NEDEN “SAĞLIK VE ÂFİYET” DİYORUZ?
Sağlığın Yetmediği Yerde Başlayan Kelime
“
“Allah sağlık ve âfiyet versin.”
Türkçede belki binlerce defa duyduğumuz, söylediğimiz ama üzerinde çok az düşündüğümüz dualardan biridir bu.
Bir hastayı ziyaret ederken söyleriz. Yaşlı bir yakınımızdan ayrılırken söyleriz. Ameliyata girecek bir insana söyleriz. Uzak bir şehre giden evladımızın ardından söyleriz. Uzun süredir görmediğimiz bir dostla telefonda vedalaşırken bazen cümlenin sonuna ekleriz:
“Allah sağlık âfiyet versin.”
Söylemesi birkaç saniye sürer.
Fakat insan biraz durup düşündüğünde bu küçücük duanın içerisine neredeyse bütün bir hayatın sığdırıldığını fark eder.
Çünkü cümlenin içerisinde küçük fakat önemli bir bilmece vardır:
Madem “sağlık” dedik, neden arkasından bir de “âfiyet” diyoruz?
Eğer âfiyet yalnızca sağlık demekse, aslında aynı şeyi iki defa söylemiş olmuyor muyuz?
Hayır.
Çünkü sağlık ile âfiyet aynı şey değildir.
Hatta âfiyet, sağlıktan çok daha geniş bir kelimedir.
İnsan sağlıklı olabilir fakat âfiyette olmayabilir.
Tahlilleri temizdir fakat zihni karmakarışıktır.
Kalbi sağlamdır fakat kalbi kırılmıştır.
Hiçbir kronik hastalığı yoktur fakat geceleri korkuyla uyanmaktadır.
Maddi imkânları yerindedir fakat ailesinde huzur kalmamıştır.
Makamı vardır fakat başı beladadır.
Çocukları sağlıklıdır fakat aralarında sevgi yoktur.
Bedeni sapasağlamdır fakat hayatın tadını kaybetmiştir.
İşte tam burada “sağlık” kelimesinin anlatamadığı bir alana gireriz.
O alanın adı:
Âfiyet.
Sağlık Bir Hâldir, Âfiyet Bir Emniyet Hâlidir
Sağlık, öncelikle insanın bedenen ve ruhen iyi durumda bulunmasını anlatır.
Âfiyet ise yalnızca iyi durumda bulunmayı değil, aynı zamanda hastalık, bela, musibet ve kötülüklerden korunmuş olmayı da içeren daha geniş bir anlam dünyasına sahiptir.
TDV İslâm Ansiklopedisi de âfiyetin temel anlam alanını “sıhhat ve selâmette olma, musibet, belâ ve felâketten uzak kalma” çerçevesinde verir.
Başka bir ifadeyle sağlık:
“Şu anda bedenim nasıl?”
sorusuna cevap verirken;
âfiyet daha büyük bir soru sorar:
“Hayatım selamette mi?”
İşte bu yüzden eski Türkçede ve Osmanlı mektup geleneğinde “sıhhat ve âfiyet” yan yana kullanılabiliyordu.
Çünkü biri diğerinin gereksiz tekrarı değildi.
Biri bedenin iyiliğini,
diğeri insanın daha kuşatıcı bir esenlik ve selamet hâlini anlatıyordu.
İnsan Yalnızca Organlarından İbaret Değildir
Modern çağda sağlık denildiğinde aklımıza ilk olarak hastane gelir.
Tahliller.
MR.
Tomografi.
Tansiyon.
Şeker.
Kolesterol.
Kalp.
Akciğer.
Böbrek.
Bunların hepsi elbette son derece önemlidir.
Fakat insan yalnızca biyolojik bir organizma değildir.
İnsanın bir de görünmeyen hayatı vardır.
Ailesi vardır.
Evladı vardır.
Rızkı vardır.
İtibarı vardır.
İnancı vardır.
Vicdanı vardır.
Dostları vardır.
Korkuları vardır.
Ümitleri vardır.
Gelecek beklentileri vardır.
Bir insanın kalbi tıbben kusursuz çalışabilir fakat o kalbin taşıdığı hayat ağır bir acının altında eziliyor olabilir.
Bir insanın beyni sağlıklı olabilir fakat zihni yıllardır çözemediği korkularla dolu olabilir.
Bedeni güçlü olabilir fakat ailesi dağılmış olabilir.
Banka hesabı dolu olabilir fakat evinde huzur bulunmayabilir.
İşte bu nedenle âfiyeti yalnızca “hasta olmamak” diye çevirmek kelimeye haksızlık eder.
Âfiyet, bir bakıma:
Hayatın taşıdığı yüklerle birlikte insanın selamette kalabilmesidir.
Türk Edebiyatında “Âfiyet”: Kelimenin Peşinden Yüzyıllar Boyunca
Bir kelimenin gerçek anlamını bazen sözlüklerden çok edebiyat gösterir.
Çünkü sözlük bize kelimenin ne anlama geldiğini söyler.
Şair ve yazar ise o kelimenin insanın içinde nasıl yaşadığını gösterir.
“Âfiyet” bunun çok güzel örneklerinden biridir.
Türkçe edebî metinlere baktığımızda kelimenin yüzyıllar boyunca farklı tonlarda kullanıldığını görürüz.
Bazen bir hazine gibi...
Bazen bir dua gibi...
Bazen bir mektubun sonunda...
Bazen aileden gelen güzel bir haber olarak...
Bazen de sofrada söylenen sıradan bir sözün içine yerleşmiş biçimde.
Bu değişim, âfiyet kelimesinin Türkçedeki uzun yolculuğunu gözler önüne serer.
Fuzûlî’de Âfiyet: Bulunması Gereken Bir “Hazine”
Türkçe divan şiirinin en büyük isimlerinden Fuzûlî'nin meşhur bir gazelinin son beytinde son derece dikkat çekici bir ifade vardır:
“Fuzûlî buldu genc-i âfiyet meyhâne küncinde…”
Ve devamında o mekânın viran olmaması için dua eder.
Buradaki eski kelimeleri açalım:
Genc: hazine.
Künc: köşe.
Genc-i âfiyet ise:
“Âfiyet hazinesi.”
Fuzûlî'nin kullandığı “âfiyet” artık yalnızca bedensel sağlık değildir.
Bir huzur bulma, bir sığınak, bir dünya sıkıntılarından kurtuluş çağrışımı taşımaktadır.
Divan şiirindeki “meyhane”nin de her zaman düz anlamıyla içki içilen mekân şeklinde okunamayacağını hatırlamak gerekir. Tasavvufî ve sembolik okumada meyhane, dünyanın resmî kalıplarından kurtulmanın, aşkın ve irfanın mekânı hâline gelebilir.
Dolayısıyla Fuzûlî'nin “genc-i âfiyet” sözü bize çok önemli bir şeyi gösterir:
Daha XVI. yüzyılda âfiyet kelimesi yalnızca:
“Vücudum sağlıklı.”
demek değildir.
İnsanın:
“Bir sığınak buldum; içim rahatladı; dünyanın yükünden biraz kurtuldum.”
diyebileceği genişlikte bir kelimedir.
Hatta Fuzûlî'nin Leylâ vü Mecnûn'unda da benzer biçimde “âfiyet genci”, yani âfiyet hazinesi imgesiyle karşılaşırız.
Demek ki âfiyet, klasik şiirde aranan ve bulunduğunda hazine değerinde görülen bir hâldir.
Bu çok önemlidir.
Çünkü insan altın arar gibi âfiyet aramaktadır.
Belki bugün de durum farklı değildir.
“Genc-i Âfiyet”: Ne Güzel Bir İfade!
Bir an için günümüz Türkçesine dönelim.
Biz bugün:
“Sağlıklı olmak çok değerli.”
diyoruz.
Fuzûlî ise yüzyıllar önce bundan çok daha şiirsel bir şey söylüyor:
Âfiyet bir hazinedir.
Gerçekten de öyle değil midir?
İnsan sağlıklıyken çoğu zaman sağlığını düşünmez.
Huzurluyken huzurunun hesabını tutmaz.
Ailesi yanındayken onların varlığını sıradan görür.
Ama bunlardan biri kaybolduğunda insan elinden büyük bir servetin çıktığını fark eder.
Belki de klasik şairin “genc-i âfiyet” dediği şey tam olarak budur:
Varken değerini anlayamadığımız hazine.
Namık Kemal’in Mektuplarında Âfiyet: “Bâkî Bekâ-yı Âfiyet”
Yüzyılları biraz ilerletelim.
XIX. yüzyıla, Namık Kemal'e gelelim.
Namık Kemal çok mektup yazan bir edebiyatçıdır. Sürgünler, uzaklıklar, edebiyat ve siyaset çevreleri arasındaki ilişkiler nedeniyle mektup onun hayatında önemli bir yere sahiptir.
Namık Kemal'in mektuplarındaki hitap ve kapanış ifadelerini inceleyen Prof. Dr. Leylâ Karahan, onun mektuplarından birinde şu kapanış ifadesini kullandığını aktarır:
“Bâkî bekâ-yı âfiyet.”
Bugünkü Türkçeyle kabaca:
“Gerisi, âfiyetinizin devamı dileğidir.”
Buradaki kullanım çok şey anlatır.
Namık Kemal muhatabına yalnızca:
“Sağlıklı kal.”
demiyor.
Âfiyetinin devamını diliyor.
Yani âfiyet, mektubun sonunda bir insan için söylenebilecek en güzel temennilerden biri hâline geliyor.
Bugün:
“Kendine iyi bak.”
“Sağlıcakla kal.”
“Allah'a emanet ol.”
dediğimiz yerde;
o dönemin insanı:
“Bekâ-yı âfiyet…”
diyebiliyor.
Kelime artık yalnız sözlükte değildir.
İnsan ilişkilerinin içindedir.
Vedanın içindedir.
Muhabbetin içindedir.
Duaya dönüşmüştür.
Ahmet Cevdet Paşa’da Âfiyet: Uzakta Olan Ailenin İyi Olduğunu Bilmek
Âfiyet kelimesinin anlamını belki en güzel gösteren örneklerden biri de Ahmet Cevdet Paşa'nın aile mektuplarında karşımıza çıkar.
Cevdet Paşa ailesinden gelen bir mektuba karşılık:
“Sıhhat ve afiyet haberinizden memnun oldum.”
der.
Bu cümle bugün bize çok sıradan gelebilir.
Ama biraz düşünelim.
Uzakta sevdiğiniz insanlar var.
Cep telefonu yok.
WhatsApp yok.
Görüntülü arama yok.
“Konum gönder” yok.
Bir mektubun gelmesi günler, bazen haftalar sürüyor.
Ve zarfı açtığınızda öğrenmek istediğiniz ilk şey şu:
İyiler mi?
Cevdet Paşa'nın “sıhhat ve âfiyet haberinizden memnun oldum” demesi tam da bu duyguyu taşır.
Yani:
“Hasta olmadığınızı öğrendim.”
demekten biraz daha fazlası.
“İyi olduğunuzu, esenlik içinde bulunduğunuzu öğrendim ve rahatladım.”
Burada âfiyet aile özleminin diline karışmıştır.
Sevdiğimiz insanın âfiyette olduğunu bilmek, uzakta bulunan insan için başlı başına bir huzurdur.
Aslında bugün de telefonda aynı şeyi yapmıyor muyuz?
“İyi misiniz?”
“Çocuklar iyi mi?”
“Herhangi bir sıkıntı var mı?”
“Sağlığınız nasıl?”
Bütün bu soruların eski Türkçedeki en kuşatıcı karşılıklarından biri:
“Âfiyette misiniz?”
sorusudur.
Âfiyetin Bir Başka Hayatı: Sofradaki Kelime
Kelimenin Türkçedeki yolculuğunda çok ilginç bir değişim daha yaşanmıştır.
Bugün “âfiyet” kelimesini belki en fazla nerede kullanıyoruz?
Sofrada.
“Afiyet olsun.”
Çocuğa söyleriz.
Misafire söyleriz.
Lokantada garson söyler.
Bir arkadaşımız yemek yerken yanından geçeriz:
“Afiyet olsun.”
Kelime o kadar sıradanlaşmıştır ki içerisindeki dua neredeyse görünmez olmuştur.
Oysa tarihsel anlamını düşündüğümüzde “afiyet olsun” son derece güzel bir temennidir:
Yediğin sana zarar vermesin.
Bedenine yarasın.
Sana güç versin.
Şifa ve esenlik getirsin.
Nimet senin için iyilik olsun.
Yani:
Yediğin şey sana âfiyete dönüşsün.
Mehmet Âkif’te “Afiyet Olsun”: Kelimenin Sofraya Yerleşmesi
Mehmet Âkif Ersoy'un Safahat'ında, özellikle Âsım bölümünde, dönemin yozlaşmış ve taklitçi insan tiplerini hicvettiği bir sahnede sofra dili karşımıza çıkar:
“Âfiyet olsun… şerefe!..”
Burada Âkif ifadeyi övgüyle kullanmaz.
Tam tersine hiciv vardır.
Şampanya sofraları, Batılılaşmanın yüzeysel taklidi, dalkavukluk ve gösteriş eleştirilmektedir.
Fakat bizim açımızdan başka bir şey önemlidir:
XX. yüzyıl başına gelindiğinde “âfiyet olsun” artık sofranın yerleşik ifadelerinden biridir.
Fuzûlî'nin “âfiyet hazinesi”nden Mehmet Âkif'in sofrasındaki “âfiyet olsun”a kadar kelimenin kullanım alanı değişmiştir.
Ama altta çok eski bir düşünce yaşamaya devam etmektedir:
İnsana yarasın.
İyi gelsin.
Zarar değil iyilik getirsin.
Bir Kelimenin Üç Hayatı
Böylece Türk edebiyatında ve yazı dilinde âfiyetin en az üç farklı yüzünü görebiliyoruz.
Fuzûlî'de:
Bir hazine.
Namık Kemal ve Cevdet Paşa'da:
Bir selamet ve iyi olma temennisi.
Mehmet Âkif'te:
Sofraya kadar inmiş gündelik bir ifade.
Bu çok güzel bir dil olayıdır.
Çünkü kelimeler de insanlar gibi hayat sürer.
Doğarlar.
Seyahat ederler.
Yeni anlamlar kazanırlar.
Bazı anlamlarını kaybederler.
Bazılarını korurlar.
Âfiyet kelimesi de yüzyıllar boyunca:
şiirden mektuba, mektuptan duaya, duadan sofraya
yürümüş bir kelimedir.
Ama özündeki “iyilik, esenlik ve selamet” duygusunu tamamen kaybetmemiştir.
“Âfiyette misiniz?” Sorusunu Neden Kaybettik?
Bugün bir arkadaşımızla karşılaştığımızda:
“Nasılsın?”
diyoruz.
Eskiden kullanılan:
“Âfiyette misiniz?”
ifadesi ise büyük ölçüde gündelik dilimizden çekildi.
Belki kelimeyle beraber küçük bir anlam inceliğini de kaybettik.
Çünkü “Nasılsın?” çok geniş ama nötr bir sorudur.
“Âfiyette misin?” ise içinde iyi dilek barındırır.
Sadece durum sormaz.
Sanki şöyle der:
“Umarım hayat sana iyi davranıyordur.”
Bedenin nasıl?
Evin nasıl?
Çocukların nasıl?
Başında bir sıkıntı var mı?
Huzurun yerinde mi?
Bütün bunları uzun uzun sormadan tek kelimeye sığdırır:
Âfiyet.
Selamet: Âfiyetin Yakın Komşusu
Belki de âfiyet kelimesinin Türkçedeki en güzel yakın anlamlılarından biri:
selamet
kelimesidir.
Selamet, yalnızca ateşimizin çıkmaması değildir.
Hayatımızın büyük ölçüde yerli yerinde olmasıdır.
Evimize dönebilmemizdir.
Sevdiğimiz insanların hayatta olduğunu bilmemizdir.
Başımızı yastığa koyduğumuzda korkuyla beklemememizdir.
Sabah kalktığımızda günlük hayatımıza devam edebilmemizdir.
Çocuğumuz dışarı çıktığında geri dönmesidir.
Telefon çaldığında kötü haber gelmemesidir.
İnsan hayatında bunlar o kadar sıradan görünür ki nimet olduklarını çoğu zaman fark etmeyiz.
Ta ki biri kaybolana kadar.
İşte âfiyetin belki de en acı tarafı budur:
İnsan çoğu zaman âfiyetin değerini âfiyet gidince anlar.
Sağlık Varken Âfiyet Olmayabilir
Bir örnek düşünelim.
Bir insanın bütün tetkikleri normal.
Doktor:
“Hiçbir probleminiz yok.”
diyor.
Ama bu insan ağır bir borç yüzünden geceleri uyuyamıyor.
Sağlıklı mı?
Tıbben evet.
Âfiyette mi?
Bu kadar kolay söyleyemeyiz.
Başka biri düşünelim.
Maddi durumu çok iyi.
Fiziksel bir rahatsızlığı yok.
Ama çocuklarıyla yıllardır konuşmuyor.
Sağlıklı olabilir.
Ama hayatının önemli bir tarafında âfiyet yoktur.
Başka biri:
Ünlü.
Başarılı.
Güçlü.
Fakat sürekli korkuyor.
İtibarını kaybetmekten korkuyor.
Parasını kaybetmekten korkuyor.
Yalnız kalmaktan korkuyor.
İnsanların gerçek yüzünü bilmediği için kimseye güvenemiyor.
İşte âfiyet tam burada sağlık kavramını aşar.
Çünkü âfiyet yalnızca bedenin iyi olması değil;
insanın hayatıyla kavga etmeden yaşayabilmesidir.
Âfiyet Bazen “Hiçbir Şey Olmaması”dır
Bu kelimeyi anlamanın belki de en güzel yolu sıradan bir günü düşünmektir.
Sabah kalktınız.
Kahvaltı yaptınız.
İşe gittiniz.
Eve döndünüz.
Çocuklarla konuştunuz.
Çayınızı içtiniz.
Yatağınıza girdiniz.
“Bugün hiçbir şey olmadı.”
dediniz.
Gerçekten hiçbir şey olmadı mı?
Hastaneye gitmediniz.
Kaza yapmadınız.
Kötü haber almadınız.
Çocuğunuz sağ salim eve döndü.
Evinizde yangın çıkmadı.
Kalbiniz durmadı.
Bir felaket kapınızı çalmadı.
Belki çok şey oldu.
Sadece kötü şeyler olmadı.
İşte bazen bunun adı:
Âfiyet.
Genç insan:
“Bugün hiçbir şey olmadı.”
deyip sıkılabilir.
Hayatı biraz tanımış insan ise aynı cümleyi başka türlü söyler:
“Bugün hiçbir şey olmadı… Çok şükür.”
İki cümle arasındaki fark yaştır belki.
Tecrübedir.
Kayıplardır.
Ve biraz da âfiyetin ne olduğunu öğrenmektir.
“Sağlık ve Âfiyet” Bir Tekrar Değil, İki Katmanlı Bir Duadır
Şimdi yeniden başlangıçtaki sorumuza dönelim:
Madem sağlık dedik, neden bir de âfiyet diyoruz?
Çünkü aynı şeyi söylemiyoruz.
“Sağlık” derken:
Allah bedenini sağlam kılsın.
diyoruz.
“Âfiyet” derken cümlenin sınırları büyüyor:
Allah bedenini korusun.
Aklını korusun.
Kalbini korusun.
Aileni korusun.
Evladını korusun.
Rızkını korusun.
İmanını korusun.
Huzurunu korusun.
İtibarını korusun.
Sahip olduğun nimetleri başına bela olmaktan korusun.
Başına gelecek musibetleri senden uzak tutsun.
Geldiğinde de onların altında ezilmekten seni muhafaza etsin.
Bir insanın ömrü boyunca isteyebileceği ne kadar büyük iyilik varsa hepsini küçük bir cümlenin içerisine yerleştiriyoruz:
“Allah sağlık ve âfiyet versin.”
Fuzûlî Haklıydı: Âfiyet Gerçekten Bir Hazinedir
Yüzyıllar önce Fuzûlî ona:
“genc-i âfiyet”
yani:
“âfiyet hazinesi”
demişti.
Belki kelimenin en güzel tariflerinden biri hâlâ budur.
Çünkü insan hazinenin üzerinde otururken hazineyi göremeyebilir.
Nefes alıyor.
Yürüyor.
Uyuyor.
Sevdikleri yanında.
Evinin kapısını açabiliyor.
Bir bardak suyu kendi eliyle içebiliyor.
Çocuğunun sesini duyabiliyor.
Sabah uyandığında hayatına devam edebiliyor.
Ama bunları servet olarak görmüyor.
Ta ki bir tanesi elinden çıkana kadar.
O zaman anlıyor:
Meğer zenginmişim.
Meğer elimde büyük bir genc-i âfiyet varmış.
Son Söz: Bazı Kelimeler Bir Ömrün Tecrübesini Taşır
Belki de bazı eski sözlerin eskimemesinin sebebi budur.
Biz kelimeleri kullanmaya devam ederiz fakat kelimelerin taşıdığı büyük anlamları zamanla unuturuz.
Âfiyet de onlardan biri.
Fuzûlî onu hazine olarak gördü.
Namık Kemal bir dostuna âfiyetinin devamını diledi.
Ahmet Cevdet Paşa ailesinin “sıhhat ve âfiyet” haberini alınca rahatladı.
Mehmet Âkif'in dönemine geldiğimizde kelime artık sofrada “afiyet olsun” diye yaşayabiliyordu.
Ve biz bugün hâlâ bir hastanın başucunda, bir yaşlının yanında, evladımızı uğurlarken veya sevdiğimiz biriyle vedalaşırken aynı kelimeyi söylüyoruz:
Âfiyet.
Demek ki kelime ölmedi.
Sadece derinliğini biraz unuttuk.
Oysa âfiyet sağlıktan biraz daha fazlası değildir.
Sağlığı da içine alan çok daha büyük bir hayat duasıdır.
Belki bundan sonra birisi size:
“Allah sağlık ve âfiyet versin.”
dediğinde bu cümleyi eskisi gibi duymayacaksınız.
Çünkü artık biliyorsunuz:
O insan size yalnızca:
“Hasta olma.”
demiyor.
Farkında olarak veya olmayarak çok daha büyük bir şey diliyor:
“Allah hayatını selamette tutsun.”
Ve belki bütün yazının özeti yine Fuzûlî'nin asırlar öncesinden bıraktığı iki kelimedir:
Genc-i âfiyet.
Âfiyet hazinesi.
İnsan bazen bütün ömrünü başka hazinelerin peşinde geçiriyor.
Oysa en büyüğüne zaten sahip olabilir.
Allah kıymetini kaybetmeden anlayabilmeyi nasip etsin.
Allah sağlık ve âfiyet versin.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
Süleyman Uludağ, “Âfiyet”, TDV İslâm Ansiklopedisi.
Fuzûlî, Divan, “Olmasın Yâ Rab” redifli gazel. “
Fuzûlî, Leylâ vü Mecnûn. “
Leylâ Karahan, “Namık Kemal'in Mektuplarından Dönemin, Türün ve Yazarın Diline Dair Notlar”.
Ahmet Cevdet Paşa'nın Aile Mektupları, haz. Ahmet Cihan. “
Mehmet Âkif Ersoy, Safahat – Âsım. “
Şemseddin Sami, Kāmûs-ı Türkî, “Âfiyet” maddesi.
İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, “عفو” maddesi.
Yorumlar
Yorum Gönder