?
Belayı İstemeyen, İmtihan Gelince Kaçmayan Bir Dua Ahlâkı
İnsan Allah’tan ne istemelidir? Bu soru ilk bakışta kolay görünür. Hastaysanız şifa istersiniz; borçluysanız ödeme kolaylığı, işsizseniz iş, çocuğunuz varsa onun iyiliğini, sıkıntınız varsa ferahlık istersiniz. İnsan duasına çoğu zaman o gün canını en fazla acıtan şeyi taşır. Fakat Hz. Peygamber’in dualarına dikkatle baktığımızda, gündelik ihtiyaçların ötesinde ısrarla tekrar edilen çok daha kuşatıcı bir kelimeyle karşılaşırız: âfiyet. Üstelik âfiyet yalnız hastanın istemesi gereken bir nimet olarak sunulmaz; sağlıklı insanın da, güçlü insanın da, savaş meydanına gidecek insanın da, sabah evinden çıkacak insanın da, akşam yatağına girecek insanın da Allah’tan istemesi gereken büyük bir nimet olarak karşımıza çıkar. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Âfiyet” maddesinde de hadisler açısından kavramın yalnız vücut sağlığıyla sınırlanmadığı, “sıhhat ve selâmette olma, musibet, belâ ve felâketten uzak kalma” anlamını taşıdığı ve Hz. Peygamber’in hem kendisi için âfiyet istediği hem de ashabına bunu tavsiye ettiği belirtilir.
Bu noktada insanın aklına doğal bir soru geliyor: Hz. Peygamber neden “sabır” yerine âfiyeti bu kadar çok istedi? İslâm dini zaten imtihanı, hastalık karşısında sabrı, sıkıntı karşısında metaneti, Allah’a güvenmeyi öğretmiyor mu? O hâlde “Allah’ım beni beladan koru” demek, imtihandan kaçmak anlamına gelmez mi? Hadislere biraz yakından bakıldığında bunun tam tersinin öğretildiği görülür. Peygamberî anlayış insanın bilerek belayı çağırmasını, kendi dayanıklılığına güvenerek imtihan talep etmesini veya acıyı başlı başına dinî bir üstünlük saymasını istemez. Önce âfiyet istenir. Bela gelmemişse gelmesi arzu edilmez. Fakat hayat insanı kaçınılmaz biçimde bir imtihanın önüne getirdiğinde bu defa sabır, metanet ve sebat devreye girer. Yani İslâmî dua ahlâkında iki ayrı zaman vardır: Bela gelmeden önce âfiyet; bela geldiğinde sabır. Bu ayrım, âfiyet kavramının anlaşılması bakımından son derece önemlidir.
“Düşmanla Karşılaşmayı Temenni Etmeyin”
Bu anlayışın en çarpıcı örneklerinden biri savaş gibi hayatın en uç şartlarından birinde karşımıza çıkar. Sahih-i Buhârî’de yer alan rivayette Hz. Peygamber, müminlere düşmanla karşılaşmayı temenni etmemelerini ve Allah’tan âfiyet istemelerini öğütler; karşılaşma gerçekleştiğinde ise sabretmelerini emreder. TDV İslâm Ansiklopedisi de aynı rivayeti âfiyet maddesinin temel hadislerinden biri olarak aktarır. Bu yaklaşım üzerinde biraz durmak gerekir. Çünkü savaş, cesaretin en fazla öne çıktığı alanlardan biridir. İnsan burada “Ben korkmam, ben savaş isterim, gelsinler” diyerek gücünü göstermek isteyebilir. Fakat Peygamber’in öğrettiği tavır bundan farklıdır: Düşmanı arama, belayı davet etme, kendi gücüne güvenerek imtihan talep etme; Allah’tan âfiyet iste. Ama kaçınılmaz olan karşına geldiğinde de sabret ve dağılma.
Bu, yalnızca savaş için geçerli bir ahlâk değildir. Aslında bütün hayata uygulanabilecek şaşırtıcı derecede gerçekçi bir ilkedir. İnsan bazen başkasının hastalığını görünce, “Ben olsam dayanırdım” der. Başkasının yaşadığı ekonomik felakete bakıp “Ben bunun altında ezilmem” diye düşünür. Bir anne çocuğunu kaybetmiştir; dışarıdan bakan biri sabır konusunda kolay cümleler kurabilir. Bir insan yıllarca haksızlığa uğramıştır; hiçbirini yaşamamış olan kişi ona nasıl davranması gerektiğini rahatlıkla anlatabilir. Fakat insan hangi imtihan karşısında nasıl tepki vereceğini o imtihan gelmeden tam olarak bilemez. Peygamberî âfiyet duasının içerisinde bu nedenle güçlü bir tevazu vardır: “Allah’ım, ben kendime sandığım kadar güvenmiyorum. Bana taşıyamayacağım şeyleri aratma; beni kendime bırakma.”
Günümüzde bunun karşılığını hayatın her alanında görebiliriz. Sağlıklı insan hastalığı hafife alabilir. Parası olan yoksulluğu romantikleştirebilir. Ailesi yanında olan yalnızlığın ne olduğunu teorik olarak konuşabilir. Çocuğu sağlıklı olan ağır hasta bir çocuğun anne babasına sabır öğüdü verebilir. Hür olan insan, özgürlüğün elinden alınmasının ne demek olduğunu bilmeyebilir. Fakat âfiyet duası bütün bu büyük iddiaları sessizce kırar. İnsana şunu söyletir: “Allah’ım, imtihan karşısında ne kadar güçlü kalabileceğimi bilmiyorum. Bu yüzden senden önce âfiyet istiyorum.” Bu, korkaklığın değil insanın kendi sınırlılığını bilmesinin duasıdır.
“Yakînden Sonra Âfiyetten Daha Hayırlısı Verilmemiştir”
Âfiyetin hadislerdeki değerini gösteren en dikkat çekici rivayetlerden biri Hz. Ebû Bekir yoluyla nakledilir. Tirmizî’de yer alan rivayete göre Ebû Bekir minbere çıkar, Hz. Peygamber’i hatırlarken ağlar ve onun insanlara Allah’tan af ve âfiyet istemelerini tavsiye ettiğini aktarır. Rivayetin devamında, yakînden sonra insana âfiyetten daha hayırlı bir şey verilmediği ifade edilir. Tirmizî rivayeti kendi tariki bakımından “hasen garîb” olarak niteler; hadis daha başka kaynaklarda da çeşitli tariklerle nakledilmiştir.
Bu rivayette iki kelime özellikle dikkat çekicidir: yakîn ve âfiyet. Yakîn, insanın imanındaki sağlamlığı, Allah’a dair güven ve kesinlik duygusunu ifade eder. Âfiyet ise bu imanın dünyadaki hayatı içerisinde selametle taşınabilmesinin büyük nimetlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Bir tarafta insanın Allah’la ilişkisini belirleyen iç güven vardır; diğer tarafta o insanın dinini, bedenini ve hayatını sarsabilecek kötülüklerden korunması. Rivayetin âfiyeti yakînden hemen sonra zikretmesi, kavramın sıradan bir “iyi hissetme” hâli olmadığını gösterir. Çünkü insanın imanını huzur içinde yaşayabilmesi, aklını ve iradesini koruyabilmesi, ibadet edebilmesi, ailesinin sorumluluklarını taşıyabilmesi, insanlara faydalı olabilmesi için çoğu zaman âfiyet zeminine ihtiyaç vardır.
Bir hastane yatağında ağır acı çeken insanın ibadeti değersiz değildir; tam tersine sabrı çok büyük bir kulluk olabilir. Fakat bu gerçek, sağlıklı olmanın nimet olmadığı anlamına gelmez. Yoksulluk içerisinde sabreden insanın derecesi yüksek olabilir; fakat bu, insana “Allah’ım beni yoksullaştır” diye dua etmeyi gerektirmez. Musibet insan için sevaba dönüşebilir; fakat musibetin kendisini istemek başka, geldikten sonra onu imanla karşılamak başka şeydir. Peygamberî âfiyet anlayışının belki en önemli taraflarından biri bu dengeyi korumasıdır: Acıyı kutsallaştırmaz, fakat acının içerisinden anlam çıkarmayı öğretir.
Peygamber Sabah Akşam Ne İstiyordu?
Âfiyetin büyüklüğünü belki de en açık biçimde gösteren rivayetlerden biri Abdullah b. Ömer’den aktarılır. Ebû Dâvûd ve İbn Mâce’de yer alan rivayete göre Hz. Peygamber sabah ve akşam yaptığı dualarda Allah’tan dünya ve âhirette af ve âfiyet ister; ardından bu talebi daha da açarak dini, dünyası, ailesi ve malı konusunda af ve âfiyet diler. Duanın devamında korkularından emin kılınmayı ve farklı yönlerden gelebilecek tehlikelere karşı korunmayı ister. Rivayet Ebû Dâvûd 5074 ve İbn Mâce 3871’de bulunmaktadır.
Bu dua âfiyet kelimesini anlamak için âdeta küçük bir sözlük gibidir. Çünkü Peygamber “âfiyet” dedikten sonra onun hayatın hangi alanlarını kuşattığını bizzat duanın içerisinde açmaktadır: Dinim, dünyam, ailem, malım. Demek ki âfiyet sadece ciğerlerin sağlam olması, tansiyonun normal çıkması veya ağrısız yaşamak değildir. “Dinimde âfiyet” diye bir şey vardır. “Ailemde âfiyet” vardır. “Malımda âfiyet” vardır. “Dünyamda âfiyet” vardır. Ve bunların tamamı insanın hayat bütünlüğüne dahildir.
“Dinimde âfiyet” ne demektir? İnsan imanını kaybetmeden, inancını gösterişe çevirmeden, din adına insanlara zulmetmeden, şüphe ve savrulmalar içerisinde kendisini tüketmeden yaşayabilsin demektir. Çünkü insanın bedeni sağlıklı olduğu hâlde dini hayatı ağır biçimde yara alabilir. Kendini dindar sanarken kibir hastalığına tutulabilir. Dini başkalarını küçümsemenin aracına dönüştürebilir. İbadet ederken riyaya düşebilir. Hakikati ararken fanatizmin içine sürüklenebilir. O hâlde bedenin âfiyeti kadar inancın âfiyeti de vardır.
“Dünyamda âfiyet” ne demektir? Geçim, iş, sosyal hayat, güvenlik, insan ilişkileri ve günlük hayatın düzeni içerisinde selamette bulunmaktır. İnsan çok zengin olmak zorunda değildir; ama kazandığı ekmek başına bela olmamalıdır. Çok güçlü olmak zorunda değildir; fakat her gün korku içerisinde yaşamamalıdır. Hayatı mükemmel olmak zorunda değildir; ancak hayatını sürdürebileceği temel bir güven ve düzen bulunmalıdır. Âfiyet, belki de sıradan bir hayatı sıradan olmaktan çıkaran o görünmez emniyet zeminidir.
“Ailemde âfiyet” ise çok daha dokunaklıdır. İnsan kendi sağlığı için dua ederken eşi, annesi, babası ve çocukları hakkında duyduğu korkuları kalbinin dışında bırakamaz. Çocuğunuzun başına gelen bir sıkıntıda sizin bütün tahlillerinizin temiz olması sizi âfiyette hissettirmeyebilir. Bir annenin hastalığı, bir babanın çaresizliği, bir evladın yanlış yola girmesi insanın bedeninde hiçbir hastalık yokken bütün hayatını ağırlaştırabilir. Bu yüzden Peygamberî duada aile ayrıca anılır. Çünkü âfiyet bireysel olduğu kadar ilişkisel bir nimettir. İnsan bazen kendi bedeninden çok sevdiği insanın âfiyetiyle huzur bulur.
“Malımda âfiyet” sözü ise modern insan açısından ayrıca düşünülmeye değerdir. Biz genellikle mal söz konusu olduğunda sadece “çokluğu” düşünürüz. Oysa Peygamberî dua malın miktarından önce onun âfiyetini düşündürür. Çok para her zaman çok huzur değildir. Miras kardeşleri birbirine düşürebilir. Büyük servet insanı kibirli hâle getirebilir. Haram kazanç görünürde malı çoğaltırken insanın iç huzurunu tüketebilir. Para yüzünden aile dağılabilir, dostluk bitebilir, insan hayatının bütün değerlerini kaybedebilir. Demek ki malın da âfiyetlisi vardır. Sahip olduğunuz şey sizi tüketmiyorsa, vicdanınızı satın almıyorsa, ailenizi dağıtmıyorsa, sizi başkalarının hakkına saldırmaya sevk etmiyorsa, belki asıl zenginlik burada başlamaktadır.
Âfiyet Sadece Bedenin Korunması Olsaydı Bu Dua Böyle Olmazdı
Bu hadisin bizi götürdüğü sonuç son derece açıktır: Âfiyet kelimesini yalnızca “sağlık” olarak tercüme etmek mümkündür ama çoğu durumda yetersizdir. Çünkü Hz. Peygamber “dinimde, dünyamda, ailemde ve malımda âfiyet” istediğinde kavramın sınırlarını bizzat genişletmektedir. Bir insanın malı “sağlıklı” olmaz; ailesi tıbbî anlamda tek bir beden değildir; dinine MR çekilemez. Buradaki âfiyet ancak esenlik, korunmuşluk, selamet ve iyilik hâli gibi daha geniş bir kavramla anlaşılabilir. Bu nedenle “Allah sağlık ve âfiyet versin” sözünün neden tekrar olmadığını hadis dili belki de en iyi biçimde göstermektedir.
Burada modern sağlık anlayışıyla dinî âfiyet kavramı arasındaki fark da daha görünür hâle gelir. Modern tıp haklı olarak hastalığı teşhis eder, tedavi etmeye çalışır, insan ömrünü uzatır ve acıyı azaltır. Bunlar büyük nimetlerdir. Fakat âfiyet bundan daha geniş bir soruyu gündeme getirir: “İnsan nasıl?” Sadece kan değerleri değil, hayatı nasıl? Ailesi nasıl? Korkuları nasıl? İnancı nasıl? Malıyla ilişkisi nasıl? İnsanlarla ilişkisi nasıl? Başını yastığa koyduğunda kalbi nasıl? Âfiyet, tıbbın yerine geçen bir kavram değildir; tıbbın ölçtüğü sağlığı da içine alabilecek kadar geniş bir insanlık hâlidir.
Korkudan Emin Olmak da Âfiyettir
Sabah-akşam duasının devamında Hz. Peygamber’in korkularından emin olmayı istemesi ayrıca dikkat çekicidir. Çünkü insan sadece gerçekleşmiş kötülüklerle acı çekmez; bazen olabilecek kötülüklerin korkusuyla da hayatını tüketir. Henüz hasta değildir ama hastalanmaktan korkar. Henüz parasını kaybetmemiştir ama sürekli iflas edeceğini düşünür. Çocuğunun başına bir şey gelmemiştir ama geceleri zihninde bin türlü felaket senaryosu kurar. İşini kaybetmemiştir ama her sabah bu korkuyla işe gider. İnsan güven duygusunu kaybettiğinde fiziksel olarak hiçbir sorun yaşamasa bile hayatının tadı bozulabilir.
Bu nedenle âfiyetin içerisinde sadece “tehlikenin bulunmaması” değil, insanın korkular karşısında güvene kavuşması da vardır. Peygamberî duanın kişiyi önden, arkadan, sağdan, soldan ve yukarıdan gelebilecek kötülüklere karşı Allah’ın korumasına teslim etmesi, insanın hayatını bütünüyle kontrol edemeyeceğinin kabulüdür. Modern insan kontrol hissini sever. Sigorta yaptırır, kameralar taktırır, sağlık taraması yaptırır, para biriktirir, verilerini yedekler. Bunların hepsi gerekli ve makul tedbirler olabilir. Fakat bütün tedbirlerin sonunda kontrol edemediğimiz büyük bir alan kalır. Âfiyet duası işte o sınırda başlar.
Tedbir ile dua birbirinin rakibi değildir. Emniyet kemerini takıp “Allah korusun” demek çelişki değildir. Doktora gidip şifa istemek çelişki değildir. Çocuğunuz için gerekli önlemleri alıp ardından Allah’a emanet etmek çelişki değildir. Peygamberî âfiyet duası insanı tedbirsizliğe değil, tedbirin tanrılaştırılmamasına çağırır. İnsan elinden geleni yapar fakat hayat üzerindeki hâkimiyetinin sınırlı olduğunu bilir.
Âfiyet İstemek Korkaklık Değildir
Bazen özellikle dinî anlatılarda acıya gereğinden fazla romantik anlam yüklenebiliyor. Sanki insan ne kadar çok acı çekerse o kadar dindar olacakmış, ne kadar ağır imtihan yaşarsa Allah’a o kadar yakın olacakmış gibi bir dil oluşabiliyor. Oysa hadislerdeki âfiyet talebi bu yaklaşımın tek taraflı olduğunu gösterir. Hz. Peygamber kendisi âfiyet isterken ümmetine “Acı isteyin, bela isteyin, hastalık isteyin” dememektedir. Tam tersine, Allah’tan af ve âfiyet istenmesini öğütlemektedir. Tirmizî’deki rivayette âfiyet, yakînden sonra insana verilen en hayırlı nimetlerden biri olarak anılır.
Bu, hastalığa yakalanan insanın değersiz olduğu anlamına gelmediği gibi, musibet yaşayan kişinin âfiyetten mahrum olduğu için Allah tarafından cezalandırıldığı anlamına da gelmez. Böyle bir sonuç hem dinî hem insani açıdan ağır bir yanlış olur. Kur’an ve hadis geleneğinde peygamberler dahil en değerli insanların ağır imtihanlardan geçtiği bilinir. Âfiyet istemekle imtihanın varlığını kabul etmek arasında çelişki yoktur. Buradaki denge şudur: İmtihanı istemeyiz; fakat geldiğinde anlamını kaybetmeyiz. Acıyı aramayız; fakat acı geldiğinde insanlığımızı, imanımızı ve ümidimizi korumaya çalışırız.
Belki bunun için âfiyetin en güzel tariflerinden biri şu olabilir: “Başımıza hiçbir şey gelmemesi değil; başımıza gelenlerin bizi biz olmaktan çıkarmamasıdır.” Bu da klasik sözlük tanımı değildir; âfiyetin hadislerdeki geniş anlamından hareketle yapılmış bir yorumdur. Çünkü bazen Allah’ın koruması imtihanı tamamen ortadan kaldırmak biçiminde değil, insanın o imtihan içerisinde çökmemesini sağlamak biçiminde tecelli edebilir. Hastalık vardır ama ümit vardır. Yoksulluk vardır ama onur korunur. Haksızlık vardır ama insan zalime dönüşmez. Kayıp vardır ama hayat bütünüyle anlamsızlaşmaz.
“Niçin Ben?” Yerine “Beni Bunun İçinde de Koru”
İnsan ağır bir sıkıntıyla karşılaştığında en doğal sorulardan biri “Niçin ben?” sorusudur. Bunun insanî bir tarafı vardır; acı karşısında zihnimiz anlam arar. Fakat âfiyet kavramı belki bu sorunun yanına başka bir dua eklemeyi öğretir: “Allah’ım, bunu yaşamak zorundaysam beni bunun içinde de koru.” Hastalığın içinde imanımı koru. Haksızlığın içinde ahlakımı koru. Fakirliğin içinde onurumu koru. Zenginliğin içinde tevazumu koru. Gücün içinde merhametimi koru. Kaybın içinde aklımı koru. Yalnızlığın içinde ümidimi koru.
Bazen asıl âfiyet gerçekten de burada saklı olabilir. Çünkü insanın başına gelen olay kadar, o olayın insanın içerisinde neye dönüştüğü de önemlidir. Aynı acı birini olgunlaştırabilir, diğerini acımasızlaştırabilir. Aynı zenginlik birini cömertleştirir, diğerini kibirli hâle getirir. Aynı makam birini hizmete, diğerini zulme götürebilir. Aynı bilgi birinde tevazu, diğerinde üstünlük vehmi doğurabilir. Demek ki sadece kötü şeylerin değil, iyi şeylerin de âfiyetine ihtiyacımız vardır.
Nimetlerin de Âfiyeti Vardır
Bu düşünceyi özellikle vurgulamak gerekir. Çünkü âfiyeti yalnız beladan korunmak olarak düşünürsek meselenin yarısını kaçırırız. İnsan bazen musibetten değil, nimetten zarar görür. Para kazanır ve ailesini kaybeder. Şöhrete kavuşur ve mahremiyetini yitirir. Bilgi sahibi olur ve insanları küçümsemeye başlar. Makam kazanır ve adalet duygusunu kaybeder. Dindarlığı artar fakat merhameti azalır. Çocuğunun başarısıyla gurur duyarken onu kendi hırslarının aracına dönüştürür. Bir nimet insana verilmiş olabilir ama âfiyetle verilmemişse o nimet ağır bir imtihana dönüşebilir.
Bu açıdan bakıldığında Hz. Peygamber’in “malımda âfiyet” talebi son derece güncel bir dua hâline geliyor. “Allah’ım bana çok mal ver” demekten önce “Bana verdiğin malın içerisinde beni koru” demektir. Aynı şeyi başka nimetlere de uygulayabiliriz: Allah’ım bana bilgi ver ama bilgimden koru; yani onun kibrinden koru. Bana güç ver ama gücümün zulmünden koru. Bana evlat ver ama onu putlaştırmaktan koru. Bana başarı ver ama başarı yüzünden insanlığımı kaybetmekten koru. Bana uzun ömür ver ama ömrümü anlamsız tüketmekten koru. Belki nimetlerin en güzeli, insanı kendisinden uzaklaştırmayan nimettir.
Tasavvuf Âfiyeti Bedenin Ötesine Taşıdı
İslâm düşüncesinin daha sonraki dönemlerinde özellikle tasavvuf geleneği âfiyet kelimesinin iç dünyaya bakan tarafını daha da geliştirmiştir. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin aktardığına göre İbrâhim el-Havvâs, insanın dinî hayatının bid‘atten, amelinin riyadan, kalbinin gereksiz meşgalelerden ve nefsinin kontrolsüz isteklerden korunmasını âfiyet kapsamında düşünür. Hâtim el-Esamm’a nispet edilen tarifte ise âfiyet, son derece özlü biçimde günah işlememek şeklinde ifade edilir. Başka sûfîler de kavrama insanın iç dünyasını ve zorluklarla kurduğu ilişkiyi ilgilendiren anlamlar vermiştir.
Bu yaklaşım bize şu çarpıcı soruyu sordurur: Bütün tahlilleri mükemmel çıkan fakat vicdanı ağır biçimde hastalanmış bir insan gerçekten âfiyette midir? Fiziksel olarak güçlü ama öfkesi yüzünden ailesine hayatı zehir eden bir insan? Hiçbir kronik hastalığı olmadığı hâlde kibir, haset ve nefret içerisinde yaşayan biri? Gözü kusursuz görüyor ama başkasının acısını görmüyorsa? Kulağı iyi duyuyor ama doğru sözü duymak istemiyorsa? Beyni keskin biçimde çalışıyor fakat bütün zekâsını başkalarını ezmek için kullanıyorsa? Tıp açısından sağlık ile dinî-ahlâkî anlamdaki âfiyetin aynı şey olmadığı işte burada yeniden ortaya çıkar.
Tasavvufun bu yorumu âfiyeti beden karşıtı hâle getirmez; bedeni aşan bir bütünlüğe yerleştirir. Sağlıklı beden büyük nimettir. Fakat bedenin sağlığı insanın ahlâkî sağlığını garanti etmez. Uzun yaşamak büyük nimet olabilir fakat nasıl yaşandığı sorusunu ortadan kaldırmaz. Âfiyet bu nedenle insanın sadece “kaç yıl yaşayacağı” ile değil, nasıl bir insan olarak yaşayacağı ile de ilgilidir.
Modern İnsanın Âfiyet Duası Nasıl Olurdu?
Eğer Hz. Peygamber’in “dinim, dünyam, ailem ve malım hakkında âfiyet” duasını bugünün hayatına açarak tercüme etmeye çalışsaydık belki şöyle bir tablo ortaya çıkardı: Allah’ım bedenimi hastalıktan koru ama sadece bedenimi değil; zihnimi de kaygının esaretinden koru. Çocuklarımı koru ama yalnız kazalardan değil, kötü çevreden, bağımlılıktan, umutsuzluktan ve kendi değerlerini kaybetmekten de koru. Malımı koru ama sadece hırsızdan değil, onun beni hırslı, bencil ve merhametsiz yapmasından da koru. İnancımı koru ama yalnız inkârdan değil, kibirden, gösterişten, taassuptan ve başkalarını hor görmekten de koru. Ailemi koru ama yalnız ölüm ve hastalıktan değil, sevgisizlikten, iletişimsizlikten ve birbirimize yabancılaşmaktan da koru.
Bu, âfiyet duasının XXI. yüzyılda hâlâ ne kadar canlı olduğunu gösteriyor. Teknoloji değişiyor, hastalıkların adı değişiyor, ekonomik sistemler ve gündelik hayat değişiyor; fakat insanın temel kırılganlığı değişmiyor. İnsan hâlâ çocuğu için korkuyor. Hâlâ ölümden korkuyor. Hâlâ yalnızlıktan korkuyor. Hâlâ malını kaybetmekten korkuyor. Hâlâ yaptığı yanlışlar yüzünden bağışlanmak istiyor. Hâlâ kontrol edemediği gelecek karşısında bir güven arıyor. Bu nedenle on dört asır önce söylenen “af ve âfiyet” duası eski bir dünyanın kalıntısı değil; insanın değişmeyen ihtiyaçlarının cümlesidir.
Sabah Âfiyet, Akşam Âfiyet
Abdullah b. Ömer’in rivayetindeki çok önemli bir ayrıntı da bu duanın sabah ve akşam tekrar edilmesidir. Sabah henüz gün başlamıştır. İnsan evinden çıkacaktır. O gün karşısına kimin çıkacağını, hangi haberi alacağını, hangi fırsat veya hangi tehlikeyle karşılaşacağını bilmez. Akşam ise gün bitmiştir ama gece başlamıştır; yarın yine bilinmezdir. İnsanın hayatı aslında iki bilinmezlik arasındadır. Sabah bütün gün kontrolümüz altındaymış gibi dışarı çıkarız; fakat bir telefon, bir haber, birkaç saniyelik bir olay bütün planlarımızı değiştirebilir.
Bu nedenle sabah âfiyet istemek “Bugünün nasıl geçeceğini bilmiyorum; beni koru” demektir. Akşam âfiyet istemek ise “Bu geceyi ve önümdeki yarını da sana emanet ediyorum” anlamına gelir. Belki modern insanın en büyük yanılsamalarından biri, plan yaptığı için geleceği de kontrol ettiğini sanmasıdır. Takvimimizi düzenleyebiliriz ama yarını garanti edemeyiz. Sağlıklı yaşayabiliriz ama hiç hastalanmayacağımızı garanti edemeyiz. Çocuklarımızı iyi yetiştirmeye çalışabiliriz ama hayatlarının bütün yollarını kontrol edemeyiz. Birikim yapabiliriz ama ekonomiyi bütünüyle yönetemeyiz. İşte dua tam bu sınırda anlam kazanır.
Âfiyetin Kıymeti Neden Kaybedilince Anlaşılıyor?
Belki Hz. Peygamber’in âfiyet üzerinde bu kadar ısrar etmesinin hikmetlerinden biri de insanın âfiyeti fark etme konusundaki zayıflığıdır. Hastalık kendisini duyurur; sağlık çoğu zaman sessizdir. Borç geceleri uyutmaz; borçsuzluk çoğu gece insana kendisini hatırlatmaz. Aile kavgası insanı günlerce meşgul eder; huzurlu bir akşam yemeğini çoğu zaman olağan kabul ederiz. Bir organımız ağrıdığında bütün dikkatimizi ona veririz; ağrımadan çalışan onlarca organımızı hiç düşünmeyiz.
İnsan büyük ölçüde yokluğu fark etmeye programlı gibidir. Su kesilince suyun kıymeti, elektrik gidince elektriğin kıymeti, nefes daralınca havanın kıymeti, uyku kaçınca uykunun kıymeti, sevdiğimiz insan gidince onun sesinin kıymeti ortaya çıkar. Âfiyet duası belki insana kaybetmeden fark etmeyi öğretir. “Allah’ım âfiyet ver” diyen insan, sahip olduğu mevcut âfiyetin de farkına varmaya başlar.
En Büyük Servet Belki de Başımıza Gelmeyenlerdir
Burada serimizin önceki yazılarında belirginleşen düşünce yeniden fakat daha derin bir anlam kazanıyor: İnsan hayatını yalnız başına gelenler üzerinden okuyamaz; başına gelmeyenler de hayatının parçasıdır. Bugün bir kaza yapmadınız. Bunu başarı hanenize yazmıyorsunuz. Çocuğunuz sağ salim eve döndü. Bunu büyük olay saymıyorsunuz. Gece telefon kötü haber için çalmadı. Kimse sosyal medyada bunun fotoğrafını paylaşmıyor. Kalbiniz bugün binlerce defa attı ve tek bir vuruşuyla sizi uyarmadı. Bütün bunlar sessiz oldukları için sıradan görünüyor.
Fakat âfiyet tam da bu sessiz alanda yaşar. Bazen Allah’ın nimeti size yeni bir şey vermesi değildir. Zaten sahip olduğunuz şeyi korumasıdır. Bazen nimet hesabınıza para yatırılması değildir; bir felaketin sizden uzak kalmasıdır. Bazen mucize olağanüstü bir olayın gerçekleşmesi değil, sıradan hayatınızın bir gün daha devam etmesidir.
İnsan gençken “Bugün hiçbir şey olmadı” diye canı sıkılabilir. Hayatı biraz tanıdıktan sonra aynı cümleyi bambaşka bir tonla söyler:
“Bugün hiçbir şey olmadı. Çok şükür.”
Belki iki cümle arasındaki fark âfiyetin ne olduğunu öğrenmektir.
Son Söz: Peygamber Neden Âfiyet İstiyordu?
Şimdi başlangıçtaki soruya dönebiliriz:
Peygamber Efendimiz neden Allah’tan bu kadar çok âfiyet istiyordu?
Çünkü insan kırılgandır.
Çünkü beden kırılgandır.
Aile kırılgandır.
Mal kırılgandır.
İman bile imtihanlardan geçer.
Çünkü bugün sağlam olan yarın sarsılabilir.
Çünkü insan hangi bela karşısında ne kadar güçlü kalacağını önceden bilemez.
Çünkü acıyı istemek ile acı geldiğinde sabretmek aynı şey değildir.
Çünkü nimet istemek yetmez; nimetin insanı bozmaması da gerekir.
Çünkü sağlık yetmez; sağlığın huzurla taşınması gerekir.
Çünkü para yetmez; malın âfiyetlisi gerekir.
Çünkü aile sahibi olmak yetmez; ailenin âfiyeti gerekir.
Çünkü inanmak yetmez; imanın âfiyet içerisinde korunması gerekir.
Bu nedenle Peygamberî dua insanın büyük iddialarını küçültür.
“Ben dayanırım.”
yerine:
“Allah’ım, âfiyet ver.”
“Bana hiçbir şey olmaz.”
yerine:
“Allah’ım, beni koru.”
“Ben her şeyin üstesinden gelirim.”
yerine:
“Allah’ım, beni kendime bırakma.”
der.
Ama sıkıntı geldiğinde de:
“Artık bitti.”
demez.
Bu kez sabır başlar.
İşte âfiyet ahlâkının özü belki şu dört cümleye sığar:
Belayı isteme.
Âfiyet iste.
İmtihan gelirse sabret.
Ve imtihanın içinde de korunmayı dile.
Çünkü gerçek âfiyet her zaman hayatımızda fırtına çıkmaması değildir.
Bazen gerçek âfiyet,
fırtına çıktığında geminin batmamasıdır.
Belki bu yüzden insan yaş aldıkça duaları kısalır. Bir zamanlar Allah’tan uzun listeler hâlinde istediği şeyler birkaç kelimeye sığmaya başlar. Çünkü hayat öğretmiştir: Para olabilir, huzur olmayabilir. Sağlık olabilir, aile dağılabilir. Makam olabilir, vicdan kaybedilebilir. Nimet olabilir, fakat âfiyet olmayabilir.
Sonunda insan belki Hz. Peygamber’in duasının neden bu kadar büyük olduğunu biraz daha iyi anlar:
“Allah’ım, senden dünya ve âhirette af ve âfiyet isterim.”
Ve artık “Allah sağlık ve âfiyet versin” dediğinde yalnız hastalanmamayı kastetmez.
Daha büyük bir şey ister:
Allah bedenimizi, aklımızı, imanımızı, ailemizi, evladımızı, rızkımızı, huzurumuzu ve insanlığımızı korusun.
Başımıza gelmemesi hayırlı olanları bizden uzak tutsun.
Gelmesi kaçınılmaz olanların altında bizi ezdirmesin.
Verdiklerini başımıza bela etmesin.
Aldıkları karşısında bizi kendimizden çıkarmasın.
Darlıkta sabrımızı,
bollukta ahlâkımızı,
güçte merhametimizi,
zayıflıkta ümidimizi,
hastalıkta imanımızı,
sağlıkta şükrümüzü korusun.
Kısacası:
Allah sağlık ve âfiyet versin.
---
YARARLANILAN KAYNAKLAR
1. Süleyman Uludağ, “Âfiyet”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 412.
2. Buhârî, el-Câmiʿu’s-Sahîh, Cihâd, 112.
3. Tirmizî, es-Sünen, Deavât, hadis no. 3558.
4. Ebû Dâvûd, es-Sünen, Edeb, hadis no. 5074.
5. İbn Mâce, es-Sünen, Duâ, hadis no. 3871.
6. Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ;
7. Sülemî, Tabakātü’s-Sûfiyye; .
Yorumlar
Yorum Gönder