Ana içeriğe atla

Bilginin Yükü ve Bilgeliğin Hafifliği-19-

 

Bilgeliğin Hafifliği: Yükten Hâle, Hâlden Hayata

Bir adam düşünelim. Ömrü boyunca kitap toplamış. Evindeki raflar tavana kadar dolu. Dinî eserler, felsefe kitapları, tarih ciltleri, sosyoloji metinleri, şiir kitapları, kişisel gelişim kitapları, akademik yayınlar, eski dergiler, not defterleri, yarım kalmış taslaklar, altı çizilmiş sayfalar… Misafirler eve geldiğinde önce kitaplığa bakıyor, sonra adama dönüp hayranlıkla, “Ne kadar çok okumuşsunuz” diyorlar. Adam bu cümleyi seviyor. Kitaplığının önünde kendini biraz daha değerli hissediyor. Fakat aynı adam, evde çocuğu bir şey sorduğunda sabırsızlanıyor. Eşi bir derdini anlatmak istediğinde “şimdi sırası değil” diyor. Yaşlı annesi aynı hatırayı tekrar ettiğinde yüzünü ekşitiyor. Dışarıda bilgiyle saygınlık kazanıyor; içeride bilgeliğin en basit sınavlarında tökezliyor. Raflar konuşuyor, hayat susuyor.

Bir başka sahne düşünelim. Bir üniversite hocası, büyük bir salonda “etik duyarlılık ve insan onuru” üzerine konuşma yapıyor. Cümleleri güçlü, kaynakları sağlam, dipnotları etkileyici. Sunumdan sonra genç bir öğrenci çekinerek bir soru soruyor. Hoca öğrencinin sorusunu ciddiye almak yerine, yüzünde hafif bir küçümsemeyle, “Bu söylediğiniz literatürü yeterince bilmediğinizi gösteriyor” diyor. Salonda kısa bir sessizlik oluyor. Öğrencinin yüzü düşüyor. Hoca belki haklıdır; belki öğrenci gerçekten eksik biliyordur. Fakat o anda bilgi, bir insanı aydınlatmak yerine ezmiştir. Etik üzerine konuşan dil, etiğin en küçük imtihanını kaybetmiştir. İşte bilginin ağırlığı bazen tam da böyle görünür: insanı yükseltirken kalbi alçaltamaz.

Bir başka sahne de hastane koridorunda geçsin. Gece vakti. Yoğun bakım kapısının önünde bekleyen bir aile var. İçeride sevdikleri biri yaşam mücadelesi veriyor. Dışarıda herkes çaresiz. O aileden biri, hayatı boyunca tevekkül, sabır, kader ve imtihan üzerine çok şey okumuş. Fakat şimdi elleri titriyor. Dilinde büyük cümleler yok. Sadece sessizce dua ediyor. Bir ara yanındaki küçük çocuğun korktuğunu fark ediyor, onun elini tutuyor. Kendi korkusunu çocuğa yüklememeye çalışıyor. Doktorla konuşurken nezaketini koruyor. Ağlayan kardeşine “ağlama” demiyor; yanında duruyor. İşte burada bilgi hafiflemeye başlamıştır. Çünkü artık gösterilecek bir şey değildir. İnsanın davranışına karışmış, ses tonuna inmiş, eliyle tuttuğu bir çocuğun avucunda hâle dönüşmüştür.

Bilgeliğin hafifliği dediğimiz şey, bilginin yokluğu değildir. Bilgeliğin hafifliği, bilginin insanın sırtında taşınan bir yük olmaktan çıkıp ruhunda yerleşmiş bir hâle dönüşmesidir. Bilgi dışarıdayken ağırdır. Kitapta dururken, not defterinde dururken, sertifikada dururken, sosyal medya paylaşımında dururken, unvanda dururken, alıntıda dururken ağırdır. Çünkü insan onu sürekli taşımak, göstermek, savunmak, hatırlatmak ve onunla kendini ispat etmek zorunda hisseder. Fakat bilgi içeriye indiğinde hafifler. Artık insan onu taşımaz; o insanı taşır. Aradaki fark budur.

Bir öğrenci düşünelim. Sınav gecesi sabaha kadar ders çalışıyor. Formüller, tanımlar, tarihler, kavramlar, maddeler, özetler zihninde üst üste yığılıyor. Sınav sabahı hepsini kâğıda döküyor. Kapıdan çıkar çıkmaz arkadaşına dönüp, “Bitti, artık unutabilirim” diyor. Bu cümle masum bir rahatlama gibi görünse de bilginin yük oluşunun en açık ifadesidir. Çünkü o bilgi öğrencinin hayatına değil, yalnızca sınav kâğıdına uğramıştır. Bir süre taşınmış, sonra bırakılmıştır. Oysa gerçek bilgi böyle değildir. Gerçek bilgi sınav bitince unutulmaz; çünkü sınav kâğıdında değil, insanın bakışında yaşamaya başlamıştır.

Bir genç düşünelim. Sosyal medyada her gün Mevlânâ’dan, Nietzsche’den, Aliya’dan, Jung’dan, Dostoyevski’den alıntılar paylaşıyor. Paylaşımları güzel, seçtiği cümleler etkileyici. Fakat aynı genç bir tartışmada hemen hakaret ediyor. Kendisinden farklı düşüneni küçümsüyor. Birinin acısını anlamadan yargılıyor. O zaman sormak gerekir: Bu alıntılar sende ne yaptı? Mevlânâ seni biraz olsun yumuşattı mı? Nietzsche seni kendi korkularınla yüzleştirdi mi? Aliya sende adalet duygusunu büyüttü mü? Jung seni başkalarının gölgesinden önce kendi gölgene baktırdı mı? Dostoyevski sana insan ruhunun karanlığı karşısında biraz merhamet öğretti mi? Eğer cevap yoksa, alıntı çoğalmış ama hikmet doğmamıştır.

Bir tüccar düşünelim. İşleri bozulmuş, borçları artmış, kapıya alacaklılar gelmeye başlamış. Normal zamanlarda dürüstlükten çok söz eden bu adam şimdi iki yol ayrımında duruyor. Ya bazı şeyleri gizleyecek, bazı insanları oyalayacak, bazı hakları erteleyecek, kendini kurtarmak için başkalarını zor durumda bırakacak; ya da acı da olsa gerçeği söyleyecek, hakkı teslim etmeye çalışacak, zararını dürüstçe paylaşacak. İşte burada ahlak kitaplarının değeri belli olur. Kul hakkı bilgisi, iflas masasında insanın elini tutabiliyorsa bilgi hâle dönüşmüştür. Ama bütün bilgiler, menfaat tehlikeye girince susuyorsa, onlar hâlâ sırtımızdaki yükten ibarettir.

Bilgi yük olduğunda insanı sertleştirir. Çünkü kişi bildiklerini kendi benliğinin uzantısı gibi görmeye başlar. Eleştiri geldiğinde fikrine değil, varlığına saldırılmış gibi hisseder. Yanlışını kabul etmekte zorlanır. “Bilmiyorum” diyemez. Başkasından öğrenmeyi küçülme sayar. Dinlemek yerine konuşur. Anlamak yerine hüküm verir. Kendi bilgisini insanlara ulaştırmak yerine insanların üzerinde bir üstünlük aracına dönüştürür. Böyle bir bilgi, sahibini büyütür gibi görünür; ama aslında onu daraltır. Çok şey bilir, fakat az insan olur.

Bilgi hâle dönüştüğünde ise insanı yumuşatır. Çünkü kişi bildiklerinin kendisine emanet olduğunu fark eder. Bilmek, artık üstünlük değil sorumluluk demektir. Dinî bilgi biliyorsa daha dikkatli yaşaması gerektiğini anlar. Felsefe biliyorsa kendi kesinliklerinden şüphe etmeyi öğrenir. Bilim biliyorsa evren karşısında hayretini korur. Akademik bilgi biliyorsa bilmediği alanlarda susmayı bilir. Psikoloji biliyorsa insanları kolayca etiketlemek yerine daha dikkatli dinler. Tarih biliyorsa bugünkü gücün yarın toprağa karışacağını unutmaz. Edebiyat okumuşsa başkasının acısına biraz daha açık olur. Bilgi böylece yük olmaktan çıkar; insana iç ölçü verir.

Serimizin başında hatırladığımız o çarpıcı benzetme burada yeniden anlam kazanır: Kitap yüklü eşek. Bu benzetme serttir, sarsıcıdır, insanı rahatsız eder. Çünkü kitabı küçümsemez; kitabı taşıyıp da ondan nasiplenmeyen insanı uyarır. Yük hayvanı sırtındaki kitabın anlamını bilmez. Onu taşır ama dönüşmez. İnsan da eğer bilgiyi yalnızca taşıyor, çoğaltıyor, gösteriyor, aktarıyor ama onunla ahlakını değiştirmiyorsa, benzetmenin hedefi hâline gelir. Bu benzetmenin amacı insanı aşağılamak değil, uyandırmaktır. Çünkü insan, kitap taşıyan bir varlık olmak için değil, kitapla değişen bir varlık olmak için yaratılmıştır.

Gazzâlî’nin defterleri de bu yüzden unutulmaz bir anekdottur. Rivayete göre yolculuk sırasında eşkıyalar kervanı basar ve onun notlarını alır. Gazzâlî, defterleri için yalvarınca eşkıya lideri ona sarsıcı bir hakikat söyler: Eğer bilgin bu defterlerde kaldıysa, onları kaybedince cahil kalıyorsan, demek ki gerçekten öğrenmemişsin. Bu söz, bir âlimin hayatında dönüm noktası olur. Çünkü bilgi çantada, defterde, rafta, dosyada, bilgisayarda, bulutta, arşivde durduğu sürece kaybolabilir. Ama insanın içine yazılmış bilgi çalınamaz. Hırsız defteri alabilir; fakat hâle dönüşmüş bilgiyi alamaz. Yangın kitaplığı yakabilir; fakat karaktere geçmiş hikmeti yakamaz.

Bugünün insanı da kendi defterlerini başka biçimlerde taşıyor. Telefonunda notlar var, bilgisayarında PDF’ler var, bulutta arşivler var, sosyal medya hesabında kaydedilmiş gönderiler var, raflarında okunmayı bekleyen kitaplar var. Fakat bütün bunlar kapanınca geriye ne kalıyor? İnternet olmadığında, kitaplar yanımızda olmadığında, notlara ulaşamadığımızda, başkalarının alkışı kesildiğinde, unvanlar geçerliliğini yitirdiğinde, hayat bizi çıplak bir soruyla karşı karşıya bıraktığında içimizden hangi bilgi çıkıyor? İşte gerçek soru budur. Bilgeliğin hafifliği, insanın yanında hiçbir şey yokken bile içinde bir ölçünün kalmasıdır.

Mevlânâ’nın kayıkçı ile nahiv âlimi hikâyesi de aynı hakikati başka bir yerden anlatır. Nahiv âlimi gramer bilir, dilin inceliklerini bilir, doğru konuşmanın kurallarını bilir. Kayıkçıyı küçümser. Fakat fırtına çıkınca mesele değişir. Artık dil bilgisi değil, yüzme bilgisi gerekir. Âlim kayıkçıya “Sen nahiv bilmezsin, ömrünün yarısı boşa gitmiş” derken güçlüdür; fakat kayıkçı “Sen yüzme bilmezsen ömrünün tamamı boşa gidebilir” dediğinde hakikat yer değiştirir. Çünkü fırtına, hangi bilginin gerçekten kurtarıcı olduğunu ortaya çıkarır. Hayat da böyledir. Sakin zamanda herkes konuşur. Fırtına çıktığında hâle dönüşmemiş bilgi su alır.

Bilgelik, fırtına çıkmadan önce öğrenilen ama fırtına çıktığında işe yarayan bilgidir. Hastalık geldiğinde sabrı hatırlatır. Ölüm geldiğinde faniliği yalnızca cümle olarak değil, kalp terbiyesi olarak taşır. İflas geldiğinde dürüstlüğü korur. Haksızlık karşısında adalet duygusunu canlı tutar. Öfke geldiğinde dili tutar. Güç geldiğinde zulme engel olur. Zayıflık geldiğinde insanı eziklikten korur. Başarı geldiğinde kibri dizginler. Yalnızlık geldiğinde insanı kendisiyle düşman olmaktan kurtarır. İşte bilgelik, hayatın değişen şartlarında insanın iç pusulası olur.

Bilginin yükten hâle dönüşmesi kolay değildir. Çünkü bilgi önce zihne gelir. İnsan okur, duyar, öğrenir, not alır, tekrar eder. Bu ilk aşama gereklidir. Fakat burada kalırsa bilgi dışarıda kalır. İkinci aşamada bilgi kalbe inmeye başlar. İnsan okuduğu şeyle rahatsız olur, sevinir, utanır, düşünür, sarsılır, kendine döner. Üçüncü aşamada bilgi davranışa geçer. Dil değişir, bakış değişir, tercih değişir, alışkanlık değişir, ilişki biçimi değişir. Dördüncü aşamada bilgi hâl olur. Artık insan onu özel bir çabayla hatırlamak zorunda kalmaz; o bilgi insanın karakterinde yaşamaya başlar. İşte yükten hâle, hâlden hayata geçiş böyle olur.

Mesela sabır bilgisini düşünelim. Önce sabrın ne olduğunu okuruz. Ayetlerden, hadislerden, hikmetli sözlerden, psikoloji kitaplarından sabrın değerini öğreniriz. Bu bilgi zihindedir. Sonra bir olay yaşarız; beklemek zorunda kalırız, haksızlığa uğrarız, hastalıkla sınanırız. Sabır bilgisi içimizde acı bir şekilde yankılanır. Bu kalbe iniştir. Daha sonra öfke anında kendimizi biraz tutarız, acele hüküm vermeyiz, beklemeyi öğreniriz. Bu davranışa geçiştir. Zamanla sabır, bizim karakterimizin bir parçası hâline gelirse artık her defasında kitap açmamız gerekmez. Sabır bizde hâl olmuştur. Bilgi hafiflemiştir.

Merhamet de böyledir. Merhamet üzerine kitap okumak kolaydır. Merhametli görünmek de kolaydır. Fakat merhamet, bizi yoran insana karşı dilimizi yumuşattığında hâle dönüşür. Aynı hatayı tekrar eden çocuğa bağırmak yerine onu anlamaya çalıştığımızda hâle dönüşür. Yaşlı birinin yavaşlığını yük değil emanet olarak gördüğümüzde hâle dönüşür. Bize faydası olmayan bir yoksulu incitmeden gözettiğimizde hâle dönüşür. Düşmanımızın bile insan olduğunu unutmadığımızda hâle dönüşür. Merhamet, kelimeden davranışa indiğinde hafifler; çünkü artık gösteri değil, tabiat hâline gelir.

Tevazu da aynı yolu izler. Tevazu üzerine çok şey bilmek mümkündür. İnsan tevazu kitapları okuyabilir, büyük âlimlerin mahviyetinden söz edebilir, kibirle ilgili uyarıları aktarabilir. Fakat birisi bizi eleştirdiğinde yüzümüz değişiyorsa, bizden daha genç biri doğru bir şey söylediğinde huzursuz oluyorsak, bilmediğimiz yerde susamıyorsak, hatamızı kabul edemiyorsak, tevazu hâl olmamıştır. Tevazu, insanın kendisini sürekli küçük göstermesi değildir. Tevazu, hakikat karşısında kendini gereğinden büyük görmemesidir. Bilgi arttıkça bu tevazu artıyorsa, bilgi hafifliyor demektir.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü insanı ispat yükünden kurtarır. Bilgiyi yük olarak taşıyan insan sürekli kendini ispat etmek ister. Ne kadar okuduğunu, kimleri bildiğini, hangi kitapları bitirdiğini, hangi eğitimleri aldığını, hangi kavramlara hâkim olduğunu göstermek ister. Bir ortamda konuşmazsa görünmez olacağını sanır. Bir tartışmada son sözü söylemezse eksileceğini düşünür. Birinin bilmediği bir şeyi bildiğinde kendini üstün hisseder. Oysa bilge insanın böyle bir telaşı azalır. Çünkü onun bilgisi dış onaya muhtaç değildir. O, gerektiğinde konuşur; gerektiğinde susar. Bildiğini gösterme ihtiyacı azaldıkça ruhu hafifler.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü hüküm verme aceleciliğini azaltır. Cahil insan bilmediği için acele hüküm verebilir. Fakat yarı bilgili insan daha tehlikelidir; az bildiği şeyi bütün hakikat sanabilir. Bilge insan ise hayatın karmaşıklığını gördüğü için yavaşlar. Bir insanın davranışını anlamadan onu mahkûm etmez. Bir toplumsal olayı tek sebeple açıklamaz. Bir gencin bunalımını hemen ahlaksızlık saymaz. Bir yaşlının sertliğinin arkasındaki korkuyu görebilir. Bir yoksulun çaresizliğini tembellik diye geçiştirmez. Bir dindarın hatasını dine, bir sekülerin hatasını bütün sekülerliğe, bir grubun yanlışını tüm insanlara yaymaz. Bilgelik, genellemelerin ağırlığını hafifletir.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü affetme ve mesafe koyma arasındaki dengeyi öğretir. Bilgi yük olduğunda insan ya her şeyi sert bir adaletle kesip atar ya da yanlış bir merhametle kendini ezdirir. Bilgelik ise insana şunu öğretir: Her affediş aynı yakınlığı gerektirmez. Her merhamet kendini feda etmek değildir. Her mesafe kin değildir. Her sınır bencillik değildir. İnsan bazılarını affeder ama yeniden aynı yere almaz. Bazılarına merhamet eder ama kendisini tekrar yaralatmaz. Bazı ilişkilerde susar ama içinden düşmanlık büyütmez. Bu denge, kitap bilgisiyle değil, hayatın içinde pişmiş hikmetle kazanılır.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü acıyı anlamlandırmayı öğretir. Acıyı bütünüyle yok etmez. Bilge insan acı çekmez değildir. Kayıpta ağlar, ihanette kırılır, hastalıkta korkar, belirsizlikte zorlanır, haksızlıkta sarsılır. Fakat acının içinde bütünüyle dağılmaz. Acıya bir anlam ufkundan bakabilir. “Bu bana ne öğretiyor?”, “Benden neyi alıyor, neyi açıyor?”, “Hangi bağımlılığımı gösteriyor?”, “Hangi duamı derinleştiriyor?”, “Hangi insanlara karşı beni daha merhametli yapabilir?” diye sorabilir. Acı, bilgelikte yalnızca yara değil, bazen pencere de olur. Bu pencere kolay açılmaz; ama açıldığında insanın ruhuna hava girer.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü ölümü hayatın düşmanı değil, öğretmeni olarak hatırlatır. Ölümü bilmek ile ölümü hatırlayarak yaşamak farklıdır. Herkes öleceğini bilir; ama herkes ölecekmiş gibi yaşamaz. Ölüm bilgisi hâle dönüştüğünde, insan bazı kavgaların boşluğunu görür. Biriktirdiği kırgınlıkları, ertelediği özürleri, ihmal ettiği sevgileri, gereğinden fazla büyüttüğü meseleleri yeniden tartar. Mezarlıklar insana sessizce şunu söyler: Bir gün bütün unvanlar, hesaplar, tartışmalar, zaferler, yenilgiler, alkışlar ve kırgınlıklar geride kalacak. Yanında yalnızca yaptığın iyilik, incelttiğin kalp, kaçındığın zulüm, taşıdığın emanet, temizlemeye çalıştığın vicdan kalacak. Bu hatırlayış insanı ağırlaştırmaz; aksine sahte yüklerden kurtarır.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü sahip olduklarını emanet olarak görmeyi öğretir. Mal, makam, bilgi, sağlık, aile, zaman, kabiliyet, itibar… Bunların hiçbiri mutlak mülk değildir. İnsan hepsini bir süre taşır. Bu farkındalık, hem şükür hem sorumluluk doğurur. İnsan sahip olduklarıyla böbürlenmek yerine, onları nasıl kullandığını düşünür. Bilgisi varsa kime faydası dokunuyor? Malı varsa kimin yükünü hafifletiyor? Makamı varsa kime adalet sağlıyor? Gücü varsa kimi koruyor? Zamanı varsa neye harcıyor? Emanet bilinci, insanı sahip olma hırsının ağırlığından kurtarır.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü hayatı sadeleştirir. Çok bilen ama bilge olmayan insan, çoğu zaman hayatını karmaşıklaştırır. Her şeyi analiz eder, her ilişkide üstünlük arar, her konuşmada kendini ispat eder, her olayda yorum yapar, her gündeme yetişmeye çalışır. Bilge insan ise bazı şeylerin peşini bırakmayı öğrenir. Her tartışmaya girmez. Her söze cevap vermez. Her haksızlığı aynı anda düzeltmeye kalkmaz. Her acıyı tek başına taşımaz. Her bilgiyi hemen paylaşmaz. Her kapıyı zorlamaz. Bazı şeyleri Allah’a bırakır, bazı şeyleri zamana bırakır, bazı şeyleri suskunluğa bırakır. Bu bırakış, umursamazlık değil; ölçüdür.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü dili inceltir. İnsan bildikçe daha sert konuşuyorsa, orada bilgi hâlâ yük demektir. Hakikati savunmak adına kalp kırıyorsa, doğrularını öfkeyle taşıyorsa, yanlış gördüğünü aşağılayarak düzeltiyorsa, bilgisi insana merhamet etmeyi öğrenmemiştir. Bilge insan ise doğruyu söylerken de insanı gözetir. Her doğru her yerde aynı biçimde söylenmez. Bazı doğrular bekletilir, bazıları yumuşatılır, bazıları önce dinlenerek söylenir, bazıları susarak öğretilir. Dil inceldiğinde bilgi hafifler. Çünkü artık kelime yalnızca kesen bir bıçak değil, bazen saran bir bez olur.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü dinlemeyi öğretir. Bu dizide dinlemenin bilgeliğin unutulmuş kapısı olduğunu söyledik. Gerçekten de insan çok konuşarak bilgili görünebilir; ama dinleyerek bilge olur. Çünkü dinlemek, başkasının varlığına yer açmaktır. Bir çocuğu dinlemek, onun küçük dünyasını ciddiye almaktır. Bir eşi dinlemek, sevginin dikkat hâlidir. Bir yaşlıyı dinlemek, zamana hürmettir. Bir yoksulu dinlemek, adaletin başlangıcıdır. Bir muhalifi dinlemek, kendi kör noktasını görme imkânıdır. Dinlemeyen bilgi kendine kapanır; dinleyen bilgi hayata açılır.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü insanın kendi yaralarıyla daha dürüst ilişki kurmasını sağlar. Bazı insanlar bilgiyi yaralarını gizlemek için kullanır. Çok konuşur ama içindeki korkuya bakmaz. Başkalarını analiz eder ama kendi öfkesini tanımaz. Dinî cümlelerle kendini savunur ama kırgınlığını işlemez. Felsefi kavramlarla mesafe kurar ama sevgisizlik acısını itiraf etmez. Akademik dilin arkasına saklanır ama yetersizlik duygusunu duymak istemez. Bilgelik ise insana kendi yarasına bakma cesareti verir. Çünkü insan kendi yarasını görmeden başkasının yarasına merhem olamaz.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü başarı ve başarısızlıkla ilişkisini değiştirir. Bilgiyi yük yapan insan başarıyı kimlik, başarısızlığı yok oluş gibi görür. Kazanınca büyür, kaybedince çöker. Bilge insan ise başarıyı da başarısızlığı da öğretmen olarak görmeye çalışır. Başarı geldiğinde şükreder ama sarhoş olmaz. Başarısızlık geldiğinde üzülür ama kendisini bütünüyle değersiz saymaz. Çünkü insanın değeri yalnızca sonucu ile ölçülmez. Emek, niyet, ahlak, sabır, doğruluk ve kul hakkına dikkat de hayatın ölçüleridir. Bu bakış insanı performans baskısının ağırlığından kurtarır.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü insanı kendi hayatına geri çağırır. Modern çağda insan başkalarının hayatlarını izlemekten kendi hayatını yaşayamaz hâle geliyor. Başkalarının kitaplıkları, başarıları, seyahatleri, fikirleri, sofraları, ilişkileri, bedenleri, kariyerleri, çocukları, evleri, paylaşımları sürekli gözümüzün önünde. Bu karşılaştırma ruhu ağırlaştırır. Bilgelik ise insana şunu söyler: Senin yolun sana verilmiş. Senin imtihanın, senin ailen, senin zamanın, senin kabiliyetin, senin eksikliğin, senin duan var. Başkasının hayatını izleyerek kendi emanetini unutma. Bu dönüş, insanın içini hafifletir.

Bilgelik insanı hafifletir; çünkü bilgiyi hayata indirir. Bilgi hayata inmediğinde soyut kalır. Soyut kaldıkça insanın üzerinde dolaşır ama içine işlemez. Oysa hayat çok somuttur. Bir sofrada ekmeği paylaşmak, bir hastaya refakat etmek, bir çocuğun başını okşamak, bir borcu zamanında ödemek, bir özrü ertelememek, bir kalbi incitmemek, bir işi hakkıyla yapmak, bir emaneti korumak, bir dedikodudan uzak durmak, bir haksızlık karşısında susmamak… Hikmet bu somut alanlarda görünür. Büyük cümleler küçük davranışlara inmiyorsa, havada kalır.

Bir köy imamı düşünelim. Belki büyük akademik unvanları yok. Belki ağır felsefi kavramlarla konuşmuyor. Fakat cemaatinden biri hastalanınca ziyaretine gidiyor. Yaşlı bir adam camiye gelemediğinde hâlini soruyor. Gençlerin sorularına kızmadan cevap vermeye çalışıyor. Cenaze evinde uzun konuşmuyor, ama ailenin işini sessizce kolaylaştırıyor. İhtiyaç sahibini rencide etmeden yardım ulaştırıyor. Hutbede söylediği cümleyi kendi hayatında da gözetmeye çalışıyor. Böyle biri belki “çok bilgili” diye anılmayabilir; ama bilgeliğin kokusu ondadır. Çünkü bildiği az da olsa hayata geçmiştir.

Bir yaşlı kadın düşünelim. Okuma yazması sınırlı. Büyük kitaplar okumamış. Fakat evine geleni aç göndermiyor. Kırgın olduğu kişiye beddua etmiyor. Torununun hatasını hemen yüzüne vurmuyor. Komşusunun ayıbını örtüyor. Elindekini paylaşıyor. Hastaya dua ediyor. Ölümden söz ederken sesi titriyor ama yüzünde teslimiyet var. Belki kavram bilmiyor; ama hâl biliyor. Böyle insanlar bize şunu hatırlatır: Bilgelik yalnızca kitaplardan doğmaz; kitapların hedeflediği ahlaki olgunluk bazen sade insanların hayatında daha berrak görünür. Kitap okuyan insanın bundan utanması değil, ders alması gerekir.

Elbette bu, okumayı küçümsemek değildir. Tam tersine, okumayı ciddiye almaktır. Çünkü kitapların amacı bizi böyle bir hâle yaklaştırmaktır. Okumak, bilgilenmek, araştırmak, düşünmek, yazmak, tartışmak elbette değerlidir. Fakat bunlar hayatla bağını kaybettiğinde eksik kalır. Kitap bizi yaşlı kadının merhametine, köy imamının sessiz hizmetine, çocuğun temiz sorusuna, hastane koridorundaki sabra, mezarlık başındaki fanilik duygusuna, borç karşısındaki dürüstlüğe, ev içindeki nazik dile yaklaştırmıyorsa, o kitabı yeniden okumamız gerekir. Belki de bu defa daha yavaş, daha mahcup, daha içerden okumamız gerekir.

Bilgeliğin hafifliği, insanın kendisiyle barışık ama kendinden razı olmayan bir dengeye ulaşmasıdır. Kendisiyle barışıktır; çünkü insan olduğunu, eksik olduğunu, yanılabileceğini, düşüp kalkabileceğini kabul eder. Kendinden bütünüyle razı değildir; çünkü hâlâ düzelmesi gereken huyları, kırdığı kalpler, ertelediği sorumluluklar, derinleşmesi gereken hakikatler vardır. Bu denge çok kıymetlidir. Kendinden nefret etmek insanı çökertir. Kendinden fazlasıyla razı olmak ise kibir üretir. Bilgelik, insanı ne umutsuzluğa ne de kendini beğenmişliğe bırakır. Ona çalışılacak bir ömür, korunacak bir kalp ve gidilecek bir yol olduğunu hatırlatır.

Bilgeliğin hafifliği biraz da “azalmanın” güzelliğini fark etmektir. İnsan yaş aldıkça bazı iddiaları azalabilir, bazı öfkeleri sönebilir, bazı hırsları yumuşayabilir, bazı kavgaları gereksiz görmeye başlayabilir. Daha az konuşmak, daha az hükmetmek, daha az gösteriş yapmak, daha az biriktirmek, daha az kırılmak, daha az kırmak… Bunlar kayıp değildir. Bazen insan eksildikçe tamamlanır. Gençlik çok şeyi çoğaltmak ister; bilgelik bazı şeyleri azaltmayı öğretir. Çünkü insan her fazlalığı taşıyamaz. Ruhun da bir yük sınırı vardır. Gereksiz yükleri bıraktıkça yürüyüş hafifler.

Bu noktada “hafiflik” kelimesini yanlış anlamamak gerekir. Bilgeliğin hafifliği, ciddiyetsizlik değildir. Hayatı umursamamak, acıyı basite almak, sorumluluklardan kaçmak, derin meseleleri yüzeyselleştirmek değildir. Tam tersine, bilgeliğin hafifliği en derin ciddiyetin huzura kavuşmuş hâlidir. İnsan neyin gerçekten ağır olduğunu, neyin gereksiz yük olduğunu ayırt etmeye başlar. Kul hakkı ağırdır; sosyal medya tartışması hafif. Kırılan kalp ağırdır; küçük bir itibar meselesi hafif. Ölüm ağırdır; insanların geçici övgüsü hafif. Emanet ağırdır; gösteriş hafif. Bilgelik, ağırlıkları doğru yere koymayı öğretir.

Bir insanın bilgeliği, hayatının son dönemlerinde daha belirgin görünür. Yaşlanırken insanın elinden bazı şeyler alınır: hız, güç, gençlik, bazı imkânlar, bazı roller, bazı iddialar. Eğer insan hayatı boyunca yalnızca dış güçlere yaslandıysa yaşlandıkça öfkelenebilir. Fakat içinde hikmet biriktirmişse yaşlılığı daha sade bir kabule dönüşebilir. Yüzünde yorgunlukla birlikte bir yumuşaklık olur. Çok konuşmaz ama söylediği cümle oturur. Her şeye karışmaz ama gerektiğinde dua eder, uyarır, tebessüm eder. Böyle yaşlılar, kitap gibi değil, kitapların varmak istediği hâl gibi dururlar. Yanlarında insanın içi sakinleşir.

Bilgeliğin hafifliği, ölüm karşısında son kez sınanır. İnsan bütün ömrü boyunca ne biriktirdiğini orada daha iyi anlar. Kitaplar, unvanlar, mal, mevki, alkış, tartışmalar, kırgınlıklar geride kalır. İnsan geriye ne bıraktığına bakar: Kırdığı kalpler mi, onardığı kalpler mi? Taşıdığı kibir mi, bıraktığı iyilik mi? Bildiği ama yaşamadığı hakikatler mi, az da olsa hâline geçmiş güzellikler mi? Ölüm, bilgiyi en son kez tartar. O terazide gösteri hafiftir; samimiyet ağırdır. Alıntı hafiftir; yaşanmış merhamet ağırdır. Unvan hafiftir; kul hakkından sakınmış bir ömür ağırdır.

Bu yüzden bu yazı dizisinin sonunda kendimize dönüp sormamız gereken soru şudur: Bildiklerimiz bizi nereye getirdi? Daha çok mu ağırlaştık, daha mı hafifledik? Daha çok mu öfkeliyiz, daha mı merhametliyiz? Daha çok mu konuşuyoruz, daha mı iyi dinliyoruz? Daha çok mu gösteriyoruz, daha mı sahici yaşıyoruz? Daha çok mu hüküm veriyoruz, daha mı insaflıyız? Daha çok mu kitap taşıyoruz, daha mı çok hâl kazanıyoruz? Bu soruların cevabı, okuduğumuz kitapların sayısından daha önemlidir.

Belki de her insan kendi iç kitaplığının önünde durmalı. Orada yıllardır biriktirdiği cümlelere, öğütlere, ayetlere, hadislere, şiirlere, hikâyelere, kavramlara, hatıralara bakmalı. Sonra kendi hayatına dönüp sormalı: Bunlardan hangisi dilime geçti? Hangisi elimde iyilik oldu? Hangisi öfkemi azalttı? Hangisi kırdığım bir kalbi onarmama yardım etti? Hangisi beni Allah’a biraz daha yaklaştırdı? Hangisi beni insanlara karşı daha dikkatli yaptı? Hangisi yalnızca rafta kaldı? Bu muhasebe acı olabilir; ama iyileştiricidir. Çünkü insan neyi hâl yapmadığını fark ettiğinde, hâlâ vakit varsa yeniden başlayabilir.

Bilgelik, geç kalmış insanlara da kapısını kapatmaz. İnsan yıllarca bilgiyi yük olarak taşımış olabilir. Kitapları gösteri, alıntıları süs, bilgiyi üstünlük, unvanı zırh, dini yargı, felsefeyi kibir, bilimi tahakküm, sosyal medyayı vitrin yapmış olabilir. Fakat bunu fark ettiği an, dönüşüm imkânı başlar. Gazzâlî’nin defterlerinin çalınması gibi, insanı uyandıran bir olay olur. Bir söz, bir kayıp, bir hastalık, bir kırgınlık, bir öğrencinin mahcup bakışı, bir çocuğun suskunluğu, bir eşin yorgunluğu, bir mezar taşı, bir gece duası insanı kendine getirir. Bilgelik çoğu zaman böyle başlar: İnsan bildiklerinin kendisini değiştirmediğini fark ettiği an.

Bu fark edişten sonra yapılacak şey, bilgiyi azaltmak değil, bilgiyi içeri almaktır. Daha yavaş okumak, daha az konuşmak, daha çok dinlemek, daha dürüst muhasebe yapmak, küçük davranışları düzeltmek, özür dilemeyi ertelememek, öğrendiğini bir eyleme bağlamak, her bilginin ahlaki karşılığını aramak gerekir. Bir kitap okuduğunda kendine “Bu beni nerede değiştirecek?” diye sormalısın. Bir ayet duyduğunda “Bugün hangi davranışımı yokluyor?” demelisin. Bir felsefi cümle okuduğunda “Hangi kesinliğimi sarsıyor?” diye düşünmelisin. Bir bilimsel gerçek öğrendiğinde “Bana hangi sorumluluğu hatırlatıyor?” diye bakmalısın. Bilgi böyle içeri alınır.

Hâlden hayata geçiş ise bilginin en güzel merhalesidir. Çünkü insanın içinde doğan bir hakikat, yalnızca iç duygu olarak kalmaz; dış dünyada bir iyilik biçimine dönüşür. Sabır hâli çocuğa yumuşak ses olur. Merhamet hâli yoksula incitmeden uzanan el olur. Tevazu hâli eleştiriyi dinleyen kulak olur. Adalet hâli borcunu zamanında ödeyen davranış olur. Tevekkül hâli belirsizlikte paniği azaltan dua olur. Fanilik bilgisi sevdiğine bugün sarılmak olur. Dinleme hâli eşinin yorgunluğunu fark eden dikkat olur. İşte bilgi hayata böyle iner. Büyük cümle küçük davranışta doğrulanır.

Bilgeliğin hafifliği, sonunda insanın kendisine, başkasına ve Allah’a karşı daha dürüst yaşamasıdır. Kendisine karşı dürüsttür; çünkü ne bildiğini, ne bilmediğini, neyi yaşayıp neyi yaşamadığını görmeye çalışır. Başkasına karşı dürüsttür; çünkü bilgiyi üstünlük için değil, hizmet ve anlayış için kullanır. Allah’a karşı dürüsttür; çünkü bildiği hakikatlerin birer emanet olduğunu ve bir gün bunlardan sorulacağını unutmaz. Bu dürüstlük insanı ağırlaştırmaz; tam tersine sadeleştirir. Çünkü yalan taşımak ağırdır. Gösteri taşımak ağırdır. Kibir taşımak ağırdır. Samimiyet ise hafifletir.

Serinin sonunda ulaştığımız yer şudur: Bilgi önemlidir, ama yetmez. Okumak önemlidir, ama yetmez. Düşünmek önemlidir, ama yetmez. Konuşmak, yazmak, öğretmek, paylaşmak önemlidir; ama yetmez. Bütün bunların insanın hâline, ahlakına, ilişkilerine, ses tonuna, kararlarına, sabrına, merhametine, adaletine ve tevazusuna geçmesi gerekir. Çünkü insan bildiği kadar değil, bildiğiyle dönüştüğü kadar insandır. Bildiğiyle inceliyor, bildiğiyle onarıyor, bildiğiyle susuyor, bildiğiyle dinliyor, bildiğiyle adil oluyor, bildiğiyle merhamet ediyorsa, bilgi artık yük olmaktan çıkmış, bilgeliğin hafifliğine kavuşmuştur.

Ve belki de bütün bu yazıların son cümlesi şu olmalıdır: İnsan sırtında taşıdığı kitaplarla değil, kalbine indirdiği hakikatlerle hafifler. Defterler çalınabilir, raflar dağılabilir, unvanlar unutulabilir, paylaşımlar silinebilir, alkışlar kesilebilir, hafıza zayıflayabilir. Ama hâle dönüşmüş bilgi, insanın yürüyüşünde kalır. Bir çocuğa bakışında, bir yaşlıya sabrında, bir borca sadakatinde, bir acıya suskun eşliğinde, bir hataya özründe, bir haksızlık karşısındaki duruşunda yaşamaya devam eder. İşte bilgelik budur: Yükten hâle, hâlden hayata geçen bilgi. Ve bu bilgi, insanı ağırlaştırmaz; insanı insan yapan bütün emanetleri daha güzel taşıyacak kadar hafifletir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...