İnsan Neden Sahip Olduğunu Kaybedince Fark Eder?
İnsanın hayatında öyle nimetler vardır ki varlıkları neredeyse hiç ses çıkarmaz, fakat yoklukları bütün dünyayı susturur. Nefes almak bunlardan biridir. Sabah gözümüzü açtığımızda ilk işimiz “Bugün yine rahat nefes alabiliyorum” diye sevinmek değildir. Kalbimizin gece boyunca çalışmış olmasını kutlamayız. Böbreklerimizin görevini yerine getirdiği, midemizin yediğimiz yemeği sindirdiği, bacaklarımızın bizi yataktan kaldırıp mutfağa taşıdığı, gözümüzün gördüğü veya kulağımızın duyduğu için her sabah özel bir tören düzenlemeyiz. Bütün bunları hayatın doğal düzeni sayarız. Fakat nefes birkaç saniye daraldığında hava, dünyadaki en kıymetli şeye dönüşür; diş ağrısı başladığında insan bütün servetini unutup yalnız ağrının dinmesini ister; birkaç gece uyuyamadığında güzel bir uykunun ne büyük nimet olduğunu keşfeder. İşte âfiyetin en belirgin özelliklerinden biri budur: Âfiyet çoğu zaman sessizdir. Bela ise gürültülüdür. Belanın gelişini hemen fark ederiz; âfiyetin yıllardır bizimle oluşunu ise çoğu zaman fark etmeyiz.
Belki insanın nimet karşısındaki en büyük zaaflarından biri budur. Var olan iyiliğe çok çabuk alışırız. Psikolojinin diliyle insan yeni şartlarını zaman içinde “normal” kabul etmeye başlar. Yeni bir eve taşınır, birkaç ay sonra o ev sıradanlaşır. Uzun zamandır istediği arabayı alır, ilk haftalardaki heyecan kısa sürede kaybolur. Bir başarı kazanır, birkaç gün sonra gözünü daha büyüğüne diker. Fakat aynı alışma yalnız maddî şeylerde değil, sağlığımızda ve ilişkilerimizde de yaşanır. Annemizin sesini her gün duyuyorsak sıradan gelir. Babamız evdeyse bunun nasıl bir nimet olduğunu düşünmeyiz. Çocuğumuz akşam kapıdan içeri giriyorsa “Zaten gelmesi gerekiyordu” deriz. Eşimiz sofranın karşısında oturuyorsa yıllardır orada olduğu için varlığı görünmezleşir. İnsan çoğu zaman hayatın en büyük nimetlerini, çok uzun süre kendisiyle birlikte oldukları için fark edemez. Nimetin sürekliliği bazen nimeti görünmez hâle getirir.
Kur’an’ın şükür üzerinde bu kadar ısrarla durması belki biraz da bununla ilgilidir. Şükür yalnızca “Elhamdülillah” demek değildir; önce nimeti fark edebilmektir. İnsan görmediği şey için gerçekten şükredemez. İbrâhim sûresinde “Şükrederseniz elbette size artırırım” buyurulurken şükrün insanın nimetle kurduğu ilişkiyi değiştiren bir bilinç hâli olduğuna işaret edilir. Nahl sûresindeki “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız” anlamındaki ifade ise insanın sahip olduğu iyiliklerin çoğunu zaten tam olarak fark edemediğini hatırlatır. Belki şükür, hayata yeni nimetler eklemekten önce zaten var olan nimetleri görünür hâle getirme sanatıdır. Âfiyet de fark edilmeyi en fazla bekleyen nimetlerden biridir.
Hastalık Konuşur, Sağlık Susar
Bir insan yıllarca dişlerini hiç düşünmeden yaşar. Sabah kalkar, kahvaltı yapar, konuşur, güler, çay içer, gece uyur. Sonra bir gece küçücük bir diş bütün hayatın merkezine yerleşir. Saatler geçmez. İnsan bir sağa, bir sola döner. O anda para, makam, günlük tartışmalar, sosyal medya, siyasî gündem, iş yerindeki sorunlar bir anda önemini kaybeder. Tek bir isteği vardır: Şu ağrı dursun. Oysa ağrısız geçen binlerce saat boyunca insan “Dişimin ağrımaması ne büyük nimet” diye düşünmemiştir. Ağrı, sağlığın sessizliğini bozduğu anda insan sahip olduğu eski âfiyetin değerini öğrenir.
Uyku da böyledir. Yıllarca gece yatağa girer, birkaç dakika sonra uyuruz. Sabah kalkarız ve bunun üzerinde hiç durmayız. Sonra bir gece uyku gelmez. İkinci gece de gelmez. Saat iki olur, üç olur, dört olur. İnsan bir anda daha önce hiç teşekkür etmediği o sıradan uykunun peşine düşer. “Bir uyuyabilsem…” demeye başlar. O zaman anlar ki güzel bir uyku yalnızca biyolojik bir ihtiyaç değil, büyük bir âfiyet biçimidir. Aynı şey yürümek için de geçerlidir. İnsan yürürken ayaklarını düşünmez; ayağı incinince birkaç metreyi bile hesaplamaya başlar. Elleriyle bir bardağı tutarken parmaklarını düşünmez; küçük bir yaralanma olduğunda düğme iliklemek bile mesele hâline gelir. İnsan bedeninin değerini çoğu zaman beden itiraz etmeye başladığında öğrenir.
Buhârî’de rivayet edilen meşhur hadiste Hz. Peygamber, insanların çoğunun kıymetini yeterince değerlendiremediği iki nimetten söz eder: sağlık ve boş vakit. Hadiste kullanılan “mağbûn” kelimesi ticarette zarara uğrayan, elindeki değerin kıymetini gerektiği gibi bilemeyen insanı çağrıştırır. Bu benzetme son derece çarpıcıdır. İnsan sağlıklıdır fakat sağlığını nasıl büyük bir sermaye olarak kullanabileceğini bilmez; zamanı vardır fakat onu değerli şeylere dönüştüremez. Sonra sağlık gider veya zaman daralır ve insan geriye bakarak “Keşke…” demeye başlar. Belki de insan hayatının en acı kelimelerinden biridir “keşke”. Çünkü çoğu zaman bize, değerini zamanında fark etmediğimiz nimetlerin ardından gelir.
Bir Günün İçindeki Görünmez Servet
Sabah kalktınız. Evinizde sıcak su var. Musluğu açtınız. Kahvaltınızı yaptınız. Telefonunuz çalışıyor. İşinize gittiniz. Birkaç insanla konuştunuz. Öğle yemeği yediniz. Akşam eve döndünüz. Çocuğunuzla konuştunuz. Çayınızı içtiniz. Televizyon izlediniz. Yatağınıza girdiniz. O günü birisine anlatırken muhtemelen şöyle dersiniz:
“Bugün pek bir şey olmadı.”
Gerçekten öyle mi?
Sabah uyandınız.
Bu başlı başına bir şeydi.
Kendi başınıza yataktan kalktınız.
Bir şeydi.
Nefesiniz vardı.
Bir şeydi.
Evinizde yangın çıkmamıştı.
Bir şeydi.
Telefonunuz kötü bir haber için çalmadı.
Bir şeydi.
Çocuğunuz dışarı çıktı ve eve döndü.
Bir şeydi.
Yolda kaza yapmadınız.
Bir şeydi.
Hastaneye kaldırılmadınız.
Bir şeydi.
Günün sonunda kendi anahtarınızla kendi kapınızı açtınız.
Bir şeydi.
Sevdiğiniz insanların önemli bir kısmı hâlâ hayattaydı.
Bu da bir şeydi.
Belki o gün çok şey oldu. Sadece kötü şeyler olmadı.
İnsan gençken “Bugün hiçbir şey olmadı” diye sıkılabilir. Çünkü gençlik çoğu zaman hareket, değişim, heyecan ve büyük olaylar arar. İnsan hayatı biraz daha tanıdığında ise aynı cümleyi bambaşka bir tonla söylemeye başlayabilir:
“Bugün hiçbir şey olmadı… Çok şükür.”
İki cümle arasındaki kelimeler neredeyse aynıdır. Fakat aralarında koca bir hayat tecrübesi vardır. Bir hastane koridorunda geçirilen birkaç gece, bir cenaze, bir kaza, bir ameliyat, bir çocuğun başına gelen beklenmedik bir olay bazen insanın yıllardır kuramadığı cümleyi birkaç saatte kurdurur. O zaman insan “sıradan gün” dediği şeyin aslında ne kadar pahalı olduğunu anlar.
Sıradanlık Bazen Büyük Bir Lükstür
Çağımız sıradanlıktan pek hoşlanmıyor. Sosyal medya bize sürekli olağanüstü hayatlar gösteriyor. Birileri seyahatte. Birileri yeni araba almış. Birileri çok lüks bir sofrada. Birileri başarı hikâyesini anlatıyor. Bir başkası hayatının “en güzel gününü” paylaşıyor. İnsan bütün bunları gördükçe kendi günlük hayatını yetersiz sanabiliyor. Sabah işe gitmek, akşam eve gelmek, aynı insanlarla aynı sofraya oturmak, hafta sonu evde çay içmek sıradan görünüyor. Oysa hayat insanı biraz hırpaladıktan sonra anlaşılır ki sıradanlık bazen olağanüstü bir nimettir.
Hastanede haftalardır yatan bir insanın en büyük hayali belki evine dönüp kendi koltuğuna oturmaktır. Hapishanedeki biri için sıradan bir sokakta yürümek büyük özgürlüktür. Savaş bölgesinde yaşayan bir aile için akşam çocuklarını korkusuzca yatağa yatırmak lükstür. Yakınını kaybetmiş biri için dün yaptığı sıradan bir telefon konuşması paha biçilmez bir hatıraya dönüşebilir. Hayatın trajedisi bazen şudur: Sahip olduğumuz sıradan şeyler, ancak başkaları için ulaşılmaz olduklarını gördüğümüzde değer kazanır.
Bu yüzden âfiyet biraz da sıradanlığın kıymetini bilmektir. Her gün olağanüstü mutlu olmak değildir. Her an neşe içinde yaşamak da değildir. Âfiyet bazen hayatın büyük ölçüde yolunda gitmesidir. Başınızı sokacak bir ev, yiyecek bir lokma, konuşacak birkaç insan, arayabileceğiniz bir dost, evine dönen bir evlat, gece uyuyabileceğiniz bir yatak… Bunlar modern tüketim kültürünün “başarı” listelerinde pek görünmez. Fakat hayatın gerçek bilançosunda çok büyük rakamlar olabilir.
Varken “Normal”, Gidince “Hazine”
Fuzûlî’nin bir önceki yazıda üzerinde durduğumuz “genc-i âfiyet”, yani “âfiyet hazinesi” ifadesi burada yeniden anlam kazanıyor. Hazine denildiğinde insanın aklına altın, para veya kıymetli taşlar gelir. Fakat bir yoğun bakım ünitesinin kapısında bekleyen insana “En büyük hazinen nedir?” diye sorsanız muhtemelen banka hesabını söylemez. İçerideki sevdiğinin yeniden gözlerini açmasını ister. Ağır nefes darlığı yaşayan birine servetinizi anlatsanız muhtemelen “Rahat bir nefes alabilsem yeter” diyecektir. Uykusuzluktan tükenen biri “Bir gece deliksiz uyusam…” der. İnsan acıyla karşılaştığında değerler sıralaması bir anda değişir.
Belki de bu yüzden sağlık ve âfiyet en demokratik servetlerden biridir. Çok zengin bir insanın milyonları olabilir ama rahat uyuyamayabilir. Mütevazı imkânlarla yaşayan biri evinde huzurla uyuyabilir. Büyük makam sahibi biri korkuyla yaşayabilir; ismi bilinmeyen biri ailesinin içinde güvenle yaşayabilir. Bu durum yoksulluğu romantikleştirmek veya maddî sıkıntıları küçümsemek değildir. Fakirlik gerçek ve ağır bir sorundur. Fakat hayatın değerinin yalnız para üzerinden ölçülemeyeceğini hatırlatmaktır. Bazı şeylerin fiyatı vardır; bazı şeylerin yalnız kıymeti vardır.
Nefesin fiyatı yoktur.
Uyuyabilmenin fiyatı yoktur.
Bir annenin hayatta olmasının fiyatı yoktur.
Çocuğunuzun eve dönmesinin fiyatı yoktur.
Vicdanınızın rahat olmasının fiyatı yoktur.
İşte âfiyet çoğu zaman fiyatı olmayan şeylerin ortak adıdır.
Başımıza Gelmeyenlerin Defteri
İnsan hayatını çoğunlukla başına gelen olaylar üzerinden yazar. Doğdum. Okula başladım. Üniversiteyi kazandım. Evlendim. Çocuğum oldu. İşe girdim. Şu başarıyı kazandım. Şu hastalığı geçirdim. Şu kişiyi kaybettim. Biyografiler de böyle yazılır. Fakat hiçbir insanın yazamayacağı ikinci bir biyografisi daha vardır: Başına gelmeyenlerin biyografisi.
Kaç kazaya uğramadınız?
Bilmiyorsunuz.
Kaç ciddi hastalık size hiç uğramadı?
Bilmiyorsunuz.
Kaç yanlış insanla tanışmadınız?
Bilmiyorsunuz.
Kaç kötü kararın eşiğinden farkında olmadan döndünüz?
Bilmiyorsunuz.
Kaç defa birkaç dakika erken veya geç çıkmanız sizi başka bir olaydan uzak tuttu?
Bilmiyorsunuz.
Çocuğunuz kaç tehlikeyi size hiç anlatmadan atlattı?
Bilmiyorsunuz.
Vücudunuz kaç hastalık ihtimalini kendi savunma sistemiyle siz fark etmeden bertaraf etti?
Bilmiyorsunuz.
İnsan başına gelen nimetleri kısmen sayabilir; fakat başından uzaklaştırılan belaların tam bir listesini çıkaramaz. İşte âfiyet kavramının en derin taraflarından biri burada beliriyor. Allah’ın nimeti yalnız bize verilen şeyler değildir; bizden uzak tutulanlar da nimetin bir biçimi olabilir.
Bu düşüncenin insanı korkuya ve paranoyaya götürmemesi gerekir. Amaç “Her an başıma bir felaket gelebilirdi” diyerek tedirgin yaşamak değildir. Tam tersine, “Bugünün sıradanlığını küçümsemeyeyim” diyebilmektir. Şükür korkunun değil, farkındalığın dilidir. İnsan her lokmada boğulma ihtimalini düşünerek yemek yiyemez; fakat rahatça yutabilmenin nimet olduğunu bazen hatırlayabilir. Her yola çıkışında kaza düşünerek yaşayamaz; fakat eve sağ salim döndüğünde bunu yalnız kendi maharetinin doğal sonucu saymayabilir.
“Şükredecek Ne Var?” Diyen İnsanın Kör Noktası
İnsan bazen hayatından memnun değildir. İstediği kadar parası yoktur. İstediği işi bulamamıştır. Evinde bazı sorunlar vardır. Hayat planları gerçekleşmemiştir. Bu sıkıntıları küçümsemek doğru olmaz. Acı, dışarıdan ölçülecek bir şey değildir. Fakat sıkıntıların varlığı, nimetlerin yokluğu anlamına da gelmez. İnsan aynı anda hem bir konuda acı çekebilir hem başka birçok konuda büyük nimetlere sahip olabilir.
Belki şükrün olgun biçimi tam burada başlar. Şükür, “Hiçbir sorunum yok” demek değildir. “Sorunlarım var ama hayatım yalnız sorunlarımdan ibaret değil” diyebilmektir. Hastaysanız hastalığınız gerçektir; ama yanınızda size bir bardak su veren insan da gerçektir. Maddî sıkıntınız varsa bu gerçektir; fakat çocuklarınızın sağlığı da gerçektir. Bir hayaliniz gerçekleşmediyse bunun üzüntüsü gerçektir; fakat hâlâ yeni bir şey yapabilecek gücünüzün olması da gerçektir.
İnsan zihni bazen eksik olana öylesine kilitlenir ki elindeki büyük nimetleri görmez hâle gelir. Bir odanın duvarında küçücük bir leke varsa göz sürekli oraya gider; duvarın geri kalan temiz kısmını görmez. Hayat da böyle olabilir. Şükür, lekeyi inkâr etmek değildir. Duvarın tamamının lekeden ibaret olmadığını hatırlamaktır.
Âfiyet ile Şükür Arasındaki Derin Bağ
Âfiyet şükre çok yakışan bir kelimedir. Çünkü âfiyetin büyük kısmı ancak dikkatle bakıldığında görünür. İnsan sofraya oturur ve yemek yer. Şükür yalnız yemeğin masada olmasına değildir; onu yiyebilecek iştahın olmasına da şükürdür. Çünkü dünyanın en güzel sofrası önünüzde olsa fakat iştahınız olmasa nimet eksik kalır. Yemek vardır ama âfiyet yoktur.
Para vardır ama kullanabilecek sağlık yoktur.
Ev vardır ama içinde huzur yoktur.
Çocuk vardır ama ilişki kopmuştur.
Makam vardır ama sürekli kaybetme korkusu vardır.
Şöhret vardır ama mahremiyet kalmamıştır.
Bilgi vardır ama bilginin içinde tevazu yoktur.
Buradan çok önemli bir sonuç çıkar:
Sahip olmak başka, sahip olduğunun âfiyetini yaşamak başka şeydir.
Belki bu nedenle insanlar “Allah ağız tadıyla yemeyi nasip etsin” der. Ne güzel bir ifadedir. Yalnız yiyecek istemiyoruz. Ağız tadını da istiyoruz. Yalnız eve sahip olmak değil, evde huzur istiyoruz. Yalnız uzun yaşamak değil, ömrün âfiyetlisini istiyoruz.
Nimetin âfiyeti, nimetten faydalanabilme gücüdür.
İnsan Neden Kaybedince Anlar?
Burada belki psikolojik bir gerçek de vardır: İnsan beyni değişikliği fark eder, sürekliliği değil. Sürekli duyduğumuz bir ses bir süre sonra dikkatimizi çekmez. Sürekli taşıdığımız bir kokuya alışırız. Her gün gördüğümüz manzarayı artık görmez oluruz. Hayatımızdaki insanlar ve imkânlar da bazen zihnimiz için böyle “arka plan” hâline gelir.
Anne her gün arıyorsa telefon sıradanlaşır.
Bir gün aramayınca fark edilir.
Baba her akşam koltuğundaysa varlığı sıradandır.
Bir gün koltuk boş kalınca o koltuk dünyanın en anlamlı eşyasına dönüşebilir.
Çocuğunuz her gün “Baba!” diye sesleniyorsa bazen yorulabilirsiniz.
Bir gün o ses kesilirse bütün ev sessizliğe gömülebilir.
İnsan kaybın ardından bazen en çok büyük olayları değil, küçük ayrıntıları özler.
Birlikte içilen çayı.
Kapının açılış sesini.
Mutfaktan gelen bir sesi.
Aynı cümlenin yüzüncü kez söylenmesini.
Bu yüzden hayatın bilgeliği belki de bazı şeylerin değerini cenazeden sonra değil, sofradayken anlayabilmektir.
Şükür, Kaybetmeden Fark Etme Sanatıdır
Bu yazının tek bir cümleye indirgenmesi gerekse belki şöyle denebilirdi:
Şükür, kaybetmeden fark etme sanatıdır.
İnsan bunu başarabilirse âfiyetin gerçek kıymetini daha iyi anlar. Çocuğu evdeyken sesini duyar. Anne babası hayattayken arar. Bedeni hareket ediyorken onu yalnız aynadaki görüntüsü için değil, yıllardır kendisini taşıdığı için değerli bulur. Uyuyabiliyorken uykunun nimet olduğunu bilir. Dostu yanındayken onun kıymetini söyler.
Bunun anlamı her dakika “Bir gün bunları kaybedeceğim” düşüncesiyle yaşamak değildir. Böyle bir hayat âfiyet değil kaygı üretir. Asıl mesele ölüm korkusuyla yaşamak değil, fanilik bilinciyle değer vermektir. Bir şeyin sonsuza kadar bizim olmayacağını bilmek, onun bugün bizimle oluşunu daha kıymetli hâle getirebilir.
Mevlânâ’ya, Yunus Emre’ye ve tasavvuf geleneğinin pek çok ismine baktığımızda dünya nimetleri karşısında ölçülü olma, faniliği fark etme ve eldekinin gerçek sahibini unutmama fikrinin sürekli tekrarlandığını görürüz. Çünkü insan “Benim” dediği şeylerin büyük kısmını bir süre taşır. Ev, mal, makam, hatta beden… Zamanın bir noktasında hepsinden ayrılır. Bu gerçek karamsarlık üretmek zorunda değildir. Tam tersine, insanın sahip olduklarına hoyrat davranmasını engelleyebilir.
“Sağlığın Olsun da Gerisi Olur” Sözü Neden Yaş Aldıkça Anlam Kazanır?
Genç bir insana “Sağlığın olsun, gerisi önemli değil” dediğinizde bu söz fazla basit gelebilir. Çünkü genç insanın bedeni çoğu zaman zaten sağlıklıdır. Onun derdi sınavdır, para kazanmak, meslek sahibi olmak, ev almak, araba almak, seyahat etmek, kendisini kanıtlamaktır. Bunlar anlaşılır hedeflerdir.
Fakat insan hayatı biraz ilerlediğinde öncelikler değişmeye başlar. Hastane koridorlarında geçirilen zaman, anne babanın yaşlanması, yakınların kaybı, kendi bedenindeki değişimler insanın hayat terazisini yeniden ayarlar. Bir gün daha önce büyük gördüğü bazı şeylerin aslında küçük olduğunu, küçük gördüğü bazı şeylerin ise büyük olduğunu fark eder.
Rahat nefes.
Ağrısız bir gece.
Huzurlu bir ev.
Sağlıklı bir çocuk.
Dostça bir sohbet.
Vicdan rahatlığı.
İşte âfiyet insanın değerler sıralamasını değiştiren bir kelimedir.
Âfiyet, Sorunsuz Hayat Değildir
Fakat burada yine önemli bir ayrım yapmalıyız. Âfiyeti, hayatın tamamen problemsiz olması şeklinde düşünürsek hiçbir insanı âfiyette sayamayız. Her evin bir derdi vardır. Her insanın bir korkusu, yarası, eksikliği ve bekleyişi bulunabilir. Gerçek hayat pürüzsüz değildir.
Bu nedenle âfiyet, bütün sorunların yokluğu değil, sorunların hayatın tamamını işgal etmemesidir. İnsan bazı sıkıntıları olduğu hâlde yaşayabilir, sevebilir, üretebilir, gülebilir, dua edebilir, umut edebilir. İşte burada âfiyetin başka bir boyutuna geliriz: insanın hayatın kusurlarıyla birlikte varlığını sürdürebilmesi.
Bir hastalığınız olabilir ama bütün kimliğiniz “hasta insan”dan ibaret değildir.
Bir ekonomik sorununuz olabilir ama hayatınızdaki bütün iyiliği bunun gölgesinde kaybetmek zorunda değilsiniz.
Bir kaybınız olabilir ama kaybettiğiniz kişiyle yaşadığınız güzel yılların değerini kayıp silemez.
Âfiyet bazen kusursuz bir hayat değil, yaralarına rağmen hayatla bağını koparmamaktır.
Modern İnsanın Büyük Yanılgısı: Âfiyeti Satın Alabileceğini Sanmak
Modern dünyada insan hemen her şeyi satın almaya alıştı. Daha rahat yatak, daha güvenli araba, daha iyi sağlık hizmeti, daha kaliteli yiyecek… Maddî imkânlar gerçekten de hayat kalitesini artırabilir. Fakirliğin romantikleştirilmesi doğru değildir; ekonomik güvence âfiyetin önemli unsurlarından biridir. Fakat insan belirli bir noktadan sonra çok temel bir gerçekle karşılaşır: Âfiyetin tamamı satın alınamaz.
Para iyi doktorlara ulaşmanızı kolaylaştırabilir; ama ölümsüzlük satın alamaz.
En pahalı yatağı alabilirsiniz; ama uyku satın alamazsınız.
En güzel sofrayı kurabilirsiniz; ama iştah satın alamazsınız.
Büyük bir ev satın alabilirsiniz; ama aile huzuru satın alamazsınız.
Binlerce insan sizi takip edebilir; ama gerçek dostluk satın alamazsınız.
Güvenlik sistemi kurabilirsiniz; ama iç huzur satın alamazsınız.
İşte para ile âfiyet arasındaki fark burada belirginleşir.
İnsan sahip olduğu imkânlarla âfiyetini korumaya çalışır, fakat âfiyet nihayetinde yalnız sahip olmak değil, sahip olduklarından huzurla faydalanabilmektir.
Bir Bardak Çayın İçindeki Âfiyet
Bazen büyük kavramları küçük sahneler daha iyi anlatır.
Akşam eve geliyorsunuz.
Çay demlenmiş.
Eşiniz veya çocuklarınız yanınızda.
Bir bardak çay içiyorsunuz.
Bu sahne çok sıradan görünebilir.
Fakat o çayın âfiyetle içilebilmesi için kaç şeyin aynı anda yolunda olması gerekir?
Çayı içebilecek sağlığınız olmalı.
Eve dönebilecek durumda olmalısınız.
Yanınızdaki insanların hayatta olması gerekir.
Aranızda birbirinizin yüzüne bakamayacak kadar büyük bir düşmanlık olmamalı.
Başınızı hemen kaldırıp kaçmanız gereken bir tehlike bulunmamalı.
Belki o bir bardak çayın içerisinde düşündüğümüzden çok daha büyük bir hayat vardır.
Bu yüzden yaşlı insanların bazen:
“Allah ağız tadımızı bozmasın.”
duası çok derindir.
Ağız tadı yalnızca yemek değildir.
Ev tadıdır.
Muhabbet tadıdır.
Hayat tadıdır.
Bir başka ifadeyle:
Âfiyettir.
Son Söz: Bugün Hiçbir Şey Olmadı, Çok Şükür
Belki bugün hayatınızda olağanüstü hiçbir şey olmadı.
Piyangodan para çıkmadı.
Büyük bir başarı kazanmadınız.
Hayatınızı değiştirecek bir haber almadınız.
Sosyal medyada paylaşacak olağanüstü bir manzara görmediniz.
Ama belki başka bir şey oldu:
Sabah uyandınız.
Nefes aldınız.
Bir bardak su içtiniz.
Birinin sesini duydunuz.
Sevdiğiniz biri size “Nasılsın?” dedi.
Evladınız eve döndü.
Akşam kendi yatağınıza girdiniz.
Kalbiniz bütün gün çalıştı.
Ve hayatınız bir gün daha sessizce devam etti.
Belki bugün hiçbir şey olmadı.
Belki de çok şey oldu.
Sadece âfiyet çok sessizdi.
İnsan bazen Allah’ın nimetini gökten inen olağanüstü bir işarette arıyor.
Oysa nimet bazen sabah açılan gözümüzdür.
Bazen evimize dönen evladımızdır.
Bazen gece çalmayan telefondur.
Bazen ağrımayan başımızdır.
Bazen kavgasız geçen bir akşamdır.
Bazen bir bardak çayı huzurla içebilmektir.
Bazen de gerçekten:
Hiçbir şey olmamasıdır.
Belki bu yüzden âfiyet kelimesi insan yaş aldıkça daha büyük görünür.
Gençken başarıyı isteriz.
Sonra huzuru.
Gençken çok şeyi isteriz.
Sonra kaybetmemeyi.
Gençken dünyanın değişmesini isteriz.
Sonra bazen yalnızca evimizin düzeninin bozulmamasını isteriz.
Ve hayatın sonunda insanın duaları büyük ihtimalle biraz daha sadeleşir:
“Allah’ım, sağlık ver.”
Sonra bir kelime daha eklenir:
“Âfiyet ver.”
Çünkü insan zamanla anlar:
Sağlık nimettir.
Huzur nimettir.
Güven nimettir.
Aile nimettir.
Uyku nimettir.
Bir lokmayı iştahla yiyebilmek nimettir.
Bir dostla konuşabilmek nimettir.
Bir sabaha daha uyanmak nimettir.
Ve bütün bunların çoğu büyük bir gürültüyle gelmez.
Sessizce bizimle yaşar.
Belki âfiyetin en büyük problemi budur:
Sessiz olduğu için fark edilmez.
O hâlde belki âfiyet duasının yanına bir dua daha eklemek gerekir:
“Allah’ım, bana yalnız âfiyet verme; verdiğin âfiyetin farkına varmayı da nasip et.”
Çünkü âfiyete sahip olmak büyük bir nimet olabilir.
Ama âfiyette olduğunu bilmek, belki ondan da büyük bir bilinçtir.
Ve insan, bir günün sonunda:
“Bugün hiçbir şey olmadı.”
demek yerine:
“Bugün hiçbir şey olmadı… Çok şükür.”
diyebiliyorsa,
belki âfiyetin dilini biraz öğrenmeye başlamış demektir.
---
YARARLANILAN KAYNAKLAR
1. İbrâhim 14/7.
2. Nahl 16/18.
3. Buhârî, Sahîh, Rikāk, 1; hadis no. 6412. “İ
4. Süleyman Uludağ, “Âfiyet”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 412.
5. Fuzûlî, Divan. “
6. Şemseddin Sami, Kāmûs-ı Türkî, “Âfiyet” maddesi.
7. İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, “عفو / عافية” maddeleri.
Yorumlar
Yorum Gönder