Ana içeriğe atla

Bilginin Yükü ve Bilgeliğin Hafifliği -18-

 

Az Bilmenin Derinliği: Yavaş Okuma, Yavaş Düşünme, Yavaş Yaşama

Bir insan düşünelim. Masasının üzerinde aynı anda üç kitap açık duruyor. Telefonunda kaydedilmiş onlarca video, bilgisayarında yarım bırakılmış makaleler, not defterinde başlanmış ama tamamlanmamış düşünceler, tarayıcısında açık sekmeler var. Sabah bir düşünürden alıntı okuyor, öğlen psikoloji videosu izliyor, akşam dinî bir sohbet dinliyor, gece yatmadan önce felsefi bir metnin birkaç sayfasını karıştırıyor. Günün sonunda zihni dolu, ama ruhu dağınık. Çok şeye temas etmiş, fakat hiçbir şeyde kalmamış. Birçok kapının önünden geçmiş, ama hiçbirinden içeri girmemiş. İşte modern insanın bilgiyle kurduğu ilişkinin en yorucu biçimlerinden biri budur: Çok görmek, az sindirmek.

Çağımız bize sürekli daha fazlasını öneriyor. Daha çok kitap, daha çok içerik, daha çok haber, daha çok yorum, daha çok analiz, daha çok kurs, daha çok video, daha çok paylaşım… Sanki insan ne kadar çok şeye maruz kalırsa o kadar gelişecekmiş gibi bir hava var. Oysa insan zihni bir depo değildir. Ruh da sınırsız bir arşiv değildir. Her bilgi içeri girmek ister; fakat içeride yer açılmamışsa bilgi yalnızca üst üste yığılır. Yığılan bilgi ise zamanla açıklık değil, ağırlık üretir. İnsan çok şey bildiğini zanneder; fakat hangi bilginin hayatında gerçekten karşılığı olduğunu sorduğunda cevap vermekte zorlanır.

Az bilmenin derinliği, cehaleti övmek değildir. Burada kastedilen şey, az okumak, az öğrenmek, merakı kısmak, düşünceyi daraltmak değildir. Tam tersine, öğrenmeyi daha ciddi, daha dikkatli, daha sindirilmiş ve daha ahlaki bir hâle getirmektir. Az bilmenin derinliği, çok şeyi yüzeysel bilmek yerine, bazı hakikatlerin içinde gerçekten kalabilmektir. Bir ayeti defalarca okuyup hayatındaki karşılığını düşünmek, bir şiiri ezberlemekten öte onun kalpte açtığı yeri duymak, bir felsefi kavramı hemen kullanmak yerine onun insanın kendi hayatında neyi sorguladığını anlamak, bir kitabı bitirmekten çok onunla değişmeyi göze almaktır.

Yavaş okuma bu yüzden önemlidir. Çünkü okuma, yalnızca gözün satırlar üzerinde ilerlemesi değildir. Okumak, metnin insanın içinde yankı bulmasıdır. Bazı kitaplar hızlı okunabilir; ama bazı kitapların önünde yavaşlamak gerekir. Bir cümle insanı durduruyorsa, orada durmak lazımdır. Bir paragraf içimizde eski bir yarayı, unutulmuş bir soruyu, ertelenmiş bir yüzleşmeyi uyandırıyorsa, sayfayı hemen çevirmemek gerekir. Çünkü bazen kitabın en önemli yeri, en çok altını çizdiğimiz yer değil, bizi susturan yerdir. Yavaş okuma, metne olduğu kadar kendi içimize de kulak vermektir.

Modern okur çoğu zaman bitirmeye odaklanır. Kaç kitap okudum? Bu ay kaç sayfa ilerledim? Yılda kaç kitap hedefim var? Hangi listeyi tamamladım? Bunlar motive edici olabilir; fakat okumanın özü hâline geldiğinde tehlikelidir. Çünkü kitap bitirmek ile kitap tarafından değiştirilmek aynı şey değildir. İnsan yılda yüz kitap okuyabilir; ama tek bir huyunu değiştirmeyebilir. Bir başkası bir kitabı aylarca okur, fakat o kitap onun dilini, düşüncesini, duasını, ilişkisini, bakışını değiştirir. Hangisi daha çok okumuştur? Sayı bakımından birincisi; hikmet bakımından belki ikincisi.

Yavaş okumak, metne saygı göstermektir. Her metin aynı hızla geçilecek bir yol değildir. Bazı metinler patika gibidir; dikkat ister. Bazıları dağ yoludur; nefes ister. Bazıları kuyu gibidir; eğilmeyi ister. Özellikle dinî, felsefi, ahlaki, edebî ve varoluşsal metinler, insanı hızlı tüketici olarak değil, sabırlı yolcu olarak görmek ister. Kur’an okurken, Mesnevî okurken, İhyâ okurken, Yunus okurken, Dostoyevski okurken, Tolstoy okurken, Nietzsche okurken, Aliya okurken, insan yalnızca bilgi toplamamalı; kendi varlığını da masaya koymalıdır. Böyle metinler, okurun karşısına ayna çıkarır. Ayna karşısında koşarak geçilmez.

Yavaş düşünme de yavaş okuma kadar gereklidir. Çünkü hızlı çağın insanı yalnızca hızlı okumuyor; hızlı hüküm veriyor, hızlı taraf oluyor, hızlı öfkeleniyor, hızlı beğeniyor, hızlı reddediyor, hızlı unutuyor. Bir meseleyle karşılaştığında hemen karar vermek istiyor. Oysa bazı meseleler beklemeyi hak eder. Bir insanın davranışı, bir toplumsal olay, bir dinî tartışma, bir felsefi soru, bir aile meselesi, bir siyasi gelişme, bir ahlaki ikilem hemen ilk bakışta çözülecek kadar basit olmayabilir. Yavaş düşünme, hükmü geciktirme cesaretidir. “Şu an bilmiyorum”, “biraz daha anlamam gerekiyor”, “karşı tarafı da dinlemeliyim”, “acele edersem haksızlık yapabilirim” diyebilmektir.

Hızlı düşünme çoğu zaman insanın mevcut önyargılarını güçlendirir. Çünkü acele ettiğimizde genellikle zaten bildiğimiz yere döneriz. Kendi tarafımızın cümlelerine sığınır, kendi grubumuzun reflekslerini tekrar eder, kendi korkularımızla hüküm veririz. Yavaş düşünme ise insanın kendi zihinsel alışkanlıklarını fark etmesini sağlar. “Ben neden hemen böyle düşündüm?”, “Bu hükmüm bilgiye mi dayanıyor, kırgınlığa mı?”, “Bu kişiye öfkeli olduğum için mi onun sözünü değersiz görüyorum?”, “Bu fikre yabancı olduğum için mi onu tehdit sanıyorum?” gibi sorular yavaş düşünmenin kapısını açar. Bu sorular olmadan insan çok bilgi taşısa da çoğu zaman kendi zihninin mahkûmu olarak kalır.

Yavaş yaşama ise bütün bunların hayat biçimine dönüşmesidir. Yavaş yaşamak tembellik değildir. Hayattan geri çekilmek, sorumlulukları terk etmek, üretmemek, çalışmamak anlamına gelmez. Yavaş yaşamak, hayatı yalnızca yetişilecek işler toplamı olarak görmemektir. Bir çayı gerçekten içebilmek, bir çocuğun anlattığını bölmeden dinleyebilmek, bir sokaktan geçerken ağaçları fark edebilmek, sofrada sadece karın doyurmak değil birlikte bulunabilmek, dua ederken kelimelerin içinden geçebilmek, bir kitabı bitirmek için değil anlamak için okuyabilmek, bir insana cevap vermeden önce onun ne hissettiğini düşünebilmektir. Yavaş yaşamak, hızın çaldığı dikkati geri çağırmaktır.

Hız, modern insanın en büyük sarhoşluklarından biridir. Her şeyi hızlandırdık: ulaşımı, iletişimi, alışverişi, haberi, eğitimi, ilişkileri, tüketimi, öfkeyi, sevinci, yas tutmayı bile. Bir haber birkaç saat içinde eskiyor. Bir acı birkaç gün içinde gündemden düşüyor. Bir kitap yerine özet, bir ders yerine kısa video, bir sohbet yerine mesaj, bir tefekkür yerine alıntı, bir dost ziyareti yerine emoji geçiyor. Hız bize zaman kazandırıyor gibi görünüyor; ama bazen anlamı eksiltiyor. Çünkü bazı şeyler hızlanınca bozulur. Ekmek mayalanmadan olmaz. Çocuk büyürken zamana ihtiyaç duyar. Dostluk tekrar ister. Dua derinleşmek ister. Karakter aceleyle inşa edilmez.

Az bilmenin derinliği biraz da seçmeyi bilmektir. İnsan her şeyi okuyamaz, her videoyu izleyemez, her tartışmayı takip edemez, her gündeme yetişemez, her kitabı bitiremez. Bunu kabul etmek insanı rahatlatır. Çünkü modern insanın üzerinde görünmez bir yetişme baskısı var. Her yeni çıkan kitabı bilmek, her tartışmadan haberdar olmak, her kavrama aşina olmak, her meselede fikir sahibi olmak zorundaymış gibi hissediyoruz. Oysa insan sınırlıdır. Sınırlı olmak ayıp değildir. Bilgelik, bu sınırı bilerek daha doğru seçimler yapmaktır. Her şeyi biraz bilmek yerine, gerçekten ihtiyacımız olan bazı şeylerde derinleşmektir.

Bu noktada bilgi diyeti kavramı önem kazanır. Bedenimize ne aldığımızı düşünüyorsak, zihnimize ve ruhumuza ne aldığımızı da düşünmeliyiz. Sürekli öfke üreten haberler, hızlı tartışmalar, yüzeysel yorumlar, yarım yamalak bilgiler, çarpıcı ama temelsiz iddialar, insanı içten içe yorar. Nasıl ki kötü beslenme bedeni şişirip güçsüz bırakırsa, kötü bilgi beslenmesi de zihni şişirip ruhu zayıflatır. İnsan çok şey tüketir; ama berraklaşmaz. Bu yüzden bazen daha az içerik, daha çok sükûnet gerekir. Daha az haber, daha çok düşünme. Daha az yorum, daha çok okuma. Daha az alıntı, daha çok iç muhasebe.

Yavaş okumanın en güzel yollarından biri, okunan şeyi hemen hayata bağlamaktır. Bir kitapta sabırla ilgili bir bölüm okuduysan, o gün sabrının nerede sınandığını düşün. Bir şiir kalbini incelttiyse, o inceliği bir insana nasıl göstereceğini sor. Bir felsefi metin seni özgürlük üzerine düşündürdüyse, kendi bağımlılıklarını yokla. Bir dinî metin sana kul hakkını hatırlattıysa, kimin hakkını ihmal ettiğini düşün. Bir psikoloji kitabı sana öfkenin köklerini anlattıysa, kendi öfkenin ardındaki korkuya bak. Okuma, hayatla bağ kurduğunda derinleşir. Yoksa bilgi sayfada kalır, insan kaldığı yerden devam eder.

Az bilmenin derinliği, tekrar etmeyi de değerli görür. Modern insan sürekli yenilik ister. Yeni kitap, yeni fikir, yeni yöntem, yeni kavram, yeni gündem… Oysa ruh bazen yenilikten çok tekrara ihtiyaç duyar. Aynı hakikati farklı zamanlarda yeniden duymak gerekir. Çünkü insan her duyduğunda aynı insan değildir. Yirmi yaşında okunan bir cümle başka, kırk yaşında okunan aynı cümle başka konuşur. Hastalıktan önce duyulan bir ayet başka, hastane koridorunda duyulan aynı ayet başka yankılanır. Gençken okunan bir roman başka, kayıptan sonra okunan aynı roman başka görünür. Tekrar, yüzeysellik değil; derinleşmenin yollarından biridir.

Yavaş düşünme, insanın kendi fikrini hemen paylaşmamasını da gerektirir. Bugün bir şey öğreniyoruz ve hemen söylemek, yazmak, paylaşmak istiyoruz. Oysa bazı bilgiler içimizde beklemeli. Bir hamur gibi mayalanmalı. İlk duyduğumuzda etkileyici gelen bir fikir, biraz bekleyince eksik görünebilir. İlk anda öfkelendiğimiz bir olay, ayrıntıları öğrenince başka bir anlam kazanabilir. İlk bakışta haklı bulduğumuz bir düşünce, karşı görüşü dinleyince zayıflayabilir. Beklemek, düşüncenin ahlakıdır. Her şeyi hemen söyleyen insan, bazen kendi olgunlaşmamış fikirlerinin esiri olur.

Yavaş yaşamak, insanın ilişkilerini de dönüştürür. Çünkü hızlı yaşayan insan çoğu zaman insanları da hızlı tüketir. Birini dinlerken sabırsızdır. Mesaja geç cevap verilince alınır. Karşısındakinin değişmesini hemen bekler. Çocuğun büyüme ritmine, eşinin yorgunluğuna, yaşlı anne-babanın yavaşlığına, dostunun suskunluğuna tahammül etmekte zorlanır. Oysa insan ilişkileri yavaşlık ister. Güven yavaş kurulur. Yaralar yavaş kapanır. Sevgi yavaş derinleşir. Çocuklar yavaş olgunlaşır. Yaşlılar yavaş yürür. Yas yavaş geçer. Affetmek bazen yavaş olur. İnsan kalbi hızlı komutlarla çalışmaz.

Az bilmenin derinliği, tevazuyu da besler. Çünkü insan her şeye yetişemeyeceğini kabul ettiğinde, kendini evrenin merkezi sanmaktan biraz uzaklaşır. Bilmediğini bilmek, ruhu hafifletir. Her konuda fikir sahibi olmamak, insanı eksiltmez; aksine daha güvenilir kılar. “Bu konuda konuşacak kadar bilmiyorum” diyebilen insan, hem kendisini hem hakikati korur. Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz cümlelerden biri belki de budur. Çünkü herkesin her konuda konuştuğu bir çağda, bilmediği yerde susabilen insan bilgelik kapısına yaklaşır. Susmak, bazen cehalet değil, derinliktir.

Fakat az bilmenin derinliği tembellik bahanesine dönüşmemelidir. “Nasıl olsa az bilmek derinliktir” diyerek okumamak, araştırmamak, kendini geliştirmemek doğru değildir. Buradaki mesele azla yetinmek değil, seçilen bilgiyi sindirmektir. İnsan elbette okuyacak, öğrenecek, araştıracak, soracak, tartışacak. Fakat bunu biriktirme hırsıyla değil, dönüşme niyetiyle yapacak. Çok okusa bile yavaş okuyacak. Çok düşünse bile acele hüküm vermeyecek. Çok şey bilse bile bilmediğinin önünde mahcup kalacak. Yani mesele miktardan çok ahlaktır. Bilginin ahlakı yoksa çokluk yük olur; ahlakı varsa az şey bile derinleşebilir.

Yavaş okuma insanın dilini de değiştirir. Hızlı tüketen insan genellikle hızlı ve keskin konuşur. Yavaş okuyan insan ise kelimelerin ağırlığını daha çok hisseder. Bir cümlenin neyi onarabileceğini, neyi kırabileceğini, neyi açabileceğini, neyi kapatabileceğini fark eder. Çünkü iyi kitaplar insana yalnızca fikir değil, dil terbiyesi de verir. Kelimeleri hoyratça kullanmamayı öğretir. İnsan yavaş okudukça, konuşurken de biraz yavaşlar. Hüküm verirken kelimenin bedelini düşünür. Şaka yaparken incitip incitmediğine bakar. Eleştirirken muhatabın kalbini hesaba katar. Bu da bilginin hayata geçmiş işaretlerinden biridir.

Yavaş düşünme, insanın öfkesini de terbiye eder. Çünkü öfke hız ister. Öfke hemen cevap vermek, hemen cezalandırmak, hemen mahkûm etmek, hemen kırmak ister. Yavaş düşünme ise öfkenin önüne küçük bir mesafe koyar. “Şimdi cevap verirsem ne olur?”, “Bu cümleyi yarın da savunur muyum?”, “Karşımdaki gerçekten bunu mu demek istedi?”, “Ben şu an yaralı olduğum için mi böyle tepki veriyorum?” diye sorar. Bu küçük ara, insanı birçok pişmanlıktan koruyabilir. Bazen bilgelik, büyük felsefi cevaplarda değil, öfke anında üç saniye susabilmekte görünür.

Yavaş yaşama, insanın Allah’la ilişkisine de derinlik kazandırır. Çünkü ibadet bile bazen hızın içinde yüzeyselleşebilir. Namaz aceleyle kılınır, dua hızlıca okunur, Kur’an anlamına uğramadan geçilir, zikir sayıya dönüşür, tövbe dilde kalır. Oysa ibadetin de bir iç zamanı vardır. Secdede biraz durmak, duanın kelimelerini duymak, okunan ayetin insana ne söylediğini düşünmek, nimeti fark ederek şükretmek, hatayı hissederek tövbe etmek gerekir. Yavaşlık burada tembellik değil, huzura giriş kapısıdır. İnsan ibadet ederken de yalnızca görev tamamlamamalı; ruhunu Allah’ın huzuruna taşımaya çalışmalıdır.

Az bilmenin derinliği, aynı zamanda kanaatle ilgilidir. Nasıl ki malda kanaat insanı hırstan koruyorsa, bilgide de kanaat insanı dağınıklıktan korur. Buradaki kanaat, öğrenmeyi bırakmak değil; her şeyi aynı anda elde etme hırsından kurtulmaktır. İnsan kendi yolunu, kendi ihtiyacını, kendi sorusunu, kendi zamanını bilmeli. Herkesin okuduğunu okumak, herkesin konuştuğunu konuşmak, herkesin peşinden koştuğu gündeme yetişmek zorunda değildir. Bazen kendi asli sorusuna sadık kalmak gerekir. Çünkü derinlik, dağılmadan doğar. Her yere koşan zihin, çoğu zaman hiçbir yere varamaz.

Bu yazı dizisinin başından beri konuştuğumuz “bilginin yükü” meselesi burada çok açık görünür. Çok bilgi, eğer sindirilmemişse yük olur. Çok kitap, eğer hayata geçmemişse yük olur. Çok alıntı, eğer insanın kendi cümlesini doğurmamışsa yük olur. Çok video, eğer davranışı değiştirmemişse yük olur. Çok kurs, eğer karaktere değmemişse yük olur. Çok düşünce, eğer insanı daha merhametli ve adil yapmamışsa yük olur. Buna karşılık az ama sindirilmiş bilgi hafifletir. İnsanın yürüyüşüne karışır. Dilini yumuşatır. Hükmünü yavaşlatır. Kalbini inceltir. Hayatına yön verir.

Belki de kendimize şu soruları sormalıyız: Son okuduğum kitap bende neyi değiştirdi? Hangi bilgiyi sadece taşıyorum, hangisini yaşıyorum? Çok şey öğrenme telaşım, kendimle yüzleşmekten kaçış olabilir mi? Hangi konuda daha az ama daha derin okumalıyım? Hangi tartışmalardan çekilmeliyim? Hangi bilgiyi tekrar tekrar düşünmeliyim? Hangi cümle beni durdurdu ama ben sayfayı çevirdim? Hangi hakikati biliyorum ama hayatıma almıyorum? Bu sorular, bilgiyle ilişkimizi yeniden kurmamıza yardım eder.

Yavaş okuma, yavaş düşünme ve yavaş yaşama, insanı çağın gürültüsünden bütünüyle koparmayabilir; ama ona içsel bir sığınak kazandırabilir. İnsan yine çalışır, üretir, okur, yazar, konuşur, sorumluluklarını yerine getirir. Fakat bunları daha dikkatli yapar. Her bilgiye koşmaz. Her tartışmaya girmez. Her hükmü hemen vermez. Her kitabı bitirme telaşına kapılmaz. Her anı paylaşma ihtiyacı duymaz. Bazı şeyleri içinde büyütür. Bazı cümleleri yaşar. Bazı sorularla sabreder. Bazı cevapları zamana bırakır. Bu da insanın ruhunu hafifletir.

Sonunda az bilmenin derinliği şunu öğretir: Bilgelik, her şeyi bilmek değil, bildiğini yerli yerine koymaktır. Her cümleyi duymak değil, bazı cümlelerde gerçekten durmaktır. Her kitabı bitirmek değil, bazı kitapların bizi bitirip yeniden kurmasına izin vermektir. Her konuda konuşmak değil, bazı konularda susmayı bilmektir. Her şeye yetişmek değil, kendi hakikat yolunda derinleşmektir. Çünkü insanın ömrü sınırlıdır, dikkati sınırlıdır, kalbi sınırlıdır. Bu sınırlılığı kabul etmek, eksiklik değil; hikmetin başlangıcıdır.

Ve belki de çağımızın en büyük ihtiyacı daha çok bilgi değil, daha derin dikkat, daha yavaş düşünce, daha sahici okuma ve daha incelmiş bir hayattır. İnsan az şey bilsin demiyoruz; bildiği şeylerin hakkını versin diyoruz. Daha az tüketip daha çok sindirsin. Daha az gösterip daha çok yaşasın. Daha az acele edip daha çok anlasın. Daha az konuşup daha çok dinlesin. Daha az dağılıp daha çok derinleşsin. Çünkü bilgi, hızın içinde yük olur; yavaşlığın içinde hikmete dönüşür. Ve insan bazen en çok, bir cümlenin önünde gerçekten durmayı öğrendiğinde değişmeye başlar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...