“AF” İLE “ÂFİYET” AKRABA MI?
Bir Kelimenin Kökünden İnsan Hayatının En Büyük İki İhtiyacına
Bir önceki yazıda “Allah sağlık ve âfiyet versin” derken aslında neden aynı şeyi iki kez söylemediğimizi, âfiyetin yalnızca beden sağlığını değil insanın daha geniş anlamda selametini, huzurunu ve kötülüklerden korunmasını içine alan büyük bir kelime olduğunu konuşmuştuk. Fakat âfiyet kelimesinin içine biraz daha yakından baktığımızda bundan da şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşıyoruz. Günlük Türkçede birbirinden oldukça uzakmış gibi duran iki kelime, “af” ile “âfiyet”, aslında aynı dil ailesinin, hatta aynı Arapça kökün çevresinde şekillenmiş kelimelerdir. Bir tarafta suçun, günahın veya kusurun bağışlanmasını anlatan “af”; diğer tarafta sağlık, esenlik ve korunmuşluğu ifade eden “âfiyet” vardır. İlk bakışta insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bağışlanmakla sağlıklı ve selamette olmak arasında nasıl bir dil ilişkisi olabilir? Bir kelime günaha, diğeri hastalığa bakarken bunlar nasıl aynı kökten çıkabilir? İşte Arapçanın kelime dünyasına biraz girdiğimizde, bugün birbirinden uzak sandığımız bu iki anlam arasında çok eski ve çok derin bir ilişkinin bulunduğunu görmeye başlıyoruz.
Âfiyet kelimesi Türkçeye Arapçadaki العافية — el-ʿâfiye kelimesinden geçmiştir. Arap dil kaynakları kelimeyi ع ف و — ʿayn, fâ, vâv köküyle ilişkilendirir. Kahire Arap Dil Akademisi’nin el-Muʿcemü’l-Vasît sözlüğünde “عافى / ʿâfâ” fiili aynı kök altında gösterilir ve “Allah onu hastalıklardan kurtardı, sağlığına kavuşturdu” anlamıyla açıklanır; “âfiyet” de bu kullanımın isimlerinden biri olarak verilir. Daha eski sözlük geleneğinde de aynı bağlantıyı görürüz. Şemsü’l-Ulûm âfiyet kelimesini açıkça عفو köküne bağlar ve kelimenin kalıbını “fâile” olarak gösterir. Yani “af” ile “âfiyet” arasındaki yakınlık sonradan kurulmuş hoş bir benzetme değildir; Arap dil geleneğinin kendisinin kaydettiği gerçek bir etimolojik akrabalıktır.
Fakat burada önemli bir ayrıntıyı hemen belirtmek gerekir. “Âfiyet”, Türkçedeki “af” kelimesine birtakım ekler getirilerek yapılmış bir sözcük değildir. Türkçede “göz–gözlük” veya “tuz–tuzlu” derken yaptığımız türden basit bir türetmeden söz etmiyoruz. Arapçada çok sayıda kelime üç harfli köklerin farklı vezinler ve yapılar içerisinde işlenmesiyle meydana gelir. Dolayısıyla “af” ve “âfiyet”i, birinin ötekinden doğrudan türediği iki Türkçe kelime gibi değil, aynı kök ağacının farklı dalları olarak düşünmek daha doğrudur. Aynı ağacın bir dalında bağışlama, vazgeçme, silme ve geride bırakma anlamları gelişirken diğer dalında hastalık ve beladan uzak tutulma, korunma ve esenlik anlamları ortaya çıkmıştır. Bu ayrımı yapmak önemlidir; çünkü “af ile âfiyet aynı kökten geliyor” cümlesi doğrudur, fakat “âfiyet af kelimesinden yapılmıştır” demek dilbilimsel olarak meseleyi gereğinden fazla basitleştirmiş olur.
İşin asıl büyüleyici tarafı ise ع ف و kökünün taşıdığı anlam dünyasıdır. İbn Fâris’in Arap dilinin kök anlamlarını araştırdığı büyük eseri Muʿcemü Mekāyîsi’l-Luġada “af”ın önemli anlamlarından birinin terk etmek, vazgeçmek olduğu açıklanır. Aynı maddede âfiyet de bu anlam ailesi içerisinde ele alınır ve son derece çarpıcı bir ifadeyle Allah’ın kulundan kötülüğü uzak tutması, onu istenmeyen şeylerden koruması anlamına bağlanır. İbn Fâris’in verdiği çerçevede âfiyet, yalnızca insan bedeninin belirli bir anda sağlıklı olması değildir; insan ile kendisine zarar verecek şey arasına bir koruma konulmasıdır. Bu nedenle kelimenin köküne indiğimizde karşımıza aslında çok güçlü bir ortak fikir çıkar: bir şeyin senden uzaklaşması veya senin üzerinden kaldırılması. Af durumunda ceza, kin veya hak iddiası bırakılır; âfiyet durumunda hastalık, bela ve kötülük insandan uzak tutulur. Kelimenin iki farklı görünen anlamı böylece aynı derinlikte buluşmaya başlar.
İşte tam burada “af” ile “âfiyet” arasındaki ilişkiyi bugünün insanının anlayabileceği bir dille anlatmak mümkün hâle geliyor. İnsan hata yapar; sonra affedilmeyi ister. Burada başımıza gelmiş, yapmış veya yüklenmiş olduğumuz bir şey vardır ve onun üzerimizden kaldırılmasını talep ederiz. Âfiyet istediğimizde ise çoğu zaman başka bir talepte bulunuruz: Hastalığın, belanın, korkunun veya kötülüğün bize zarar vermemesini; mümkünse bizden uzak tutulmasını isteriz. Bu nedenle, sözlük tanımı olduğunu iddia etmeden ve daha çok kelimelerin anlam ilişkisini anlatmak amacıyla şöyle söylemek mümkündür: Af, üzerimize gelen bir yükün kaldırılmasıdır; âfiyet ise bazı yüklerin üzerimize hiç bırakılmamasıdır. Bir başka deyişle af bazen geride bıraktığımız yarayla, âfiyet ise yaranın açılmamasıyla ilgilidir. Af, düştükten sonra ayağa kaldırılmaya; âfiyet ise kimi zaman düşmekten korunmaya benzer. Bunlar elbette edebî açıklamalardır, fakat aynı kökten gelen iki kelimenin yüzyıllar içinde kazandığı anlam yakınlığını olağanüstü güzel biçimde görünür kılar.
Kur’an’daki “Af” Bize Kökün Hikâyesini Anlatıyor
Daha da ilginç olan şudur: “Âfiyet” kelimesinin kendisi Kur’an’da bu biçimiyle öne çıkan bir kavram değildir; fakat onun ait olduğu ع ف و kök ailesi Kur’an dilinde canlı ve çok anlamlı biçimde kullanılır. Quranic Arabic Corpus bu kökten gelen kullanımları Kur’an’da 35 yerde indekslemektedir. Bunların önemli bir bölümü bizim bugün de kolayca tanıdığımız bağışlama anlamındadır: Allah’ın kulları affetmesi, insanların birbirlerinin kusurlarından vazgeçmeleri, bir hakkın talebinden feragat edilmesi gibi kullanımlar karşımıza çıkar. Fakat aynı kök yalnızca “günahı bağışlamak” anlamına sıkışmaz; bağlama göre vazgeçmek, bir haktan feragat etmek veya fazlalık gibi başka anlam tonları da kazanır. İşte bu çeşitlilik bize Arapça kök sisteminin ne kadar geniş bir anlam alanı taşıyabildiğini gösterir. Bir kökü Türkçedeki tek bir kelimeye eşitleyip bütün kullanımlarını onunla açıklamak çoğu zaman mümkün değildir.
Mesela Bakara sûresinin 237. âyetinde boşanma durumundaki mehir meselesi anlatılırken “affetmek/vazgeçmek” anlamındaki aynı kökten gelen fiiller kullanılır. Buradaki af, bir günahkârı bağışlamaktan ziyade insanın hakkının bir kısmından kendi iradesiyle vazgeçmesi anlamına yaklaşır. Bakara sûresinin 219. âyetinde ise “el-afv” kelimesi ihtiyaçtan artan, fazlalık veya kolaylıkla verilebilecek miktar anlam alanında yorumlanmıştır. Böylece aynı kökün içerisinde “silmek”, “bırakmak”, “vazgeçmek”, “fazlalık” ve “bağışlamak” gibi ilk bakışta birbirinden uzak görünen anlamların yan yana yaşayabildiğini görürüz. Dil tam da böyle bir şeydir: Kelimeler matematik formülleri gibi tek bir anlama mahkûm değildir; yüzyıllar boyunca insanların kullanımında genişler, dallanır ve aynı kökün içerisinden birbirine akraba fakat birbirinden farklı anlamlar doğar.
Kur’an’ın son derece dikkat çekici dualarından biri de bu noktada bize önemli bir şey söyler. Bakara sûresinin son âyetinde müminler Allah’a yönelirken peş peşe üç talepte bulunurlar: “Bizden af buyur, bizi bağışla ve bize merhamet et.” Burada Kur’an aynı cümlede “afv” kökünden gelen bir fiille “mağfiret” kökünden gelen başka bir fiili yan yana kullanır. Eğer iki kelime tamamen aynı şeyi anlatıyor olsaydı böyle bir yan yanalık gereksiz görülebilirdi. Oysa klasik dil ve tefsir geleneği, “afv”, “mağfiret” ve “rahmet” arasında çeşitli anlam incelikleri görmüştür. Bu bize çok temel bir şeyi hatırlatır: Dinî dilde Türkçeye bazen aynı kelimeyle çevirdiğimiz kavramlar bile kendi orijinal dil dünyalarında farklı anlam gölgeleri taşıyabilir. “Af” da bu zengin kelimelerden biridir ve âfiyetle olan akrabalığını anlamak için onu yalnızca modern Türkçedeki “suçu bağışlama” anlamına hapsetmemek gerekir.
Af Sadece “Suçu Bağışlamak” Değildir
Türkçede “af” kelimesini işittiğimizde zihnimiz hemen ahlâk ve hukuk dünyasına gider. “Beni affet”, “Allah affetsin”, “genel af”, “suçunu affettim” deriz. Oysa Arapçadaki kökün tarihsel anlam alanı bundan daha geniştir. Klasik ve modern Arapça sözlükler “عفا” fiilinin bir izin silinmesi, kaybolması veya terk edilmesi gibi kullanımlarını da kaydeder. Bir yolun izleri silinebilir, rüzgâr bir izi ortadan kaldırabilir, zaman bazı işaretleri görünmez hâle getirebilir; aynı kök farklı bağlamlarda çoğalma ve artma anlamıyla bile karşımıza çıkabilir. Biz Türkçede bu kökün bütün dallarını almadık; daha çok “af”, “affetmek”, “âfiyet”, “muaf”, “muafiyet” gibi belirli kelimeleri aldık ve bunları kendi dilimizin içinde yeniden şekillendirdik.
Tam burada Türkçedeki başka iki tanıdık kelimeyi hatırlamak meseleyi daha da ilginç hâle getirir: muaf ve muafiyet. “Vergiden muaf”, “askerlikten muaf”, “bu yükümlülükten muaf” dediğimizde ne demek istiyoruz? Bir kişinin belirli bir yükümlülüğün dışında bırakıldığını, o yükün onun üzerinden kaldırıldığını söylüyoruz. Günümüzde “af”, “âfiyet” ve “muafiyet” kelimelerini üç ayrı çekmeceye koyuyoruz; fakat kelimelerin tarihsel dünyasına girdiğimizde hepsinin arkasında “bir şeyin yükünden uzak tutulma” fikrinin farklı biçimlerini görmek mümkün oluyor. Bu açıdan dil sadece iletişim aracı değildir; geçmiş toplumların dünyayı nasıl kavradıklarının küçük bir arşividir. Bazen tek bir kök, insanın suç karşısındaki durumunu da hastalık karşısındaki durumunu da devlet karşısındaki yükümlülüğünü de aynı uzaklaştırma ve bırakma fikrinin çevresinde ifade edebilir.
Âfiyet kelimesinin Arapçadaki doğrudan kullanımları da bu çerçeveyi doğrular. Kahire Arap Dil Akademisi’nin aktardığı sözlük anlamında “ʿâfâhu’llāh” ifadesi Allah’ın kişiyi hastalıktan kurtarması ve sağlıklı kılmasıdır; başka sözlük derlemelerinde ise fiil, kötülüğün ve belanın kişiden uzaklaştırılması, onun korunması anlamlarını taşır. TDV İslâm Ansiklopedisi de Türkçe açısından âfiyetin sözlük anlamını “sıhhat ve selâmette olma, musibet, belâ ve felâketten uzak kalma” şeklinde verir. Dolayısıyla bir önceki yazıda söylediğimiz “âfiyet sağlıktan daha geniştir” düşüncesi yalnızca hoş bir edebî yorum değildir; kelimenin klasik ve dinî kullanımında gerçekten güçlü bir karşılığı vardır.
Bir Kelime Neden Hem Af Hem Sağlık Anlatır?
İnsan burada doğal olarak tekrar soruyor: Peki bir dil neden bağışlama ile sağlığı aynı kök çevresinde düşündü? Bu sorunun tek cümlelik kesin bir tarihsel cevabını vermek kolay değildir; kelimelerin anlam değişimleri çoğu zaman yüzyıllara yayılan karmaşık süreçlerdir. Fakat klasik sözlüklerin sunduğu anlam haritasına bakıldığında ortak bir zihinsel eksen belirginleşir: zararlı veya istenmeyen şeyin bırakılması, uzaklaştırılması, etkisinin giderilmesi. Birini affettiğinizde onun üzerindeki ceza veya kınama talebini bırakıyorsunuz. Bir insan âfiyete kavuştuğunda ise hastalığın veya belanın etkisinden kurtuluyor. Bir yükümlülükten muaf olduğunda da o yük ondan kaldırılıyor. Aynı kökün farklı dallarında başka anlamlar bulunsa da bu “bırakma–uzaklaşma–yükten kurtulma” çizgisi, Türkçe konuşan bir okuyucunun kelimeler arasındaki bağı kavraması için son derece açıklayıcıdır.
Belki bu yüzden af ile âfiyet insan hayatının iki farklı zamanına bakıyor gibi düşünülebilir. Af daha çok geride kalana bakar: Yaptım, yanıldım, kırdım, günaha girdim; Allah’ım affet. Âfiyet ise çoğu zaman şimdiye ve geleceğe bakar: Allah’ım beni, ailemi, aklımı, bedenimi ve hayatımı kötülüklerden koru. Biri insanın kusurluluğunu ortaya çıkarır, diğeri insanın kırılganlığını. İnsan hem yanlış yapabilen hem de başına her an beklemediği bir şey gelebilen bir varlıktır. Bu nedenle hem affa hem âfiyete muhtaçtır. Biri ahlâkî acziyetimizi, diğeri varoluşsal acziyetimizi hatırlatır. Ne kadar güçlü olursak olalım geçmişte yaptığımız her şeyi geri alamayız; ne kadar tedbirli olursak olalım gelecekte başımıza gelebilecek her şeyi de kontrol edemeyiz.
Buradan bakıldığında İslâmî dua dilinde “af ve âfiyet”in yan yana gelmesi artık çok daha anlamlı görünmeye başlar. Bunun ayrıntılı hadis boyutunu bu serinin üçüncü yazısına bırakacağız; fakat şimdilik şu kadarını söylemek yeterlidir: Hz. Peygamber’den nakledilen dualarda Allah’tan “af ve âfiyet”in birlikte istenmesi, iki kelime arasındaki bu derin yakınlığı canlı biçimde korumuştur. TDV İslâm Ansiklopedisi de Hz. Peygamber’in dualarında af ve âfiyet istediğini, ashabına âfiyet dilemelerini tavsiye ettiğini belirtmektedir. Bu yan yanalık, dilin tesadüfi bir tekrarından ziyade insanın iki büyük ihtiyacını peş peşe dile getiren son derece güçlü bir dua formudur: Yaptıklarımın yükünden beni kurtar; başıma geleceklerin kötülüğünden beni koru.
Bu iki talebi biraz daha genişletelim. İnsan geçmişini kontrol edemez; olan olmuştur. Söylediği kırıcı sözü geri alamaz. Yaptığı yanlışın zamanını tersine çeviremez. Kaçırdığı fırsatı yeniden yaratamayabilir. Günahını hiç işlememiş hâle kendi gücüyle dönemez. İşte burada af ihtiyacı doğar. Fakat insan geleceğini de bütünüyle kontrol edemez. Yarın hangi hastalıkla karşılaşacağını, hangi insanın hayatına gireceğini, ekonomik şartların nasıl değişeceğini, çocuklarının ne yaşayacağını, hangi haberin telefonuna düşeceğini bilemez. İşte burada da âfiyet ihtiyacı ortaya çıkar. İnsan bir taraftan geride bıraktıklarının bağışlanmasını, diğer taraftan önünde duran bilinmezliğin kendisine zarar vermemesini ister. Bu açıdan “af ve âfiyet”, insanın zaman karşısındaki çaresizliğinin de duasıdır: Dün için af, bugün ve yarın için âfiyet.
Elbette bu son cümle de bire bir sözlük tarifi değildir; kelimelerin dua içerisindeki ilişkisini anlatan yorumlayıcı bir ifadedir. Fakat bana kalırsa kelimenin insan hayatındaki karşılığını son derece iyi açıklar. Çünkü biz geçmişe döndüğümüzde çoğu zaman keşke deriz; geleceğe baktığımızda ise inşallah. “Keşke”nin altında af ihtiyacı, “inşallah”ın içinde ise çoğu zaman âfiyet arzusu saklıdır. İnsan geçmişteki yanlışlarının kendisini sonsuza kadar takip etmesini istemez; gelecekteki bilinmeyenlerin de hayatını altüst etmesini istemez. İki yönden de korunmak ister.
Türkçede Kelimenin Kökü Unutuldu, Duası Kaldı
İlginç olan şudur ki Türkçeyi konuşan milyonlarca insan bugün “af” ile “âfiyet”in aynı kökten geldiğini bilmese de her iki kelimeyi de kullanmaya devam ediyor. “Beni affet” diyoruz. “Allah affetsin” diyoruz. “Allah âfiyet versin” diyoruz. “Afiyet olsun” diyoruz. “Vergiden muaf” diyoruz. “Muafiyet tanındı” diyoruz. Aynı Arapça anlam ailesinden gelen kelimeler yüzyıllar boyunca Türkçeye yerleşmiş, sonra birbirlerinden o kadar uzaklaşmışlardır ki bugün onları akraba olarak düşünmek aklımıza bile gelmez. Dilin büyüleyici taraflarından biri budur: Kelimeler ailelerinden ayrılır, farklı mahallelere taşınır, farklı meslekler edinir ve birkaç yüzyıl sonra birbirlerini tanımayan akrabalar hâline gelirler.
“Af” bugün daha çok hukuk, ahlâk ve din alanında yaşamaktadır. “Muafiyet” bürokrasi ve hukuk dilinde yerleşmiştir. “Âfiyet” ise dua, sağlık ve sofra dilinde varlığını sürdürmektedir. Bir lokantada garsonun söylediği “afiyet olsun” ile devletin yayımladığı bir yönetmelikte geçen “muafiyet” kelimesinin, uzak geçmişte aynı kök dünyasında buluştuğunu düşünmek dil tarihinin insanı şaşırtan küçük güzelliklerinden biridir. Biri sofrada, biri kanun metninde, biri camide, biri hastane odasında karşımıza çıkar. Ama kelimelerin derin hafızasında hepsinin ardında bir şeyden uzak kalma, bir yükün hafiflemesi veya bir esenliğe kavuşma düşüncesinin izlerini görebiliriz.
Bu noktada kelimelerin bize yalnızca dil öğretmediğini, bazen hayata bakmayı da öğrettiğini düşünüyorum. Modern insan sürekli ne kazanacağını düşünüyor. Ne kadar para kazanacağım? Hangi makama geleceğim? Ne satın alacağım? Nereye gideceğim? Ne kadar büyüyeceğim? Oysa “af” ve “âfiyet” aynı kökten bize başka bir yön gösteriyor: Hayat sadece kazanılacak şeylerden ibaret değildir; bazen üzerimizden kalkması gereken şeyler de vardır. Kin kalkmalı. Suçun yükü kalkmalı. Kibir kalkmalı. Korku hafiflemeli. Hastalık gitmeli. Bela uzaklaşmalı. İnsan bazen yeni bir şey kazandığı için değil, ağır bir şeyden kurtulduğu için zenginleşir.
Bir borcunu ödeyen insanı düşünün. Banka hesabına yeni para girmemiştir belki; fakat omzundan bir yük kalkmıştır. Yıllarca süren bir dargınlıktan sonra barışan iki kardeşi düşünün. Evleri büyümemiş, maaşları artmamıştır; fakat hayatlarından büyük bir ağırlık çekilmiştir. Doktor kontrolünden çıkıp “önemli bir şey yok” haberini alan insanı düşünün. Elinde yeni bir servet yoktur; ama dışarıya adım attığında dünyanın bütün renkleri değişmiş gibidir. Belki af ve âfiyet kelimelerinin derininde bizi etkileyen şey biraz da budur: İnsan yalnız elde ederek değil, yüklerinden kurtularak da iyileşir.
Bazen En Büyük Nimet Eklenen Değil, Eksilendir
Biz nimeti çoğu zaman eklenme üzerinden düşünürüz. Hesabıma para eklendi: nimet. Evime yeni bir eşya geldi: nimet. Hayatıma yeni bir başarı eklendi: nimet. Fakat kelimelerin bize öğrettiği başka bir nimet türü daha vardır: eksilme nimeti. Ağrının eksilmesi. Borcun eksilmesi. Korkunun eksilmesi. Düşmanlığın eksilmesi. Günah yükünün bağışlanması. Belanın uzaklaşması. İnsan hayatındaki bazı büyük iyilikler bir şeyin gelmesiyle değil, bir şeyin gitmesiyle gerçekleşir. Belki bu yüzden âfiyet kelimesini yalnız “sağlık” diye çevirdiğimizde onun çok önemli bir tarafını kaybediyoruz. Âfiyet, bazen insanın hayatından zararlı şeylerin uzak tutulmasıdır.
Bu düşünce bizi ilk yazıda üzerinde durduğumuz “başımıza gelmeyenlerin nimeti” fikrine yeniden getiriyor; fakat bu defa kelimenin kökünden hareketle. Akşam evimize dönüp “Bugün önemli hiçbir şey olmadı” dediğimizde belki aslında âfiyetin en büyük şekillerinden birini yaşamış olabiliriz. Kaza olmadı. Hastane olmadı. Kötü haber olmadı. Büyük bir kavga olmadı. Evladımız sağ salim döndü. İşimizi kaybetmedik. Evimiz yıkılmadı. Kalbimiz çalışmaya devam etti. Bunlar hayatımıza eklenen yeni eşyalar değildir; fakat olmayışları hayatın kendisini mümkün kılar. İnsan çoğu zaman gelen nimeti görür, uzaklaştırılan belayı göremez.
İşte “af” ile “âfiyet”in aynı kökte buluşması bana bu nedenle yalnızca dilbilimsel açıdan ilginç gelmiyor. Aynı zamanda çok güçlü bir insanlık hâlini anlatıyor. İnsan bir taraftan kendi yaptıklarının sonuçlarından kurtulmaya, diğer taraftan kendi yapmadığı ve kontrol edemediği kötülüklerden korunmaya ihtiyaç duyuyor. Biri insanın iradesinin kusurlarını, diğeri iradesinin sınırlarını gösteriyor. Af derken, “Ben hata yapabilirim” diyoruz. Âfiyet derken, “Ben her şeyi kontrol edemem” diyoruz. İkisinde de gizli bir tevazu vardır.
“Dün İçin Af, Yarın İçin Âfiyet”
Belki bütün bu uzun dil yolculuğunun sonunda iki kelimenin ilişkisini bir cümlede toplamak mümkündür:
İnsan geçmişi için affa, geleceği için âfiyete muhtaçtır.
Yine hatırlatayım: Bu bir klasik sözlük tanımı değildir. Fakat kelimelerin insan hayatındaki yerini anlatan bir yorumdur.
Dün yaptığımız hatalar vardır.
Affedilmeye muhtacız.
Yarın başımıza ne geleceğini bilmiyoruz.
Âfiyete muhtacız.
Bugün ise iki ihtiyacın arasında yaşıyoruz.
Geçmişin yükünü sırtımızda,
geleceğin belirsizliğini karşımızda taşıyoruz.
Belki bu yüzden dua ediyoruz.
Çünkü insan geçmişini değiştiremiyor.
Geleceğini de bütünüyle yönetemiyor.
İki tarafta da kendi gücünün sınırına geliyor.
Ve tam orada iki eski kelime yan yana duruyor:
Af ve âfiyet.
Biri:
“Allah'ım, yaptıklarım yüzünden beni terk etme.”
der gibidir.
Diğeri:
“Allah'ım, başıma gelecekler karşısında beni yalnız bırakma.”
Ve insanın bütün hayatı belki bu iki cümlenin arasında geçer.
Aynı Kökten Çıkan İki Büyük İhtiyaç
Artık birisi:
“Allah af ve âfiyet versin.”
dediğinde kulağımıza gelen şeyin yalnızca geleneksel bir dua olmadığını daha iyi anlayabiliriz.
“Af” ile “âfiyet” birbirinin tekrarı değildir.
Birbirinden tamamen kopuk iki kelime de değildir.
Aynı eski kök dünyasının iki ayrı dalıdır.
Bir dal insanın kusurlarına uzanır.
Diğer dal insanın kırılganlığına.
Birinde bağışlanma isteriz.
Diğerinde korunma.
Birinde geçmişin yükünün hafiflemesini isteriz.
Diğerinde hayatın önümüze çıkaracağı yüklerin bizi ezmemesini.
Belki bu yüzden insanın duası yıllar geçtikçe sadeleşir.
Çok şey isterken sonunda birkaç kelimenin gerçekten her şeyi kapsadığını fark eder.
Af.
Âfiyet.
İki küçük kelime.
Biri insanın yaptığı kötülüklerden,
diğeri başına gelebilecek kötülüklerden kurtuluş arzusunu taşır.
Ve belki de bu yüzden aynı kökte buluşmaları dilin tesadüfü olmaktan daha fazlasını düşündürür.
İnsan hem affedilmeye hem korunmaya muhtaçtır.
Hem geride bıraktığı dünün yükünü taşır,
hem önünde duran yarının bilinmezliğini.
İkisinin arasında Allah'a yönelir ve belki söylenebilecek en kısa fakat en kuşatıcı dualardan birini söyler:
“Allah'ım, af ve âfiyet ver.”
Çünkü bazen insanın en büyük ihtiyacı yeni bir şey kazanmak değildir.
Bazen en büyük nimet, üzerinden bir yükün kaldırılmasıdır.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
İbn Fâris, Muʿcemü Mekāyîsi’l-Luġa, “عفو” maddesi. .
İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, “عفا / عفو” maddeleri.Mecmaʿu’l-Luġati’l-ʿArabiyye bi’l-Kāhire / Kahire Arap Dil Akademisi, el-Muʿcemü’l-Vasît,
Şemsü’l-Ulûm, “العافية” maddesi.
Süleyman Uludağ, “Âfiyet”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 412. The Quranic Arabic Corpus,
Kur’an-ı Kerîm, Bakara 2/52, 2/109, 2/178, 2/187, 2/219, 2/237 ve 2/286.
el-Muʿcemü’l-Vasît
Yorumlar
Yorum Gönder