Ana içeriğe atla

Bilginin Yükü ve Bilgeliğin Hafifliği-17-

 

Dinlemek: Bilgeliğin Unutulmuş Kapısı

Bir sohbet meclisi düşünelim. Masanın etrafında birkaç kişi oturmuş, herkes bir şey anlatmak istiyor. Biri yaşadığı haksızlıktan söz etmeye çalışıyor, ama daha cümlesi bitmeden diğeri kendi benzer hatırasını anlatmaya başlıyor. Bir başkası bir fikir ileri sürüyor, fakat karşısındaki onu gerçekten anlamak yerine hemen cevap hazırlıyor. Kimi nasihat vermek için bekliyor, kimi düzeltmek için, kimi kendi bilgisini göstermek için, kimi haklı çıkmak için. Herkesin sözü var, herkesin yorumu var, herkesin tecrübesi var, herkesin alıntısı var. Fakat garip biçimde, o kadar konuşmanın içinde gerçek bir dinleme yok. Ses çok, temas az. Cümle çok, anlayış az. Bilgi çok, hikmet az.

Çağımızın en büyük yoksulluklarından biri budur: İnsanlar konuşmayı öğrendi, fakat dinlemeyi unuttu. Herkes kendini ifade etmek istiyor. Herkes anlaşılmak istiyor. Herkes fikrinin duyulmasını, acısının görülmesini, tecrübesinin önemsenmesini, bilgisinin takdir edilmesini bekliyor. Fakat aynı insanlar, başkasının sözü karşısında sabırla durmakta zorlanıyor. Birini gerçekten dinlemek, onun cümlesi bitene kadar susmak değildir yalnızca. Dinlemek, kendi zihnimizdeki aceleci hükümleri, hazır cevapları, savunmaları, nasihatleri ve benmerkezci çağrışımları bir süreliğine geri çekebilmektir. Dinlemek, karşıdaki insanın dünyasına misafir olmaktır.

Bilgi insanı çoğu zaman konuşmaya teşvik eder. İnsan öğrendikçe anlatmak ister. Okuduklarını paylaşmak, duyduklarını aktarmak, kavramları kullanmak, yanlışları düzeltmek, eksikleri tamamlamak, hakikati savunmak ister. Bu kötü değildir. Konuşmak da insanî ve gerekli bir eylemdir. Fakat bilgi, dinleme terbiyesiyle birleşmediğinde konuşma bir süre sonra baskıya dönüşebilir. İnsan, bildiği şeylerin verdiği özgüvenle karşısındakinin sözünü yarıda kesmeye başlar. Henüz anlatılanı tam duymadan hüküm verir. Karşısındakini anlamak yerine onu kendi bildiği kalıpların içine yerleştirir. Böylece bilgi, iletişimi derinleştireceğine kapatır.

Oysa dinlemek, bilginin hikmete dönüşmesinin en önemli kapılarından biridir. Çünkü insan dinlemeden anlayamaz. Anlamadan hüküm verirse adil olamaz. Adil olmadan konuşursa hakikati incitebilir. Bir insan çok şey biliyor olabilir; fakat dinlemiyorsa, bilgisini insanlara ulaştırma biçimi yaralayıcı olabilir. Dinlemeyen âlim, dinlemeyen hoca, dinlemeyen baba, dinlemeyen anne, dinlemeyen yönetici, dinlemeyen öğretmen, dinlemeyen eş, dinlemeyen dost… Hepsi kendi bilgisini taşır; ama karşısındaki insanın kalbine ulaşamaz. Çünkü kalbe giden yol çoğu zaman kulaktan geçer. Önce duyacaksın, sonra konuşacaksın.

Dinlemek pasif bir eylem değildir. Tam tersine, büyük bir iç disiplin ister. Çünkü insan dinlerken kendi benliğini geri çekmek zorundadır. Karşıdaki konuşurken hemen kendi hikâyesine atlamamak, “Ben de böyle yaşamıştım” diyerek sözü kendine çevirmemek, “Aslında sen yanlış düşünüyorsun” diyerek erken müdahale etmemek, “Bunun çözümü basit” diye acıyı küçümsememek, “Bak sana ne diyeceğim” diyerek anlatılanı araçsallaştırmamak gerekir. Gerçek dinleme, insanın kendi merkezinden biraz çekilip karşısındakine yer açmasıdır. Bu yüzden dinlemek tevazu ister. Kibirli insan dinleyemez; çünkü onun içi kendi sesiyle doludur.

Aile içinde dinlemenin yokluğu en çok yaralayan eksikliklerden biridir. Bir çocuk bir şey anlatmak ister; anne-baba hemen öğüt vermeye başlar. Çocuk korkusunu söyler; “Bunda korkacak ne var?” denir. Çocuk üzgün olduğunu belli eder; “Abartma” denir. Genç bir derdini açar; hemen kıyas gelir: “Biz senin yaşındayken…” Eşlerden biri yorgunluğunu anlatır; diğeri savunmaya geçer: “Ben de yoruluyorum.” Yaşlı bir anne hatırasını tekrar eder; “Bunu kaç kere anlattın” diye sözü kesilir. Böylece evin içinde insanlar konuşur, ama duyulmadıklarını hisseder. Duyulmayan insan zamanla susar. Suskunluk ise bazen huzur değil, vazgeçiştir.

Bir çocuğu dinlemek, ona verilen en büyük değer işaretlerinden biridir. Çocuk, dinlendiğinde varlığının ciddiye alındığını hisseder. Onun cümleleri yetişkinler için küçük görünebilir; ama çocuk için o cümleler dünyasının tamamıdır. Oyuncağının kırılması, arkadaşının ona kötü davranması, öğretmeninden çekinmesi, karanlıktan korkması, bir şeyi başaramadığı için utanması, yetişkinin gözünde basit olabilir. Fakat çocuk için bunlar gerçek acılardır. Bir yetişkin çocuğu gerçekten dinlediğinde, ona yalnızca cevap vermiş olmaz; “Senin dünyan benim için önemli” demiş olur. Bu cümleyi duyarak büyüyen çocuk, ileride kendi iç sesine de daha çok güvenebilir.

Eşler arasında dinleme ise sevginin en sahici biçimlerinden biridir. İnsan sevdiğini yalnızca hediyeyle, hizmetle, sözle değil, dikkatle de sever. Bir eşin cümlesini bölmeden dinlemek, onun yorgunluğunu savunmaya geçmeden duymak, hemen çözüm üretmeden önce “Bunu yaşarken ne hissettin?” diye sorabilmek, evliliğin görünmeyen merhamet damarlarından biridir. Birçok ilişki sevgisizlikten değil, duyulmama yorgunluğundan aşınır. İnsan yanında konuşabildiği, anlatabildiği, aceleyle yargılanmadığı, küçümsenmediği, hemen düzeltilmediği bir kalp arar. Dinlenmek, sevilmenin sessiz biçimidir.

Dostluk da dinleme üzerine kurulur. Gerçek dost, yalnızca güzel konuşan kişi değildir; insanın dağınık cümlelerine sabırla yer açabilen kişidir. Her derdi hemen çözen değil, bazen çözümün olmadığını bilerek yanında durabilendir. İnsan bazı acılarını anlatırken nasihat beklemez. Sadece birinin orada olmasını, sözünün yarıda kesilmemesini, gözünün kaçırılmamasını, acısının hafife alınmamasını ister. Dostun kulağı bazen en büyük tesellidir. Çünkü insan kendisini gerçekten dinleyen birinin yanında biraz toparlanır. Sözleri dışarı çıktıkça içindeki düğüm de gevşer. Dinlemek, bu yönüyle tedavi edici bir eylemdir.

Dinlemenin yokluğu sadece özel ilişkilerde değil, toplumsal hayatta da büyük sorunlar doğurur. Toplum olarak birbirimizi çoğu zaman dinlemiyoruz. Dindar seküleri, seküler dindarı, genç yaşlıyı, yaşlı genci, şehirli köylüyü, zengin yoksulu, sağcı solcuyu, erkek kadını, yönetici çalışanı, öğretmen öğrenciyi çoğu zaman gerçekten dinlemiyor. Herkes karşısındakinin sözünü kendi ön yargı kutusuna yerleştiriyor. Daha cümle başlamadan hüküm hazır oluyor. Bu yüzden tartışmalar çoğu zaman hakikat arayışına değil, karşılıklı savunmaya dönüşüyor. Dinlemenin olmadığı yerde toplum ortak anlam üretmekte zorlanır. Herkes konuşur, ama kimse birbirine ulaşamaz.

Sosyal medya bu dinlememe hâlini daha da güçlendirdi. Orada insanlar çoğu zaman okumadan yorum yapıyor, anlamadan tepki veriyor, bağlamı bilmeden hüküm veriyor. Bir cümle seçiliyor, büyütülüyor, koparılıyor, üzerine öfke inşa ediliyor. Karşı tarafın ne demek istediğini sormak yerine, ona en kötü niyet yakıştırılıyor. Çünkü sosyal medya dinlemeyi değil, tepkiyi ödüllendiriyor. Hızlı cevap veren, sert konuşan, keskin hüküm kuran öne çıkıyor. Oysa dinlemek yavaşlık ister. Bir cümlenin arkasındaki yarayı, korkuyu, niyeti, bağlamı, tarihi ve insanı görmek ister. Bu da algoritmanın sevdiği hızla pek uyuşmaz.

Dinlemek, aynı zamanda adaletin de şartıdır. Birini dinlemeden onun hakkında hüküm vermek, çoğu zaman haksızlıktır. Aile içinde de böyledir, mahkemede de, okulda da, toplumda da. İki tarafı dinlemeden verilen karar eksiktir. Bir insanın davranışını anlamadan yapılan yargı acelecidir. Bir gencin itirazını dinlemeden onu saygısız saymak, bir kadının yorgunluğunu dinlemeden onu şikâyetçi görmek, bir yoksulun hikâyesini dinlemeden onu tembellikle suçlamak, bir inanç grubunu dinlemeden mahkûm etmek, bir kuşağın kaygılarını dinlemeden onu bozulmuş ilan etmek adaletsizlik üretir. Dinlemek, hükmü geciktirerek adalete alan açar.

Dinî gelenekte de dinlemenin özel bir yeri vardır. İnsan önce işitir, sonra idrak eder, sonra cevap verir. Kur’an’ın hitabı bile insanı duymaya, düşünmeye, akletmeye çağırır. Peygamberlerin tebliğinde sadece konuşma değil, muhatabın hâlini gözetme de vardır. Güzel öğüt, güzel dinlemeyle tamamlanır. Çünkü insanın derdini bilmeden ona ilaç sunmak mümkün değildir. Din görevlisinin, hocanın, vaizin, mürşidin, öğretmenin, anne-babanın, yani söz söyleme sorumluluğu taşıyan herkesin önce dinlemeyi öğrenmesi gerekir. Dinlemeyen nasihat, bazen muhatabın yarasına denk düşmez. Hatta iyi niyetle söylenmiş olsa bile kalbi daha fazla kapatabilir.

Tasavvufî terbiyede susmanın ve dinlemenin önemi boşuna değildir. İnsan sürekli konuştuğunda kendi nefsinin sesini hakikat sanabilir. Susmak ise insana hem kendini hem başkasını duyma imkânı verir. Fakat susmak sadece ağzı kapatmak değildir. İçeride de susabilmek gerekir. Karşıdaki konuşurken zihnin içinde onu düzeltip duruyorsan, cevap hazırlıyorsan, kendi üstünlüğünü ispat edecek cümle arıyorsan, dışarıdan sessiz olsan bile gerçekten dinlemiyorsun demektir. Hakiki dinleme, iç gürültünün de biraz azalmasıdır. İnsan ancak içindeki gürültü azaldığında başkasının sesindeki ince kırılmaları duyabilir.

Dinlemek, insanın kendi bilgisine güvenini de terbiye eder. Çünkü dinleyen insan, her meselenin kendi bildiğinden ibaret olmadığını görür. Bir insanın hikâyesini gerçekten dinlediğinde, teorilerin bazen eksik kaldığını fark eder. Bir yoksulu dinlediğinde ekonomik analizlerin arkasındaki insan yüzünü görür. Bir hastayı dinlediğinde tıbbi kavramların ötesindeki korkuyu hisseder. Bir genci dinlediğinde kuşak eleştirilerinin ne kadar kolaycı olabileceğini anlar. Bir yaşlıyı dinlediğinde zamanın insanda bıraktığı izleri görür. Bir çocuğu dinlediğinde dünyanın ilk kez görülmüş gibi nasıl taze olduğunu fark eder. Dinlemek, bilgiyi insan yüzüyle buluşturur.

Birçok insan aslında tavsiye eksikliğinden değil, dinlenme eksikliğinden yorulur. Çünkü tavsiye çoktur. Herkes ne yapması gerektiğini söylemeye hazırdır. “Şöyle düşün”, “böyle yap”, “takma kafana”, “sabret”, “güçlü ol”, “unut gitsin”, “dua et”, “kendini geliştir”, “hayata pozitif bak”… Bu cümlelerin bazıları doğru olabilir; fakat dinlenmemiş bir acının üzerine konduğunda hafif kalır. Hatta bazen zalimce duyulur. İnsan önce anlaşılmak ister. Anlaşılmadan verilen tavsiye, çoğu zaman kapıya bırakılmış bir paket gibidir; içeriye alınmaz. Dinlemek, tavsiyeye kapı açar. Kapı açılmadan içeri girmeye çalışan nasihat, çoğu zaman dirençle karşılaşır.

Dinlemek ile onaylamak aynı şey değildir. Bu ayrımı iyi yapmak gerekir. Birini dinlemek, onun söylediği her şeyi doğru bulmak anlamına gelmez. Dinlemek, önce onun ne söylediğini gerçekten anlamaya çalışmaktır. Anladıktan sonra itiraz edebilirsin, farklı düşünebilirsin, sınır koyabilirsin, yanlış gördüğün yeri söyleyebilirsin. Fakat dinlemeden yapılan itiraz, çoğu zaman kişinin söylediğine değil, bizim onun hakkında kurduğumuz varsayıma yönelir. Bu yüzden iyi tartışmanın ilk şartı iyi dinlemektir. Dinlemek, hakikatten vazgeçmek değil; hakikate daha adil yaklaşmaktır.

Bilge insanın en belirgin özelliklerinden biri, herkesten bir şey öğrenebileceğini bilmesidir. Bu yüzden dinler. Çocuğu dinler, çünkü çocuk dünyaya alışmamış gözle bakar. Yaşlıyı dinler, çünkü zamanın içinden geçmiştir. Yoksulu dinler, çünkü hayatın sert yüzünü bilir. Hastayı dinler, çünkü kırılganlığın dilini taşır. Öğrenciyi dinler, çünkü sorular henüz diri olabilir. Muhalifini dinler, çünkü kendi kör noktasını gösterebilir. Sade insanı dinler, çünkü kavramsız ama sahici bir hikmet taşıyabilir. Bilge kişi, yalnızca kendisine benzeyenleri dinlemez. Zorlandığı insanları da dinlemeyi öğrenir.

Dinlemenin bir başka derin boyutu da insanın kendini dinlemesidir. Çünkü başkasını dinleyemeyen insan çoğu zaman kendisini de gerçekten dinlemiyordur. İçindeki korkuyu, yorgunluğu, kırgınlığı, öfkeyi, utancı, hasedi, sevgiyi, dua ihtiyacını, anlam arayışını duymadan yaşar. Sürekli gürültü içinde kalarak kendi ruhunun sesini bastırır. Telefon, haberler, işler, konuşmalar, tartışmalar, içerikler, sorumluluklar arasında kendisine dönmez. Oysa insan zaman zaman kendini de dinlemelidir: Ben neden bu kadar öfkeliyim? Neden hemen savunmaya geçiyorum? Neden dinlerken sıkılıyorum? Neden başkasının acısı bana yük geliyor? Neden hep konuşmak istiyorum? Bu sorular insanın iç kulağını açar.

Dua da bir yönüyle dinlemeyi öğretir. İnsan dua ederken konuşur gibi görünür; ama derin duada insan kendi aczini de duyar. Kalbinin neye muhtaç olduğunu, hangi kelimelerin boğazında düğümlendiğini, hangi pişmanlıkların içinden yükseldiğini fark eder. Dua, yalnızca istemek değil, insanın kendi iç hâlini Allah’ın huzurunda duymasıdır. Bazen insan dua ederken ilk kez ne kadar kırgın, ne kadar yorgun, ne kadar korkmuş, ne kadar ümit arayan biri olduğunu anlar. Bu yüzden dua, insanın kendini dinlemesinin de en sahici yollarından biridir.

Dinlemenin en zor biçimlerinden biri de acıyı dinlemektir. Çünkü acı düzenli konuşmaz. Bazen aynı şeyi tekrar eder. Bazen çelişkili cümleler kurar. Bazen öfkeyle, bazen suskunlukla, bazen gözyaşıyla, bazen anlamsız görünen ayrıntılarla kendini ifade eder. Acıyı dinlemek sabır ister. Yas tutan bir insan aynı hatırayı defalarca anlatabilir. Hastalıkla mücadele eden biri aynı korkuyu tekrar tekrar dile getirebilir. Aldatılmış biri aynı soruyu sürekli sorabilir. Çocuğunu kaybetmiş bir anne aynı cümlede yıllarca kalabilir. Böyle zamanlarda “Bunu daha önce söyledin” demek, acının zamanını anlamamaktır. Acının zamanı saatle değil, kalbin kaldırma gücüyle işler.

Dinlemek bazen tamir eder. Çünkü insanın içinde biriken bazı şeyler, ancak güvenli bir kulağa aktığında hafifler. Dinlenen insan, kendi dağınık duygularını cümle hâline getirirken onları dışarıdan görmeye başlar. Bu yüzden iyi dinleyici, karşısındakinin kendi içini toplamasına yardım eder. Her şeyi çözmez, ama insanın kendi çözümüne yaklaşacağı alanı açar. Psikolojik destek süreçlerinde de dinlemenin bu kadar merkezi olması boşuna değildir. İnsan bazen ilk kez yargılanmadan dinlendiğinde, kendi hayatını başka bir gözle görmeye başlar. Dinlenmek, insana varlığının yük olmadığını hissettirir.

Fakat iyi dinlemek için insanın kendi sınırlarını da bilmesi gerekir. Her acıyı taşımak kolay değildir. Her hikâyeyi dinlemek insanın ruhunda iz bırakabilir. Bu yüzden dinlemek, kendini tamamen tüketmek anlamına gelmez. Bilgece dinlemek, hem karşıdakine yer açmak hem de kendi sınırlarını fark etmektir. Bazen profesyonel yardım önermek gerekir. Bazen “Şu an seni dinlemek istiyorum ama biraz toparlanıp öyle konuşalım” demek gerekir. Bazen de insanın kendisini tüketen ilişkilerde sağlıklı mesafe koyması gerekir. Dinlemek fedakârlıktır; ama kendini yok etmek değildir. Merhamet, sınırla birlikte daha sağlıklı yaşar.

Bilginin konuşmaya dönük dünyasında dinlemek, neredeyse devrimci bir eylemdir. Çünkü herkesin yayın yaptığı, yorum yaptığı, paylaşım yaptığı, tepki verdiği, kendini ifade ettiği bir çağda gerçekten dinlemek, akışa karşı durmaktır. Dinlemek, “ben de varım” demekten önce “sen ne yaşıyorsun?” diyebilmektir. Dinlemek, kendi cümlesini biraz erteleyebilmektir. Dinlemek, haklı çıkmaktan önce anlamayı önemsemektir. Dinlemek, başkasının hikâyesine saygı göstermektir. Bu yönüyle dinlemek, bilginin kibirle değil, merhametle birleştiği yerdir.

Serimizin ana fikri burada bir kez daha belirginleşir: Bilgi hâle dönüşmediğinde yük olur. Dinlemeyen bilgi de böyledir. İnsan çok okuyabilir, çok anlatabilir, çok yazabilir, çok öğretebilir; fakat dinlemiyorsa, bilgisi karşısındaki insanın dünyasına ulaşamaz. Hatta bazen bilgi, dinlememenin bahanesi hâline gelir. “Ben zaten biliyorum” diyen insan, yeni bir hikâyeye kapanır. “Bunun sebebi şu” diyen insan, karşısındaki kişinin özel acısını duymayabilir. “Çözüm belli” diyen insan, insan ruhunun karmaşıklığını basitleştirebilir. Dinlemek, bilgiyi insana yaklaştırır; dinlememek bilgiyi soyut ve soğuk bırakır.

Belki de kendimize şu soruları sormalıyız: Gerçekten dinliyor muyum, yoksa cevap mı hazırlıyorum? Karşımdaki konuşurken onun dünyasına mı giriyorum, yoksa kendi hikâyemi mi bekletiyorum? Çocuğum, eşim, annem, babam, dostum benim yanımda rahatça konuşabiliyor mu? Benden farklı düşünen birini sonuna kadar dinleyebiliyor muyum? Acı çeken birine hemen nasihat vermeden yanında durabiliyor muyum? Bilmediğim bir hayatı dinlerken yargımı erteleyebiliyor muyum? Kendimi dinlemeye cesaretim var mı? Bu soruların cevabı, bilgimizin hikmete dönüşüp dönüşmediğini gösterir.

Dinlemek, bilgeliğin unutulmuş kapısıdır. Çünkü insan o kapıdan geçmeden ne kendini ne başkasını ne de hakikati tam olarak duyabilir. Dinlemek, kalbin kulağını açmaktır. Sadece söylenen kelimeyi değil, kelimenin arkasındaki sızı, korku, umut, yalnızlık, mahcubiyet ve arayışı duymaktır. Dinlemek, insanın varlığına “Sen önemlisin, seni duymaya değer buluyorum” demektir. Bazen bir insanın hayatında bu cümleyi hissettirmek, ona verilecek en büyük iyiliklerden biridir.

Sonunda bilgi bizi daha iyi dinleyiciler yapmıyorsa eksik kalır. Dini bilgi, insanın derdini duymaya; felsefi bilgi, başkasının sorusunu ciddiye almaya; bilimsel bilgi, insan tecrübesinin karmaşıklığını anlamaya; akademik bilgi, farklı sesleri küçümsemeden işitmeye; kişisel gelişim bilgisi, yakınlarımızı daha dikkatli fark etmeye yardım etmelidir. Eğer bütün bu bilgiler bizi sadece daha çok konuşturuyor ama daha az dinletiyorsa, orada hikmet henüz doğmamış demektir.

Ve belki de bu yazının son cümlesi şu olmalıdır: Bilgi konuşmayı öğretir; bilgelik dinlemeyi. Çok konuşan insan etkileyici olabilir; ama gerçekten dinleyen insan iyileştirici olur. Çünkü insan bazen büyük cümlelerle değil, sessiz bir kulakla hayata tutunur. Dinlemek, başkasının yükünü tamamen almak değildir; ama o yükü taşırken yalnız olmadığını hissettirmektir. Ve bilgi, insanı böyle bir dinleyişe götürdüğünde, artık yük olmaktan çıkar; merhamete, hikmete ve insan olmanın en sade güzelliğine dönüşür.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...