Ana içeriğe atla

Gölgeleri Hakikat Sananların Hikâyesi


"Bir mağara düşün dostum... Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar." — Cemil Meriç, Mağaradakiler

Bazı cümleler vardır; okuduğun anda kitabın sayfasından fırlar, gelip yakana yapışır. Seni oturduğun koltukta huzursuz eder, elindeki çayı soğutur, odanın duvarlarına bambaşka bir gözle bakmana sebep olur. Cemil Meriç'in 1978 yılında yayımlanan başyapıtı Mağaradakiler'in ilk sayfasını çevirdiğinde karşına çıkan o hitap, işte tam olarak böyle bir cümledir: "Bir mağara düşün dostum..."

Neden "okuyucu" demez de "dostum" der? Çünkü birazdan anlatacağı şey, uzaktaki bir ülkenin tarihi ya da sadece felsefe bölümlerinin tozlu amfilerinde tartışılacak soyut bir kuram değildir. Birazdan anlatacağı şey senin hikâyendir. Benim hikâyemdir. Sabah uyanıp elini yüzünü yıkamadan telefon ekranına uzanan, gün boyu başkalarının biçtiği rolleri oynayan, akşam olduğunda ise neden bu kadar yorulduğunu bilmeden uykuya dalan modern insanın en çıplak, en sarsıcı gerçeğidir.

Gel, bugün seninle biraz soluklanalım. Dışarıdaki gürültüyü, yetişmemiz gereken işleri, kaydırıp durduğumuz ekranları birkaç dakikalığına kapının dışında bırakalım. İki bin dört yüz yıl önce Atina'da Platon'un Devlet (VII. Kitap, 514a–520a) adlı eserinde yaktığı, asırlar sonra ise gözlerinin ışığını kaybetmiş bir Türk mütefekkirinin, Cemil Meriç'in kendi ruhunun ateşiyle harmanlayıp önümüze koyduğu o meşaleyi elimize alalım. Bakalım o yeraltı mağarasının soğuk taş duvarlarında kimin gölgesi oynaşıyor?

1. Karanlığın Anatomisi: O Mağaranın İçinde Neler Oluyor?

Gözlerini kapat ve gerçekten bir mağara hayal et. Ama öyle doğa yürüyüşlerinde gezdiğin turistik bir mağara değil; insan zihninin, toplumsal şartlanmaların ve alışkanlıkların mimarisiyle örülmüş devasa bir yeraltı kovuğu.

Bu mağaranın girişi, yukarıda bir yerlerde boydan boya gün ışığına açılıyor. Fakat mağaranın en dibinde, çocukluklarından beri boyunlarından ve ayak bileklerinden zincirlenmiş insanlar oturuyor (Platon'un Mağara Alegorisi). Zincirler öyle ustalıkla vurulmuş ki, bu insanların ne ayağa kalkmaları mümkün ne de başlarını sağa sola ya da arkaya çevirmeleri. Doğdukları günden beri görebildikleri tek bir yön var: Tam karşılarındaki sağır, soğuk ve nemli kaya duvarı.

Peki, karanlık bir mağarada önlerindeki duvarı nasıl görüyorlar?

İşte oyunun kurulduğu yer tam burası. Tutsakların arkasında, oldukça yüksekte ve uzakta yanan bir ateş var. Ateş ile tutsakların sırtı arasında ise yatay bir yol uzanıyor ve bu yol boyunca alçak bir duvar, bir çeşit set örülmüş. Cemil Meriç'in o eşsiz çevirisiyle söyleyelim: "Gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalarını sergilerler, öyle bir duvar işte..." .

O alçak duvarın arkasından durmaksızın insanlar geçiyor. Ellerinde tahtadan, taştan, türlü malzemeden yapılmış insan ve hayvan heykelcikleri, kap kacaklar, çeşit çeşit eşyalar taşıyorlar. Kuklacılar duvarın arkasında gizlendiği için görünmüyor; fakat başlarının üzerinde tuttukları o yapay nesneler, arkadaki ateşin ışığıyla birlikte tutsakların baktığı ön duvara dev birer gölge olarak düşüyor.

Tabloyu bütünüyle görebildin mi dostum?

Orada oturan insanların hayatında üç katmanlı bir mesafe var:

  1. Güneş ve gerçek dünya mağaranın çok dışında, görünmez bir yerde.

  2. Ateş ve tahta kuklalar, tutsakların arkasında; gerçek dünyanın birer kopyası, birer taklidi olarak duruyor.

  3. Duvardaki gölgeler ise kopyanın da kopyası; taklidin duvara vuran titrek, renksiz, iki boyutlu karaltısı.

Ve en acı kısmı şu: Boyunlarındaki zincirler yüzünden ateşin kendisini de, kuklaları da hiç görmemiş olan bu insanlar için duvardaki gölgeler "gölge" değildir. Onlar için gölgeler, var olan tek gerçektir. Kendilerini bile, yanlarında oturan kader arkadaşlarını bile, birbirlerinin yüzüne bakarak değil; karşı duvara düşen o eğri büğrü gölgelerden tanırlar.

Sokrates bu sahneyi anlattığında muhatabı Glaukon dayanamaz ve "Garip bir tablo, hele esirler daha da garip!" der. Sokrates'in cevabı ise insanlık tarihinin en soğukkanlı tokadıdır: "Doğru... Ama tıpkı bizim gibi." 

2. "Tıpkı Bizim Gibi": Neden Gölgelere Aşığız?

İnsan bu hikâyeyi ilk dinlediğinde içinden hemen bir savunma mekanizması yükselir: "İyi ama o antik çağın bir masalı. Biz özgürüz, okuyoruz, geziyoruz, elimizin altında bütün dünyanın bilgisi var; kim bizi boynumuzdan zincirleyebilir ki?"

Gerçekten öyle mi? Zincir dediğin illa demirden mi dövülür?

Bir insanın başını çevirmesini engellemek için boynuna demir halka geçirmene gerek yoktur; ona "Bakılacak tek doğru yön burasıdır, arkanı dönersen yalnız kalırsın, dışlanırsın, tuhaf karşılanırsın" inancını çocukluğundan itibaren aşılaman yeterlidir. Psikolojide ve sosyolojide buna "kanıksamak" ya da "toplumsal şartlanma" diyoruz. İnsan, içine doğduğu akvaryumun suyunu fark etmeyen balık gibidir. Alışkanlıklarımız, ailemizden devraldığımız sorgulanmamış kabuller, mahalle baskısı, üyesi olduğumuz grubun sloganları ve çağın moda akımları... Bunların her biri, derimizi hiç kanatmadan boynumuzu sabit tutan kadife kaplı zincirlerdir.

Neden gölgeleri bu kadar çok seviyoruz, biliyor musun?

Çünkü gölge zahmetsizdir. Gölgenin derinliği yoktur, iç dünyası yoktur, senden bir sorumluluk talep etmez. Duvardaki bir gölgeye bakarken düşünmek zorunda kalmazsın; sadece seyredersin.

Bir insanı gerçekten tanımak, onun acısını, çelişkilerini, geçmişini ve ruhunu anlamak emek ister. Oysa o insanın üzerine bir etiket yapıştırmak —onu tuttuğu takımla, oy verdiği partiyle, giydiği kıyafetle, memleketiyle ya da sosyal medyadaki üç fotoğrafıyla yargılamak— sadece bir saniye sürer. İşte o etiket, duvardaki gölgedir. Biz bugün birbirimizin yüzüne bakmıyoruz dostum; birbirimizin duvara vuran etiketleriyle, yani gölgeleriyle konuşuyor, gölgeleriyle kavga ediyor, gölgelerine âşık oluyor ve gölgelerinden nefret ediyoruz.

Cemil Meriç, Mağaradakiler'in girişinde okurun yüzüne şu sarsıcı tespiti çarpar:

"İnsanlık aynı sefil putlara tapan bir şaşkınlar kafilesi. Hakikatte mağaranın içi de, dışı da bir. 150 yıldır bir gölgeler âleminde yaşıyoruz." — Cemil Meriç, Mağaradakiler

Meriç bu satırları yazdığında henüz ne akıllı telefonlar vardı, ne algoritmalar, ne de saniyede milyonlarca görüntünün aktığı sosyal medya mecraları. O, matbaanın, gazetelerin, sloganlaşmış ideolojilerin ve kopya fikirlerin insan zihnini nasıl bir gölge tiyatrosuna çevirdiğini görmüştü. Peki bugün yaşasaydı, elimizdeki o avuç içi ekranlara bakıp ne derdi?

Muhtemelen acı bir tebessümle şöyle söylerdi: "Eskiden insanları mağaraya götürmek için zincir gerekiyordu; şimdi herkes kendi mağarasını cebinde taşıyor."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTONY FLEW'İN YANILMIŞIM TANRI VARMIŞ KİTABININ ÖZETİ-1-

                Flew, bu kitabında çocukluğundan itibaren inanç  bakımından yaşadığı tecrübelere yer vererek kısaca ateizmden teizme geçişini anlatıyor. İçinde doğduğu ailenin  Hıristiyanlığa bağlı olduğunu,  babasının vaizlik yaptığını, ayin ve toplantılara katıldıklarını bununla birlikte kendisinin dini bir feyz ve zevke almadığını ifade ediyor. Kitapta ilk önce ateizmi savunan kendi yazdığı eserlere ve onların  temel görüşleriyle bunlara verilen cevaplara  yer veriyor. Yazar, kısaca okumaları ve çalışmalarının kendisini bilimsel olarak benimsediği (öne sürülen iddianın götürdüğü yere gitmek) ilkeyle tutarlı bir biçimde yaşadığı değişimi samimiyetle anlatıyor. Kitap ayrıca ateizm konusundaki temel yaklaşımlara ana hatları ile yer veriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarındaki Hıristiyan temelli inançlardan ateizme evirilişinin ilk adımını kötülük probleminin oluşturduğunu söylüyor. O zamanlar ailes...

Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses)

  Arabeskin Aforizma Şarkıları-1- Haberimiz Yok (Müslüm Gürses) Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Hayalle yaşarken gerçek dünyada Zamanı içmişiz haberimiz yok Ömürle yüzyüze geldik aynada Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Kötü bir söz gibi düştük dillere Yanlış yol seçmişiz haberimiz yok Ümitle bağlanıp acı günlere Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Gözyaşı ekmişiz haberimiz yok Harcanıp gitmişiz haberimiz yok Boş yere koşarken hayat yolunda Ne dertler çekmişiz bilenimiz yok Gözlerden dökülen gözyaşlarında Eriyip gitmişiz haberimiz yok "Müslüm Gürses'in harika yorumuyla hayat bulmuş 'Haberimiz Yok', sıradan bir şarkının ötesinde, varoluşsal bir ağıttır adeta. Halit Çelikoğlu'nun kaleminden dökülen sözler ve Yavuz Taner'in bestesi, modern insanın trajedisini ustalıkla resmeder. Bu şarkı, yaşamın hengâmesinde kaybolmuş ruhlara tutulan bir aynadır; her dizesi, harcanmış yılların, inki...

Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji’ Eseri Üzerine

     Din ve İdeoloji kitabı, çapı küçük fakat içerik olarak oldukça geniş ve derin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Efradını cami ağyarını mani bir ifade ile alanında tam bir başvuru kaynağıdır.      Yazar, ilk önce ideoloji kavramını  iki ayrı kategoride ele alıyor: Sert ideoloji ve yumuşak ideoloji. “Sert” ideolojiyle, sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapı kastedilirken,  “yumuşak” ideoloji ile de, kitlelerin, çok daha şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemleri ifade ediliyor. Yazar, ideolojiyi ise kitle toplumunun belirmesiyle beraber önem kazanan inançlar ve idare edilen”lerin arasında yaygın, yönlü, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleri olarak tanımlıyor. İdeolojiler, siyasi fikir tarihi açısından  uzun zaman, insanların aklını çelen kuraldışı etkenler olarak tanımlanmıştır. [1] Yazar, bilimsellik niteliğinin üç ana...