu kapanma, bilginin benlikle fazla özdeşleştiğini gösterir. İnsan fikrini kendi varlığı sanmaya başladığında, fikre yönelik eleştiriyi kişiliğine saldırı gibi algılar. Oysa akademik olgunluk, insanın kendi fikrini bile hakikatin önünde geçici bir teklif olarak görebilmesidir.
Yayın dünyası da akademik kibri besleyebilen bir başka alandır. Makale sayısı, atıf oranı, indeksler, puanlar, proje bütçeleri, davetli konuşmalar, kitap bölümleri, hakemlikler, editörlükler… Bunların hepsi akademik üretimin doğal parçaları olabilir. Fakat ölçme araçları amaç hâline geldiğinde, hakikat arayışı yerini performans ekonomisine bırakır. İnsan artık “Bu mesele hakikaten önemli mi?” diye değil, “Bu yayın dosyama ne katar?” diye düşünmeye başlar. Metin, bir iç arayışın ürünü olmaktan çıkar; akademik puan sisteminin parçasına dönüşür. O zaman bilgi üretilir; ama bilgelik azalabilir. Yazılar çoğalır; fakat insanın hakikatle ilişkisi zayıflayabilir.
Akademik dünyanın bir başka sorunu da kapalı cemaatler üretmesidir. Her alanın kendi dili, kendi isimleri, kendi otoriteleri, kendi tartışmaları, kendi saygınlık ölçütleri vardır. Bu kaçınılmaz bir dereceye kadar normaldir. Fakat zamanla bu çevreler kendi içine kapanabilir. Dışarıdan gelen sorular değersiz görülür. Halkın tecrübesi, gündelik hayatın bilgisi, sahadaki gerçeklik, sade insanların sezgileri akademik teorinin yanında önemsizleştirilebilir. Oysa özellikle sosyal bilimlerde, din sosyolojisinde, antropolojide, tarihte, edebiyatta ve ahlak alanında hayatın kendisi en büyük metinlerden biridir. Saha, yalnızca veri toplama yeri değildir; akademisyenin kendi kavramlarını sınadığı canlı bir aynadır.
Bir köy kahvesinde duyulan bir cümle, bazen kalın teorik kitapların anlatmakta zorlandığı bir toplumsal hakikati açabilir. Bir cenaze evindeki sessizlik, ölüm sosyolojisi üzerine yazılmış onlarca sayfadan daha yoğun bir anlam taşıyabilir. Bir annenin çocuğuyla konuşma biçimi, ahlak eğitimine dair akademik metinlerden daha sahici bir veri sunabilir. Bir işçinin yorgunluğu, sınıf analizinin kuru kavramlarını ete kemiğe büründürebilir. Bir imamın cemaatle ilişkisi, dinî otorite üzerine yapılan teorik tartışmaları hayatın içine indirebilir. Akademisyen, hayatın bu açık derslerine karşı körleştiğinde, bilgi kitabi kalır. Oysa iyi akademisyen, sahadan yalnızca veri değil, tevazu da toplar.
Akademik kibir yalnızca başkalarını küçümsemekle sınırlı değildir; bazen insanın kendi içindeki kırılganlığı saklama biçimidir. Akademik dünya rekabetçi, yorucu ve çoğu zaman acımasız olabilir. Sürekli üretme baskısı, görünür olma kaygısı, eleştirilme korkusu, yetersizlik duygusu, kabul görme arzusu, kadro ve yükselme mücadelesi insanı içten içe yıpratır. Bazı insanlar bu kırılganlığı itiraf etmek yerine daha sert, daha mesafeli, daha üstenci bir kimlik geliştirir. Kibir, burada bir savunma zırhı olur. “Ben biliyorum” cümlesi bazen “Yetersiz görünmekten korkuyorum” duygusunu saklar. Bu yüzden akademik kibri anlamak, onu sadece ahlaki bir kusur olarak değil, bazen yaralı bir benliğin kendini koruma biçimi olarak da görmeyi gerektirir.
Fakat sebebi ne olursa olsun, kibir ilmin bereketini azaltır. Çünkü kibirli insan öğrenmeye kapanır. Soru sormaz, çünkü zaten bildiğini sanır. Dinlemez, çünkü karşısındakini yeterli görmez. Yanlışını kabul etmez, çünkü itibar kaybedeceğini düşünür. Gençlerden öğrenmez, çünkü yaşını ve unvanını üstünlük sayar. Sade insanlardan öğrenmez, çünkü onların dilini basit bulur. Farklı disiplinlerden öğrenmez, çünkü kendi alanını merkez kabul eder. Böylece bilgi arttıkça öğrenme kabiliyeti azalır. Bu çok acı bir çelişkidir: İnsan bildikçe daha açık olması gerekirken, bildikleri yüzünden kapanır.
Akademik tevazu ise bambaşka bir güzelliktir. Gerçekten derin insanlar çoğu zaman daha sakin konuşur. Bilmedikleri yerde durmayı bilirler. Genç bir öğrencinin sorusunda bile yeni bir imkân görebilirler. Eleştiri karşısında hemen savunmaya geçmezler. Kendi metinlerinin eksik kalabileceğini kabul ederler. Başkasının emeğini teslim etmekten çekinmezler. Kavramları insanları ezmek için değil, anlamak için kullanırlar. Açık yazmayı küçümsemezler. Sade insana tepeden bakmazlar. Bir köylüden, bir çocuktan, bir hastadan, bir işçiden, bir yaşlıdan, bir öğrenciden öğrenebileceklerini bilirler. İşte bu tavır, bilginin hikmete yaklaşmış hâlidir.
İslam ilim geleneğinde de “bilmiyorum” diyebilmek büyük bir erdem olarak görülmüştür. Âlimin her soruya cevap yetiştiren kişi değil, bilmediği yerde susabilen kişi olması önemlidir. Çünkü her cevabın bir sorumluluğu vardır. Bugün ise hızlı cevap verme kültürü, akademiyi de etkilemiştir. Her konuda yorum yapmak, her gelişmeye analiz sunmak, her tartışmada pozisyon almak beklenir. Fakat ilim bazen susmayı, beklemeyi, araştırmayı, emin olmadan konuşmamayı gerektirir. “Bilmiyorum” cümlesi, zayıflık değil; hakikate duyulan saygının ifadesidir. Bu cümleyi kuramayan akademik benlik, unvanı büyüdükçe daha kırılgan hâle gelir.
Akademik bilginin ahlaka dönüşmesi için insanın kendi yazdıklarıyla kendisini de sınaması gerekir. Ahlak üzerine yazan biri kendi ilişkilerine bakmalıdır. Din sosyolojisi çalışan biri kendi dinî ve toplumsal önyargılarını fark etmeye çalışmalıdır. Eğitim üzerine çalışan biri öğrenciyle ilişkisini sorgulamalıdır. Adalet üzerine yazan biri akademik hiyerarşide güçsüzlere nasıl davrandığına bakmalıdır. Eleştirel teori çalışan biri kendi küçük iktidar alanlarını görmelidir. Toplumsal eşitsizlik üzerine konuşan biri kendi imtiyazlarını fark etmelidir. Çünkü akademik metin başkalarını analiz ederken, yazarını muaf tutmaz. Hakiki düşünce, sahibini de masaya yatırır.
Bu noktada serimizin ana teması yeniden belirir: Bilgi yük mü oluyor, yoksa insanı hafifletiyor mu? Akademik bilgi de tıpkı dinî, felsefi veya kişisel gelişim bilgisi gibi yük hâline gelebilir. İnsan sırtında kaynakçalar, makaleler, teoriler, kavramlar, unvanlar ve dipnotlar taşıyabilir. Fakat bütün bunlar onu daha adil, daha sabırlı, daha açık, daha mütevazı, daha dikkatli ve daha insaflı yapmıyorsa, bilgi hâlâ dışarıda duruyor demektir. Hatta akademik bilgi, diğer bilgi türlerinden daha tehlikeli bir kibir üretebilir; çünkü kendisini “nesnellik”, “uzmanlık” ve “yöntem” gibi güçlü kavramların arkasında gizleyebilir.
Oysa akademinin en güzel imkânı, insanı hakikatin talebesi hâline getirmesidir. Hakikatin talebesi olan kişi, yaş kaç olursa olsun öğrenmeye devam eder. Unvanı büyüse de merakı küçülmez. Çok yayın yapsa da bir öğrencinin sorusunu ciddiye alır. Çok okusa da sade insanların hayat tecrübesini değersiz görmez. Çok yazsa da kendi metninin eksik kalabileceğini bilir. Çok konuşsa da susmanın yerini unutmaz. Hakikatin talebesi olmak, akademik kariyerin herhangi bir aşamasında bitmeyen bir hâl olmalıdır. İnsan profesör olabilir; ama hakikat karşısında talebelikten emekli olamaz.
Bugün akademik dünyada belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, bilgiyi yeniden ahlaki bir emanet olarak görmektir. Bilgi, yalnızca kariyer aracı değildir. Yalnızca yayın malzemesi değildir. Yalnızca unvan basamağı değildir. Yalnızca entelektüel üstünlük göstergesi değildir. Bilgi, insanın kendisine, öğrencisine, okuruna, topluma ve hakikate karşı sorumluluğudur. Bu sorumluluk, insanın dilini, yazısını, ilişkisini, eleştirisini, hocalığını ve susuşunu biçimlendirmelidir. Eğer bilgi insanda bu ahlaki dikkati doğurmuyorsa, akademik dünya kendi en temel anlamını kaybetmeye başlar.
Belki de her akademisyenin, her yazarın, her araştırmacının zaman zaman kendisine şu soruları sorması gerekir: Bildiklerim beni daha mütevazı yaptı mı? Yazdıklarım beni daha dürüst kıldı mı? Okuduklarım beni daha iyi bir dinleyici yaptı mı? Unvanım arttıkça insana bakışım değişti mi? Öğrencilerim yanımda rahatça soru sorabiliyor mu? Eleştirildiğimde hakikati mi düşünüyorum, itibarımı mı? Bilmediğim yerde susabiliyor muyum? Sade insanlardan öğrenmeye açık mıyım? Dipnotlarım çoğalırken kalbim daralıyor mu, genişliyor mu? Bu sorular rahatsız edici olabilir; ama belki de akademik bilginin hikmete dönüşmesi için bu rahatsızlığa ihtiyacımız vardır.
Sonunda akademik kibir meselesi, yalnızca akademisyenlerin meselesi değildir. Çünkü her insan bildiği küçük alan üzerinden başkalarına tepeden bakma tehlikesi taşır. Bir mesleği bilen, bilmeyeni küçümseyebilir. Bir dili bilen, bilmeyeni aşağılayabilir. Bir kitabı okuyan, okumayanı basit görebilir. Bir alanda uzmanlaşan, başka alanları değersiz sanabilir. Akademik kibir bu genel insan zaafının daha kurumsal, daha süslü ve daha dipnotlu biçimidir. Bu yüzden onu eleştirirken yalnızca üniversite salonlarına değil, kendi içimize de bakmak gerekir. Hepimizin içinde küçük bir kürsü, küçük bir unvan, küçük bir üstünlük arzusu vardır.
Bilginin hakiki görevi, insanın bu küçük kürsüsünü yıkmak olmalıdır. İnsan gerçekten öğrendikçe, başkalarının hayatına daha dikkatli bakmalı, kendi hükümlerini yavaşlatmalı, emeğe saygı duymalı, farklı tecrübeleri dinlemeli, yanlışını kabul etmeli, bilmediği yerde susmalı ve bildiği yerde de ezmeden konuşmalıdır. Dipnotlar, benliğin saklandığı duvarlar değil, hakikate giden yolda emeği görünür kılan işaretler olmalıdır. Unvanlar, insanı diğerlerinden üstün kılan tahtlar değil, daha fazla sorumluluk yükleyen emanetler olmalıdır. Akademik bilgi, insanı hayattan koparan bir kule değil, hayatı daha adil ve derin anlamaya yarayan bir pencere olmalıdır.
Akademik kibir, bilginin ağırlaşmış hâlidir. Akademik tevazu ise bilginin hafiflemiş, sindirilmiş, insana karışmış hâlidir. Biri insanı kapatır, diğeri açar. Biri karşısındakini küçültür, diğeri büyütür. Biri konuşmayı iktidara dönüştürür, diğeri konuşmayı hizmete çevirir. Biri dipnotların arkasında benliği saklar, diğeri dipnotlarla emeği teslim eder. Biri unvanı zırh yapar, diğeri unvanı sorumluluk bilir. Ve belki de gerçek akademik olgunluk, insanın çok şey bildiği hâlde hâlâ öğrenmeye açık kalabilmesidir.
Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Bilgi, insanı hakikate yaklaştırdığı ölçüde değerlidir; benliği büyüttüğü ölçüde tehlikelidir. Akademik dünya, insanın zihnini inceltebilir; ama kalbini de inceltmek zorundadır. Aksi hâlde dipnotlar çoğalır, metinler uzar, yayınlar artar, unvanlar yükselir; fakat insan küçülür. Oysa hakiki ilim, insanı büyütürken benliğini küçültür. Daha çok bilmek, daha çok hükmetmek için değil, daha dikkatli yaşamak içindir. Ve belki de akademik bilginin en güzel meyvesi, insanın sonunda şu cümleyi daha içten söyleyebilmesidir: “Bilmiyorum; ama öğrenmeye, dinlemeye ve kendimi düzeltmeye hazırım.”
Yorumlar
Yorum Gönder