Modern Dünyada Âfiyetin Sosyolojisi
Modern insanın en güçlü kelimelerinden biri “daha”dır. Daha fazla para, daha büyük ev, daha iyi araba, daha yüksek makam, daha fazla görünürlük, daha çok takipçi, daha uzun tatil, daha parlak başarı, daha uzun ömür… İçinde yaşadığımız kültür, insanı neredeyse sürekli olarak mevcut hayatının yetersiz olduğuna ikna eder. Bir şeylere sahip olsak bile kısa süre sonra daha fazlasını istemeye başlarız. Aldığımız telefon eskir, ev küçülür, maaş yetersiz görünür, başarı sıradanlaşır, elde ettiğimiz mevki birkaç ay sonra yeni bir hedefin basamağı hâline gelir. Bu nedenle modern insanın hayatında “sahip olmak” hiç bitmeyen bir harekete dönüşür. Fakat yüzyıllardır dilimizde yaşayan eski bir kelime, bu hızın karşısına çok daha sakin ve çok daha derin bir soru çıkarır: Sahip olduğun şeyler seni gerçekten selamette tutuyor mu? İşte bu sorunun adı bir bakıma âfiyettir.
Âfiyet bize “Ne kadar çok şeye sahipsin?” diye sormaz. Daha çok, “Sahip olduklarınla ne hâle geldin?” diye sorar. Paran var ama paran yüzünden sürekli kaygı içindeysen, makamın var ama makamını kaybetme korkusu seni tüketiyorsa, şöhretin var ama kendin olabileceğin bir alan kalmadıysa, evin var ama evin içinde huzur yoksa, çocukların başarılı ama onlarla konuşamıyorsan, sağlığın yerinde ama hayatınla barışık değilsen, sahip olduğun nimetler gerçekten âfiyet midir? İşte modern dünyanın başarı ölçüleriyle âfiyet kavramı arasındaki temel fark burada ortaya çıkar. Başarı dışarıdan ölçülebilir; âfiyet çoğu zaman içeriden yaşanır.
Daha Fazlası Neden Her Zaman Daha İyi Değildir?
Modern ekonominin ve tüketim kültürünün temel dinamiklerinden biri arzunun sürekli canlı tutulmasıdır. İnsan yeni bir ihtiyacının olduğunu fark etmeli, o ihtiyacı gidermeli ve kısa süre sonra bir yenisini hissetmelidir. Bu mekanizma ekonomik hayatın önemli bir parçasıdır. Fakat problem, bu mantığın yalnız alışverişte kalmayıp bütün hayatımıza yayılmasıyla başlar. İnsan ilişkilerini bile performans üzerinden değerlendirmeye başlarız. Daha başarılı çocuk, daha iyi okul, daha prestijli iş, daha çok sosyal çevre, daha görünür hayat… Bir süre sonra insan kendi hayatını yaşamaktan çok, hayatının başkaları tarafından nasıl göründüğünü yönetmeye başlayabilir.
Bu durumda “iyi hayat” ile “gösterişli hayat” birbirine karışır. Oysa ikisi aynı şey değildir. Gösterişli bir hayat dışarıdan hayranlık uyandırabilir ama içeride ağır bir huzursuzluk taşıyabilir. Sessiz, sade bir hayat ise dışarıdan sıradan görünebilir fakat içeride büyük bir âfiyet barındırabilir. İnsanın akşam evine döndüğünde kendisini güvende hissetmesi, sofrada oturduğu insanlarla konuşabilmesi, gece yatağına korkuyla girmemesi, sabah uyandığında hayatından nefret etmemesi, gün içinde kendisini sürekli başkalarıyla kıyaslamaması, modern başarı listelerinde görünmeyen fakat insan ruhu için son derece büyük nimetlerdir.
Belki de âfiyet burada bize çok önemli bir ölçü verir: Nimetin büyüklüğü, miktarıyla değil, insanın onu huzurla taşıyabilmesiyle ilgilidir.
Çok para her zaman çok huzur değildir.
Çok bilgi her zaman çok hikmet değildir.
Çok güç her zaman çok güven değildir.
Çok görünürlük her zaman çok değer değildir.
Çok uzun yaşamak her zaman iyi yaşamak değildir.
İnsanın hayatındaki büyük mesele bazen “daha fazlasına ulaşmak” değil, sahip olduğu şeylerin altında ezilmemektir.
Nimetin Kendisi ile Nimetin Âfiyeti
Bu ayrım üzerinde özellikle durmak gerekir. Çünkü biz çoğu zaman nimet ile âfiyeti aynı şey sanıyoruz. Oysa bir şey size verilmiş olabilir ama o şey sizin için âfiyet hâline gelmemiş olabilir. Mal sahibi olmak nimettir; fakat mal yüzünden kardeşler birbirine düşman olmuşsa o malın âfiyeti tartışmalıdır. Güç sahibi olmak nimettir; fakat güç insanı adaletsiz hâle getiriyorsa o gücün âfiyeti yoktur. Bilgi büyük nimettir; fakat bilgi başkalarını küçümsemenin aracına dönüşüyorsa insanın bilgisi artmış, âfiyeti azalmış olabilir.
Bir insan çok başarılı olabilir ama başarısı yüzünden sürekli kendisini başkalarıyla kıyaslıyor olabilir. Her kazandığında kısa süreli bir mutluluk yaşar, ardından yeni bir hedef belirler. Durmak, dinlenmek, şükretmek, sahip olduğu şeyin tadını çıkarmak giderek zorlaşır. Dışarıdan bakıldığında yükselmektedir. İçeriden bakıldığında ise hayatı sürekli ertelenmektedir:
“Şunu da başarayım, sonra rahatlarım.”
“Şu parayı kazanayım, sonra hayatı yaşarım.”
“Şu makama geleyim, sonra kendime zaman ayırırım.”
Ama o “sonra” çoğu zaman gelmez.
İnsan hayatını gelecek bir âfiyete ertelerken bugünkü âfiyetini kaybedebilir.
Belki bu nedenle eski insanların “Allah hayırlısıyla versin” sözü çok derindir. İstenen yalnızca bir şeyin elde edilmesi değildir. O şeyin insan için iyi sonuç doğurması da istenir. Aynı duayı biraz daha açarak şöyle söylemek mümkündür:
“Allah âfiyetlisiyle versin.”
Para verecekse huzurla.
Makam verecekse adaletle.
Bilgi verecekse tevazuyla.
Evlat verecekse hayırla.
Uzun ömür verecekse anlamla.
Güç verecekse merhametle.
Çünkü nimet insanı büyütebilir.
Ama bazen de bozabilir.
Sosyal Medya ve Âfiyetin Görünmezliği
Modern insanın âfiyeti fark etmesini zorlaştıran şeylerden biri de sosyal medyadır. Çünkü sosyal medya hayatı olduğu gibi değil, seçilmiş anlar üzerinden gösterir. İnsanlar çoğunlukla güzel sofraları, seyahatleri, başarıları, kutlamaları, mutlu aile fotoğraflarını, diplomaları, yeni arabaları ve özel anlarını paylaşır. Bu doğal olarak hayatın en parlak taraflarını görünür kılar. Fakat o fotoğrafın dışında yaşanan korkuları, tartışmaları, uykusuzlukları, borçları, yalnızlıkları, aile problemlerini çoğu zaman göremeyiz.
Sonuçta kendi hayatımızın bütün ayrıntılarını, başkasının hayatının en güzel birkaç karesiyle karşılaştırmaya başlarız.
Bu karşılaştırma adil değildir.
Ama insan zihni çoğu zaman bunun farkına varmaz.
Bir başkasının tatil fotoğrafına bakarken kendi evimizde sessizce içtiğimiz çay değersizleşebilir.
Birinin çocuğunun başarısını görünce kendi çocuğumuzun sağlıklı biçimde karşımızda oturmasının değerini unutabiliriz.
Birinin büyük evini görünce kendi evimizin huzurunu fark etmeyebiliriz.
İşte âfiyet tam bu noktada görünmezleşir.
Çünkü âfiyet çoğu zaman fotoğrafa iyi çıkmaz.
Huzurlu uyku Instagram’a konmaz.
Kavgasız geçen bir akşam paylaşılmaz.
Çocuğunuzun “Eve geldim” mesajı yüz bin beğeni almaz.
Bir bardak çayı rahatça içebilmek sosyal medya açısından olay değildir.
Ama insan hayatının gerçek bilançosunda bunlar çok büyük olabilir.
Belki modern insanın temel yanılgılarından biri budur:
Görünür olanı değerli, görünmeyeni sıradan sanmak.
Oysa âfiyet çoğu zaman görünmeyen taraftadır.
Başarı Kültürü ve Tükenmişlik
Bugünün insanı yalnız daha fazla tüketmeye değil, daha fazla üretmeye de zorlanıyor. Kendini geliştir, daha çok çalış, daha çok oku, daha başarılı ol, daha erken kalk, daha çok proje yap, daha çok kazan… Elbette çalışmak, üretmek ve gelişmek değerlidir. Fakat insanın bütün değerini üretkenliği üzerinden ölçmeye başladığımızda başka bir problem doğar.
İnsan artık yorulduğu için dinlenmez; dinlenirken suçluluk duyar.
Bir gün hiçbir şey yapmadığında kendisini başarısız hisseder.
Boş zamanı bile “verimli” geçirmek ister.
Dostuyla oturmak yerine kendini geliştirmesi gerektiğini düşünür.
Kitabı zevk için değil, “geri kalmamak” için okur.
Yürüyüş bile performansa dönüşür.
Uyku bile akıllı saatlerde puanlanır.
Hayat giderek performans tablosuna benzer.
İşte âfiyet bu kültüre başka bir soru sorar:
İnsan sadece ürettiği kadar mı değerlidir?
Hasta olduğunda?
Yaşlandığında?
Çalışamadığında?
Emekli olduğunda?
Başarısız olduğunda?
İnsanlığı azalır mı?
Hayır.
Âfiyet bize insanın yalnız performans makinesi olmadığını hatırlatır. Bazen hiçbir şey üretmeden ailemizle oturmak, bir dostla konuşmak, çocuğumuzun hikâyesini dinlemek, yürümek, dinlenmek, susmak da hayatın parçasıdır. İnsanın sürekli çalışan bir makine olmadığı gerçeğini kabul etmek de âfiyettir.
Kaygı Çağında Âfiyet
Modern insanın hayatında belki geçmiş dönemlerden farklı biçimlerde büyüyen duygulardan biri kaygıdır. Gelecek kaygısı, ekonomik kaygı, sağlık kaygısı, çocukların geleceği, iş kaybı korkusu, başarısızlık korkusu, yalnız kalma korkusu, toplumdan dışlanma korkusu… İnsanların önemli bir kısmı henüz gerçekleşmemiş olayların ihtimali nedeniyle bugünkü hayatını ağır bir zihinsel yük altında yaşayabiliyor.
Kaygının tamamını basit nasihatlerle çözmek mümkün değildir. Klinik düzeyde kaygı bozuklukları profesyonel destek gerektirebilir. Fakat âfiyet kavramının zihinsel dünyamıza söylediği önemli bir şey vardır: İnsan yalnız gerçekleşmiş belalardan değil, sürekli bela ihtimali düşünmekten de yorulabilir.
Bir insanın önünde güzel bir gün vardır ama zihni gelecek ay yaşayabileceği bir soruna takılmıştır.
Çocuğu şu anda iyidir ama on yıl sonra ne olacağı konusunda sürekli endişelidir.
Sağlıklıdır ama her belirtide ağır bir hastalık ihtimali düşünür.
İşi vardır ama her gün işini kaybetme korkusuyla yaşar.
Bu durumda henüz gerçekleşmemiş gelecek, bugünkü âfiyeti tüketmeye başlar.
Elbette tedbir gerekir.
Plan gerekir.
Birikim yapmak gerekir.
Sağlık kontrolleri gerekir.
Çocuğun geleceğini düşünmek gerekir.
Fakat tedbir ile sürekli korku aynı şey değildir.
Âfiyet biraz da insanın elinden geleni yaptıktan sonra hayatı kontrol etme zorunluluğundan kurtulabilmesidir.
Modern İnsan Her Şeyi Kontrol Edebileceğini Sanıyor
Teknoloji geliştikçe insanın kontrol imkânı da arttı. Hava durumunu günler öncesinden biliyoruz. Navigasyon trafik yoğunluğunu gösteriyor. Sağlık cihazları kalp atışlarımızı ölçüyor. Kameralar evimizi izliyor. Çocuklarımızın konumunu takip edebiliyoruz. Bankadaki paramızı saniye saniye görebiliyoruz.
Bütün bunlar hayatı kolaylaştırıyor.
Ama başka bir yanılsamayı da büyütebilir:
Her şeyi kontrol edebileceğimiz düşüncesini.
Oysa insan hangi çağda yaşarsa yaşasın hayatın büyük bölümünü bütünüyle kontrol edemez.
Yarın başımıza ne geleceğini bilmiyoruz.
Hangi insanla karşılaşacağımızı bilmiyoruz.
Çocuklarımızın bütün hayatını belirleyemiyoruz.
Hangi hastalıkların ileride ortaya çıkacağını kesin biçimde bilmiyoruz.
Ekonomiyi kontrol edemiyoruz.
Başkalarının kararlarını kontrol edemiyoruz.
Âfiyet kavramı, insanın bu sınırlılığını kabul etmesi açısından da önemlidir. Tedbir almak başka, her şeyi kontrol etmeye çalışmak başkadır. İnsan elinden geleni yapar; sonra her şeyin kendi elinde olmadığını kabul eder.
Bu kabul bazen büyük bir ruhsal rahatlama getirir.
Çünkü bütün dünyanın yükünü omuzlarımızda taşımaya çalışmak insanı tüketir.
Para Âfiyet Satın Alabilir mi?
Para önemlidir. Yoksulluk insan hayatını ağırlaştırır. Sağlık hizmetlerine ulaşım, iyi beslenme, güvenli konut, eğitim ve sosyal imkânlar ekonomik şartlardan etkilenir. Bu nedenle fakirliği romantikleştirmek doğru değildir. Ancak başka bir gerçek de vardır:
Para âfiyetin tamamını satın alamaz.
En iyi yatağı satın alabilirsiniz.
Ama uyku satın alamazsınız.
En pahalı yemeği satın alabilirsiniz.
Ama iştah satın alamazsınız.
Büyük bir ev satın alabilirsiniz.
Ama aile huzuru satın alamazsınız.
Özel hastanelere gidebilirsiniz.
Ama ölümsüzlük satın alamazsınız.
Binlerce insanın ilgisini satın alabilirsiniz.
Ama gerçek dostluk satın alamazsınız.
Güvenlik sistemi kurabilirsiniz.
Ama iç huzuru satın alamazsınız.
Çocuklarınıza en iyi okulları sağlayabilirsiniz.
Ama onların bütün geleceğini garanti edemezsiniz.
Bu nedenle para ile âfiyet arasında önemli bir fark vardır.
Para imkân sağlar.
Âfiyet ise o imkânlardan huzurla yararlanabilmektir.
Bazen insanın parası vardır ama vakti yoktur.
Vakti vardır ama sağlığı yoktur.
Sağlığı vardır ama huzuru yoktur.
Huzuru vardır ama bunu fark edecek şükür bilinci yoktur.
İşte gerçek zenginlik belki bu unsurların dengeli biçimde bir araya gelmesidir.
Âfiyetin Sosyolojisi: Bireysel Değil, Toplumsal Bir Nimet
Âfiyet sadece bireyin kendi iç dünyasıyla ilgili değildir. Toplumların da âfiyeti vardır. Bir toplumda insanlar gece sokakta güvenle yürüyabiliyorsa, çocuklar eğitim hakkına ulaşabiliyorsa, hastalandığında sağlık hizmeti bulabiliyorsa, hukuka güvenebiliyorsa, yarın ne olacağı konusunda sürekli korku yaşamıyorsa, komşuluk ve dayanışma tamamen çözülmemişse, burada toplumsal âfiyetten söz etmek mümkündür.
Tersine bir toplumda sürekli korku, güvensizlik, şiddet, ağır ekonomik belirsizlik, hukuksuzluk, ayrımcılık ve toplumsal yalnızlaşma varsa insanların bireysel olarak sağlıklı olması onların hayatının âfiyet içinde olduğu anlamına gelmez.
Bu açıdan âfiyet sosyolojik bir kavram olarak da düşünülebilir.
İnsanın huzuru sadece kendi psikolojisinin ürünü değildir.
Yaşadığı çevre, ekonomi, aile yapısı, toplumsal güven, hukuk sistemi, çalışma koşulları ve sosyal ilişkileri de insanın âfiyetini etkiler.
Bu nedenle “Allah âfiyet versin” duası bireysel olduğu kadar toplumsal bir temenni olarak da okunabilir.
Allah ülkeye âfiyet versin.
Şehre âfiyet versin.
Ailelere âfiyet versin.
Çocuklara âfiyet versin.
Toplumun birbirine güvenebilmesini nasip etsin.
Çünkü insanlar yalnız hastalıklardan değil, toplumsal bozulmalardan da yaralanır.
Çocuklarımız İçin Gerçekte Ne İstiyoruz?
Modern anne babaların çocukları için istek listesi oldukça uzundur. İyi okul, iyi üniversite, iyi meslek, yabancı dil, başarılı kariyer, ekonomik güvence… Bunların hepsi anlaşılabilir hedeflerdir.
Ama insan biraz durup kendisine şu soruyu sorabilir:
Çocuğum bütün bunlara ulaşsa fakat huzursuz bir insan olsa?
Çok para kazansa ama kimseye güvenemese?
Başarılı olsa ama sürekli kaygı yaşasa?
Ünlü olsa ama kendisini değersiz hissetse?
Büyük bir makamı olsa ama merhametini kaybetse?
O zaman gerçekten başarılı olmuş sayılır mı?
Belki çocuklarımız için en kapsamlı dualardan biri şudur:
“Allah başarı da versin, ama âfiyetle versin.”
Başarı onu bozmasın.
Para onu esir almasın.
Bilgi onu kibirli yapmasın.
Güç onu zalimleştirmesin.
Başarısızlık onu değersiz hissettirmesin.
İnsanların alkışı onun kendi değerinin ölçüsü hâline gelmesin.
Belki anne babanın çocuğuna verebileceği en büyük şeylerden biri, başarının insan değerinin tek ölçüsü olmadığını öğretmektir.
Huzurlu Bir Ev Neden Büyük Bir Servettir?
Bir insanın sahip olduğu en büyük âfiyet kaynaklarından biri ev olabilir. Burada evden kastımız binanın büyüklüğü değildir. Ev çok küçük olabilir. Eşyalar çok pahalı olmayabilir. Fakat insan akşam eve girdiğinde sürekli bir gerilim hissetmiyorsa, konuşabildiği insanlar varsa, hata yaptığında aşağılanmayacağını biliyorsa, çocuklar korkmadan kendilerini ifade edebiliyorsa, eşler birbirlerine karşı güven duygusunu tamamen kaybetmemişse, o ev büyük bir servettir.
Bazen insanlar daha büyük bir ev almak için yıllarca mücadele ederken mevcut evin içindeki ilişkileri ihmal eder.
Oysa evin metrekaresi büyürken huzur küçülebilir.
Yeni mobilyalar alınırken sohbet azalabilir.
Herkesin ayrı odası olur ama herkes ayrı dünyada yaşar.
Bu nedenle evin âfiyeti, evin fiyatından farklıdır.
Huzurlu bir ev çok pahalı olmayabilir.
Ama paha biçilemez olabilir.
“Ağız Tadı” Âfiyetin Türkçe Karşılıklarından Biri midir?
Anadolu’da sık kullanılan çok güzel bir dua vardır:
“Allah ağız tadımızı bozmasın.”
İlk bakışta yemekle ilgili görünür.
Fakat aslında çoğu zaman yemek kastedilmez.
Aile huzuru kastedilir.
Muhabbet kastedilir.
Birlikte oturabilmek kastedilir.
İnsanların birbirine sırt çevirmemesi kastedilir.
Bir sofrada zeytin, peynir ve çay olabilir; ama insanlar birbirleriyle konuşuyorsa o sofranın tadı vardır. Çok pahalı yemeklerin bulunduğu bir masada herkes birbirine kırgınsa ağız tadı olmayabilir.
“Ağız tadı” ifadesi bu nedenle Türkçede âfiyet düşüncesine çok yakındır.
Hayatın tadı.
Ev tadı.
Muhabbet tadı.
İnsan bazen tam da bunu kaybetmemeyi ister.
Başımıza Gelmeyenler Neden Servettir?
Şimdi serimizin başından beri yavaş yavaş büyüyen düşüncenin merkezine gelelim:
İnsanın en büyük serveti bazen başına gelmeyenlerdir.
Bu ilk anda biraz tuhaf gelebilir.
Çünkü insan serveti sahip olduğu şeylerle ölçmeye alışmıştır.
Ne kadar paran var?
Kaç evin var?
Ne kadar birikimin var?
Ama görünmeyen bir bilanço daha vardır.
Kaç ağır hastalık sana hiç uğramadı?
Kaç kaza seni teğet geçti?
Kaç kötü insan hayatına hiç girmedi?
Kaç yanlış karar vermekten son anda vazgeçtin?
Kaç defa çocuğun dışarı çıktı ve sağ salim eve döndü?
Kaç gece uyurken evinde hiçbir felaket olmadı?
Kaç gün kalbin sessizce çalışmaya devam etti?
Kaç kötü haber senin telefonuna hiç gelmedi?
Bunların hiçbirinin banka hesabında rakamı yoktur.
Ama hayatın gerçek bilançosunda büyük karşılıkları olabilir.
İnsan bunu genellikle ancak aynı şey başkasının başına geldiğinde fark eder.
Bir arkadaşınız ağır hastalanır.
Bir anda kendi sağlığınızı fark edersiniz.
Bir tanıdığınız trafik kazası geçirir.
Eve sağ salim dönmenin nimet olduğunu düşünürsünüz.
Bir aile çocuğunu kaybeder.
Akşam kendi çocuğunuzu görünce içiniz başka türlü titrer.
İnsan çoğu zaman âfiyetini başkasının musibeti üzerinden fark eder.
Keşke fark etmek için her zaman bir musibete ihtiyaç duymasak.
Şükür Bir Karşılaştırma Değil, Farkındalık Olmalıdır
Burada hassas bir noktayı da belirtmek gerekir. “Bak başkalarının başına daha kötü şeyler geliyor, hâline şükret” sözü her zaman teselli edici değildir. Acı yaşayan bir insanın duygusunu küçümsemek doğru değildir.
Şükür, “Başkası benden daha kötü durumda” demek değildir.
Şükür, “Benim hayatımda hâlâ fark etmediğim iyilikler var” diyebilmektir.
Bu önemli bir farktır.
Birinin acısı başka birinin nimetinin ölçüsü değildir.
Fakat insan kendi hayatının yalnız eksik taraflarına bakarsa büyük bir körlük yaşayabilir.
Şükür eksikleri reddetmez.
Sadece bütün resmi eksiklerden ibaret sanmamızı engeller.
Âfiyet Bazen Bir Şeyi Kazanmamakta Saklıdır
Hayatın ilginç taraflarından biri de şudur: İnsan bazı şeyleri kazanamadığı için üzülür, yıllar sonra kazanamamış olmasının kendisi için hayırlı olduğunu fark eder. Olmayan bir evlilik, girilmeyen bir iş, taşınılmayan bir şehir, kurulmamış bir ortaklık… O anda kayıp gibi görünür. Yıllar sonra insan geriye baktığında:
“İyi ki olmamış.”
diyebilir.
Bu noktada âfiyet kavramı daha da derinleşir.
Çünkü bazen nimet, istediğimiz şeyin verilmesidir.
Bazen de verilmemesidir.
İnsan bunu o anda bilemez.
Belki hayatın büyük sırlarından biri budur.
İnsan kendisi için neyin âfiyet olduğunu her zaman anında anlayamaz.
Bu nedenle dua dilinde “hayırlısı” kelimesi çok değerlidir.
Ben istiyorum.
Ama benim görmediğimi sen görüyorsun.
İşte teslimiyet biraz da burada başlar.
Modern İnsan Neden Sade Hayatı Yeniden Keşfediyor?
Son yıllarda dünyanın farklı yerlerinde “minimalizm”, “yavaş yaşam”, “dijital detoks”, “sade hayat” gibi kavramların popülerleşmesi tesadüf değildir. İnsanlar çok şeye sahip olmanın mutluluk getirmediğini deneyimledikçe daha az fakat daha anlamlı şeyler aramaya başlıyor.
Daha az eşya.
Daha az bildirim.
Daha az sosyal medya.
Daha az karşılaştırma.
Daha fazla zaman.
Daha fazla ilişki.
Daha fazla sessizlik.
Bu eğilimlerin tamamı aynı şey değildir ve bazıları ticarileşmiş moda akımlarına dönüşebilir. Fakat altında önemli bir modern huzursuzluk vardır:
Hayat fazla kalabalıklaştı.
Belki âfiyet biraz da gereksiz yüklerin azalmasıdır.
Sadece bedensel hastalıkların değil, zihinsel gürültünün de azalması.
Sadece borcun değil, sürekli kıyaslamanın da azalması.
Sadece düşmanlığın değil, ekranların ve bildirimlerin de zaman zaman susması.
İnsan zihni de nefes almak ister.
Yaş Aldıkça Dua Neden Kısalır?
Genç insanın duası çoğu zaman uzundur.
“Şu okulu kazanayım.”
“Şu işe gireyim.”
“Şu parayı kazanayım.”
“Şu evi alayım.”
“Şu başarıya ulaşayım.”
Hayat ilerledikçe insan bazı şeyleri elde eder, bazılarını edemez, bazılarını elde edip sonra kaybeder.
Ve duası değişir.
Bir hastane odası birçok hedefi küçültebilir.
Bir cenaze, insanın öncelik sırasını birkaç saatte yeniden düzenleyebilir.
Bir çocuğun başına gelen sıkıntı, para ve makamın ne kadar ikincil olduğunu gösterebilir.
Sonra insan daha kısa dualar etmeye başlar:
“Allah sağlık versin.”
Bir süre sonra bir kelime daha ekler:
“Allah sağlık ve âfiyet versin.”
Belki insanın hikmeti arttıkça duası kısalır ama anlamı büyür.
Çünkü artık ne istediğini daha iyi biliyordur.
En Büyük Servet Nedir?
Bir insana “Servetin ne kadar?” diye sorulduğunda banka hesabını düşünür.
Belki başka bir hesap daha yapmak gerekir:
Bugün ağrısız uyandın mı?
Sevdiğin insanların bir kısmı yanında mı?
Akşam dönebileceğin bir evin var mı?
Birine derdini anlatabiliyor musun?
Sofraya oturduğunda lokmayı yutabiliyor musun?
Gece uyuyabiliyor musun?
Çocuğun sana sarılabiliyor mu?
Vicdanın seni sürekli mahkûm ediyor mu, yoksa zaman zaman huzur bulabiliyor musun?
Bunların hepsinin cevabı olumluysa belki sandığından çok daha zenginsindir.
Fuzûlî’nin asırlar önce söylediği “genc-i âfiyet”, yani “âfiyet hazinesi” ifadesi bu yüzden hâlâ çok güçlüdür.
Âfiyet gerçekten bir hazinedir.
Ama çoğu hazine gibi toprağın altında değildir.
Gözümüzün önünde olduğu için görünmezdir.
Son Söz: Başımıza Gelmeyenlerin Şükrü
Bu beş yazılık yolculuğa “Allah sağlık ve âfiyet versin” cümlesiyle başladık.
Önce sağlık ile âfiyetin neden aynı şey olmadığını gördük.
Sonra “af” ile “âfiyet”in aynı dil kökünde buluşmasının şaşırtıcı hikâyesine baktık.
Ardından Hz. Peygamber’in neden ısrarla âfiyet istediğini ve âfiyet ile sabır arasındaki dengeyi konuştuk.
Dördüncü yazıda âfiyetin sessiz bir nimet olduğunu, insanın çoğu zaman onu kaybedince fark ettiğini düşündük.
Şimdi geldiğimiz yerde âfiyet bize bir hayat felsefesi öneriyor:
Daha fazlasına sahip olmadan önce, sahip olduğunun kıymetini bil.
Çünkü insan her istediğini elde edebilir ama âfiyetini kaybedebilir.
Daha büyük bir ev alabilir ama huzuru küçülebilir.
Daha çok para kazanabilir ama uyuyamaz hâle gelebilir.
Daha çok tanınabilir ama daha yalnız yaşayabilir.
Daha güçlü olabilir ama daha fazla korkabilir.
Daha uzun yaşayabilir ama hayatın tadını kaybedebilir.
Bu nedenle gerçek soru:
“Ne kadar sahibim?”
değil belki.
“Sahip olduklarımı âfiyetle taşıyabiliyor muyum?”
sorusudur.
Ve belki gerçek zenginlik, yeni bir şey kazanmak değil, zaten elimizde bulunan iyilikleri kaybetmeden yaşayabilmektir.
Bugün evinize sağ salim döndüyseniz,
bugün kötü bir haber almadıysanız,
bugün sevdiğiniz insanların sesini duyduysanız,
bugün bir lokmayı rahatça yiyebildiyseniz,
bugün başınızı bir yastığa huzurla koyabiliyorsanız,
bugün çocuğunuz eve döndüyse,
bugün kalbiniz sessizce atmaya devam ettiyse,
belki bugün olağanüstü hiçbir şey olmadı.
Ama belki de:
çok büyük bir şey oldu.
Âfiyetiniz devam etti.
İşte insanın görünmeyen serveti budur.
Banka hesabında görünmez.
Tapuda yazmaz.
Sosyal medyada paylaşılmaz.
Kimse madalya vermez.
Ama kaybolduğunda dünyadaki pek çok şey anlamını yitirebilir.
Bu nedenle belki de insanın en büyük serveti yalnız sahip oldukları değildir.
Başına gelmeyenler de servetidir.
Kaç kazadan korunduğunu bilmez.
Kaç hastalıktan uzak kaldığını bilmez.
Kaç yanlış insandan korunmuş olduğunu bilmez.
Kaç felaketin kendisini teğet geçtiğini bilmez.
Ve belki hayatı boyunca bunların hiçbirini öğrenmeyecektir.
İşte bu yüzden âfiyet, biraz da bilmediğimiz nimetlerin adıdır.
İnsan görünür nimete şükreder.
Belki görünmeyenler için de şükretmeyi öğrenmelidir.
Ve beş yazının sonunda yine başladığımız yere dönüyoruz:
“Allah sağlık ve âfiyet versin.”
Artık bu cümle eskisi kadar basit görünmüyor.
Çünkü artık biliyoruz:
Bu yalnızca “Hasta olma” duası değildir.
Bu;
bedenin,
aklın,
ailenin,
evladın,
rızkın,
imanın,
huzurun,
onurun,
geleceğin
ve insanın bütün hayatının selamette kalması için edilen büyük bir duadır.
Belki bütün serinin son cümlesi de şu olmalı:
Allah bize yalnız nimet vermesin; verdiği nimetleri âfiyetle taşımayı da nasip etsin.
Ve yalnız başımıza gelen iyiliklerin değil,
başımıza gelmeyen kötülüklerin de şükrünü bilenlerden eylesin.
Çünkü bazı insanlar çok zengindir ama bunun farkında değildir.
Ve bazen o zenginliğin adı yalnızca bir kelimedir:
Afiyet..
YARARLANILAN KAYNAKLAR
1. Süleyman Uludağ, “Âfiyet”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 412.
2. İbrâhim 14/7; Nahl 16/18.
3. Buhârî, Sahîh, Rikāk, 1; hadis no. 6412.
4. Fuzûlî, Divan.
5. Şemseddin Sami, Kāmûs-ı Türkî, “Âfiyet” maddesi.
6. İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, “عفو / عافية” maddeleri.
7. Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak.
8. Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite.
9. Hartmut Rosa, Beschleunigung ve Resonanz.
10. Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu.
11. Robert E. Lane, The Loss of Happiness in Market Democracies.
Yorumlar
Yorum Gönder